GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Psikoloji arrow Saldırganlık, Şiddet, Terör Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Kas 25 2007
Saldırganlık, Şiddet, Terör Yazdır E-posta
(0 Oy)



Kıvanç KOÇAK   
Pazar, 25 Kasım 2007
Okunma: 822 kez

Şiddet, terör ve saldırganlık kavramlarının birbirleriyle gerek yapısal gerekse düşünsel olarak çok yakın ilişki içinde oldukları ortadadır. Bu bakımdan bu üç kavram üzerinde düşünmek aslında oldukça geniş bir alanı düşünmektir. Bu zorluğun farkında olarak, yine de öncelikle nispeten teorik diyebileceğimiz bir tanımlama çabasına girip, sonrasında biraz daha güncel konulara eğilerek, düşüncelerimizi açmayı deneyelim.  “Şiddet” sözcüğü, sözlüklerde; “sert, katı davranış; azarlamada ve cezalandırmada aşırı gitme; inandırma ve anlaşmaya varma yerine kaba kuvvet kullanma” şeklinde tanımlanmaktadır. Ayrıca John Keane, şiddeti, “daha önce ‘huzur içinde yaşayan’ bir kişinin bedenini, bilerek ya da kısmen bilerek, o kişinin istenci dışında fiziksel olarak ihlal etmek”  olarak tanımlarken; Erol Mutlu’ya göre şiddet en geniş haliyle saldırganlıkla bağlantılı bir davranış biçimidir . Bu bakımdan şiddet, söz konusu şeyin istememesine/arzu etmemesine rağmen bir “şeye” (bu “şey”, kişi ya da nesne olabilir) yönelmiş, duygusal ve fiziksel bütünlüğü üzerinde tahrip edici etki yaratan hareket/tutum/davranışların bütünüdür. Nitekim psikologların açıklamaları da, saldırganlığın, özellikle bireysel düzlemde; öfke, hiddet, şiddet, kin, nefret gibi duygularının dışa vurum biçimi olduğu yönündedir ki, bu, sözel, fiziksel ya da bazı araçlar vasıtasıyla mümkün kılınmaktadır.  
    
Yine psikologlara göre, insan doğasında, her türlü baskılamadan kaçınmak, hayatını güven içinde devam ettirebilmek, her türlü tehdit algısına karşı kendini korumak noktasında potansiyel bir saldırganlık vardır. Ancak bu potansiyel her zaman açığa çıkmadığı gibi açığa çıkışı da mutlak surette fiziki bir görünüm çerçevesinde olmayabilir.

Psikolojik yapıdan, durumdan bağımsız ele alınması oldukça güç olan saldırganlık ve şiddet kavramlarını, “bireysel” ve “kolektif” düzlemlerde tasnif etmek de mümkündür.  Tek tek bireylerin psikolojisinden hareket ederek ulaşılabilecek olan bireysel şiddet/saldırganlık olgusu; bu yönüyle gündelik hayatın tam da içindedir, onun adeta ayrılmaz bir parçasıdır: okulda, ailede, işte, trafikte... kısaca bireyin ilişki kurduğu her mekanda, yapıda az ya da çok dozajlarda şiddet/saldırganlık olgusunu görmek mümkündür. Kuşkusuz bu durum, “kolektif düzlemden” bağımsız değildir. Burada kesinlikle belirtilmesi gereken nokta şu: kolektif şiddetle kastımız, birey değil topluluk esaslı bir yapıdan doğan şiddettir. Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken, çok önemli bir nokta vardır: şiddet, esas olarak “ötekine”, bizden olmayana uygulanır. “...şiddet, şiddete maruz kalanın, ‘ötekiliği’ kabul edilen, saygı gören, bir özne olmaktan çıkarılıp... ortadan kaldırılabilecek bir nesne olarak ele alındığı ilişkisel bir eylemdir”.  Bu bakımdan mezhep çatışmalarını, kan davası gütmeyi, holiganizmi... belli inanç gruplarındaki kişilerin başka insanlara, gruplara yönelttiği şiddet örnekleri olarak değerlendirebiliriz.

Ancak kolektif şiddet olgusunun en büyük temsilcisi, “şiddet tekelini” de elinde bulundurduğu göz önüne alınacak olursa kuşkusuz devlettir. Nitekim, Hannah Arendt’in, “tarih ve siyaset üzerine düşünmeyi iş edinen hiç kimse, şiddetin insan işlerinde daima oynayageldiği muazzam rolün ayırdına varmaktan kendini alıkoyamaz” , şeklindeki tespiti bu açıdan oldukça anlamlıdır. Dolayısıyla devletin şiddet tekeli bahsini biraz daha açmaya çalışalım.

     “Modern devletin” vasıflarından ve hatta tanımlarından biri de , Weber’in de kullandığı şiddet olgusudur: “Modern devlet, ...ancak kendine özgü somut araçları açısından tanımlanabilir: o da fiziksel güç ve şiddet kullanımıdır. Buna göre modern devlet, ‘belli bir arazi içinde fiziksel şiddetin meşru kullanımını tekelinde bulunduran insan topluluğu’nu ifade eder.”   Ne var ki tam da bu noktada açık bir paradoksla karşı karşıya kalırız kanımca: devlet bir yanıyla şiddet kullanımını en azından “ilke bakımından öngörülebilir ve denetlenebilir”  hale getirip, şiddetin “kontrol altına” alınmasını sağlarken; diğer yandan, elindeki bu muazzam gücü, kendisine düşman olarak gördüğü, öyle algıladığı kişilere (ve elbette diğer devletlere) karşı “kontrolsüzce” kullanma hakkını kendinde görebilir. Daha da vahimi, bunu yaparken, karşı tarafın kendisine şiddet uyguladığından dem vurabilir. Tam da bu kontrolsüzlüğün vardığı nokta bir başka paradokstur: şiddeti, şiddete başvurarak engelleme! Nitekim, zamanın adlandırmasıyla “süper güçler” (ABD-SSCB) arasında silahlanma yarışı böyle bir dengeye dayanmaktaydı: “silah yarışı artık savaşa hazırlık değildir ve ancak barışın en iyi güvencesinin daha çok caydırıcılık olduğu gerekçesiyle haklı kılınabilir” .  Ya da Churcill’in ifadeleriyle söyleyecek olursak; “güvenlik terörün eseri ol(muştur)” . Bu düzlemde, geldiğimiz noktada terör konusuna –biraz daha aktüel bir çerçeveden- bakmakta da fayda var.

    Özellikle “11 Eylül” olayı ardından dünya kamuoyunca daha da fazla telaffuz edilmeye başlanan “terör” kelimesi, Latince “terrere/korkutmak” kelimesinden kaynaklanmakta. Sözlükler de ise, “bir fikri/iktidarı zorla kabul ettirmek, kalıcılaştırmak için ‘sistemli’ güç/şiddet kullanma, korkutma faaliyeti’ olarak geçmekte. Sonuna “-izm” ekini alınca da terörist eylemleri varılacak yere ulaşmada kullanılması zaruri araçlar olarak kabul eden bir düşünce şekli. Dolayısıyla  terörizmin sadece bu yüzyılın belası olduğunu düşünmenin anlamsızlığı karşımıza çıkıyor. Zira terör iktidarın, iktidarını zorla kabul ettirmenin olduğu her yerde söz konusu. Zaten ansiklopedilere göre MS 14’de Roma İmparatoru Tiberius’la başlayan ve Caligula ile MS 41’e kadar süren dönem; yönetimlerine karşı çıkanlara/muhaliflerine karşı uyguladıkları işkence, baskı metodları, bunlara karşı sıkça ve çoğu zaman yargısız bir şekilde  uygulanan idam cezaları ile resmi olarak kaydedilebilecek ilk terörizm örnekleri (ancak düşman üzerinde psikolojik baskı kurmada şiddetin etkisi üzerine “teorik” tartışmaların MÖ 400’lü yıllarda başladığı göz önünde tutulunca şüphesiz “terörizmin gayriresmi tarihinin” daha eskiye dayandığı öngörülebilir). Sonraki örnekleri ise daha da zengin: Fransızların tarihinde “birinci”, “ikinci” ve “beyaz” terör dönemleri diye adlandırılan tam 3 “terör dönemi” bulunmakta. Biraz daha günümüze gelecek olursak Kızıl Tugaylar, Baader-Meinhof Çetesi, IRA, ETA, PKK, Hizbullah.... hepsi terörist örgüt sıfatını taşımaktalar.

    Terör kelimesinin tanımından vardığımız bir diğer nokta; şiddet kullanımının “sistemli” olması. Dolayısıyla tamamıyla  “bağlantısız” bireysel terörü kapsam dışında tutarsak hem terörist eylemin “taktiksel bütünlüğü” anlamında hem de söz konusu eylemi gerçekleştirecek kimseler arasında ciddi bir örgütlülüğün varlığı gerekiyor. Buradan ve aslında terörizmin tarihsel gelişiminden de çıkarabileceğimiz sonuç, sadece genel geçer kullanımdaki anlamıyla “örgütlerin” değil bu anlamda çok daha büyük bir örgütsel yapı olan devletlerin de terörist addedilebileceği. Üstelik, yukarıda da az çok değindiğimiz gibi devletin sahip olduğu devasa “zor aygıtıyla” bu işi çok daha sistemli yapacağı da açık: “(İsrailliler Filistin) terörizminden bahsediyorlar ama kadın, çocuk, yaşlılar dahil Filistin halkı üzerinde cinayet, abluka, aşağılama ve uluslararası olarak yasaklanmış silahlarla her türlü kolektif cezalandırma metoduyla terörün en yüksek düzeyini uyguluyorlar.”  

    Bu noktada, aslında yıllardır varolan terör olgusunun özellikle bahsettiğimiz gibi 11 Eylül olayı arkasından yaşanan gelişmelere bağlı olarak ön plana çıkmasını da göz önüne alırsak, Amerika’nın terör konusuna, 11 Eylül olayına yaklaşımına biraz daha yakından bakmak anlamlı olabilir.

Tarihten yansıyan gerçek Amerika’nın iktidarını zorla kabul ettirmek, kalıcılaştırmak için “sistemli” güç/şiddet kullanmaktan, korkutma faaliyetlerine girişmekten hiç çekinmediğini gösterirken, üstelik “zor aygıtına” sahip devletlerin de bir biçimiyle “terörist” olabileceğini kabul etmişken Amerika için “en büyük terörist devlet” yakıştırmasında bulunmak çok da havada kalmaz sanırım. Zira Amerika’nın etkinlikleri yukarıda yapmaya çalıştığımız tanım kalıplarının içine büyük bir netlikle oturmaktadır: “Süper güç” olarak muhtelif şekillerde (kültürel/ekonomik/siyasal/askeri...) tüm dünyaya dayattığı Amerikan tarzı hayat, neo-liberalizm; politikasına/çıkarlarına aykırı hareket edenlerin kafasında bitivermesi (Irak-Saddam-Körfez Savaşı, Küba-Castro-Domuzlar Körfezi Çıkarması, Şili-Allende-Pinochet Cuntası...). Ötesinde, bir zamanlar Amerikan tarzı hayatın üstünlüğünü kanıtlamak, iktidarını kabul ettirmek adına bir başka iktidar odağı Sovyetlere karşı 11 Eylül’ün düzenleyicisi olan Usame Bin Ladin’i, mücahitleri -“yeşil kuşak projesinin” de bir sonucu olarak- “özgürlük savaşçısı” olarak gösterip, finanse ederken, desteklerken bugün aynı adamları terörist/düşman ilan ediverip, Afganistan’a müdahale etmesi... bunu yaparken de bütün bir ülkeyi (Afganistan), milleti (Arapları-Ortadoğuluları) ve adeta tüm bir dinsel yapıyı (İslam) hedef alması... Terörizmle mücadele adına, kişi hak ve özgürlüklerine ciddi kısıtlamalar getirmesi, adeta “global bir olağanüstü hal“ uygulamasına geçilmesi... Ve aslında Churcill’in sözlerini başka kelimelerle tekrar söylemek: güvenlik terörle geldi! Arendt’ın da değindiği gibi şiddet, her yerde ve her zaman yönlendirilmeye ve haklılaştırılmaya ihtiyaç duyar.

Sonuç olarak; gündelik hayatımızın kaçınılmaz bir gerçeği olarak şiddet olgusu bizi her taraftan kuşatmaktadır. Ötesinde, şiddet, devletin/iktidarın ayrılmaz bir parçası, aracı durumdadır. Bu bağlamda; saldırganlık, şiddet, terör olgularının hiç değilse daha azaltılmasının yolunun, bulunduğumuz her yapıda ailede, okulda, işte, siyasette... toplumsal hayata katılım olanaklarının arttırılmasından geçtiğini düşünmekteyim. Şiddetin esas olarak “ötekine” uygulandığını ortaya koyduğumuza göre, her türlü “ötekileşmenin” ancak bu şekilde aşılabileceği, azalabileceği; herkesin kendini tüm yönleriyle ortaya koymasına olanak sağlanmasıyla mümkün olabileceği kanısındayım.


Kıvanç KOÇAK


Etiketler:  





Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim

GenBilim Editor

Yazar Hakkında:
"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık." Nicholas Murray
Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Terim Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim