Okunma: 1885 kez
Bu bölümde özellikle , Renaissance’ın doğa anlayışı üzerine geliştirdiği savlarla tanınan Lenoble’un , bu konuda ileri sürdüğü bazı savları göreceğiz .
Lenoble’a göre , XVI.yy iddia edildiği gibi , doğa bilgisinin rasyonel bir yaklaşımla ve bizim bugünkü doğa bilimlerimize oldukça yakın bir biçimde yeniden gündeme geldiği bir çağ değildir . Renaissancelılar doğayı sevdiler , onunla ilgilendiler ; ama onu tanımadılar , bilmediler .
Lenoble , “Renaissance” teriminin yol açabileceği bazı yanlış anlamalara engel olmak amacıyla “neyin yeniden doğuşu ?” sorusunu soruyor . Ona göre bu terim , XVI..yy’da sanat ve yazının , Antikite konusunda geliştirilen daha sağlam bilgilere dayanılarak yeniden gelişmesini , zenginleşmesini belirten yönüyle uygun bir terim oluyor . Ama hemen şu hatırlatmaları yapmak koşuluyla : Antikite en azından , Karolenj Renaissanceından beri ortaçağa sürekli olarak girmiş , onu etkilemiştir . XIII.yy’da , Aristoteles düşüncesinin özümsenmesi ve “Roma Hukuku”ndan yararlanılarak hazırlanan bir hukukun kurulması ile , bir Renaissance’dır . Yukarı ortaçağdan beri Platon , Cicero , Virgilius , Seneca bilinmiş , tanınmış ve tutkuyla sevilmişti . Bunlarla birlikte Aristoteles’in sistematizasyonu terkedilmiş ve Yeni-Platoncularda ve hatta Mısır ve Kalde geleneklerinde görülen eski animist , büyüsel (magical) temalara dönülmüştür . İşte XVI.yy tam da bu prelogic yöntemlerin (animist , magical) yeniden kullanıldığı bir çağdır .
Yukarıda da denildiği gibi , iki yasa arsı dönem – Aristoteles’in yasalarıyla , bu yasaların yerine geçecek günümüz yasaları arasındaki dönem – XVI..yy için geçerlidir . XVI..yy’lılarda bizim modern bilimimizin habercilerini aramamalıyız . Onlar doğayı tutkuyla sevdiler , ona sonsuz bir merakla yöneldiler . Bunu yapmak için de Aristoteles’in skolastiğinin önermiş olduğu akılsallık modelini reddettiler . Oysa o zaman için , bundan başka bir kavrayış modeli de yoktu .
Ortaçağdaki felsefe , büyük ölçüde mevcut feodal sistemi meşrulaştırıcı bir işleve sahipti . Renaissance’ta , feodalitenin kendisi çözülme durumundadır . Savaş ve açlığın kasıp kavurduğu Avrupa’da , İsa’nın vermiş olduğu “pasif davranış modeli” etkisiz kalmaya başlıyor , artık böyle bir İsa imgesi etkili olamıyordu . Öte yandan , daha önce hiç bilinmeyen topraklara ayak basıldığı bir dönemde Avrupa ile sınırlandırılmış olan dünya tasarımı (Hıristiyanlığın tasarımı) yetersiz kalıyordu . Matematik çalışmalarının mükemmelleşmesi ve yeni deney çalışmalarının verileri üzerine geliştirilen sayı ve üçgen figürlerini , idelerin yeri olan gökyüzünden yere indirmek de daha güçlü çapta bir intellegibilite sağlamaktaydı . Bütün bunlar giderek duyulabilir , görülebilir olanın , bu dünyada ve yıldızlarda olanın tümünü aynı yasalar altında toplama olanağı veren bir doğa sistemi geliştirme yolundaydı . Ancak böyle bir doğa sistemi için XVIII.yy’ı beklememiz gerekecek . Çünkü tüm bu yenilikler bir anda ortaya çıkmadı , çıkamazdı . Bu bütünsellik arayışı döneminden önce , XVI.yy’da tam bir parçalanma , dağınıklık , tekillik ön plandadır . Hıristiyanlık “reform hareketleri” ile parçalanmış durumdadır (Bu hareketlerin başında M. Luther görünmekteyse de esas önder Müntzer’dir .) . Mevcut otoriteler söz konusu yeniliklerin tehlikelerinin farkındaydılar . Karlstadt ve Galile sürgünde öldüler . Giordano Bruno yakıldı . Yavaş yavaş bu yeniliklere destek verenler ortaya çıktı ve giderek , Batı Avrupa’da her cephede “reform” isteyen bir anlayış yaygınlaştı .
İşte felsefe de bu çatışmalı durum karşısında kendini yeniden tanımlamak gerekliliğini hissetti . Felsefe , bir söylem (discour) olarak kendini yenilemek zorundaydı . Giderek perçinleşmekte olan bu yeni dünya ve insan imgesiyle bütünleşmek durumundaydı . Çünkü bütün bu yenilikler , Avrupa’nın kültürel bütünlüğüne yepyeni bir görünüm kazandırmıştı . Kültürü kavramlaştırma çabası olarak “felsefe” de kendini yeniden tanımlamak durumundaydı .
XVII.yy’da yeni kültürün çok önemli bir öğesi olarak “matematik dille ifade edilen fizik” bilimi çıkıyor . Felsefenin XVII.yy’da kendisiyle hesaplaştığı en büyük gerçeklik “matematik – fizik” bilimi olacaktır . Böylece Descartes , Spinoza ve Leibniz , tıpkı doğanın kendisi gibi matematik dilinde yazılmış bir bilimi anlamaya , kavramaya ve bu bilimin beraberinde getirdiği “intellegibilite” modelini sorgulama çabasına girişeceklerdir . Artık yeni dünyanın mantığı kurulmaktadır .
Yukarıda gördüğümüz gibi XVI.yy’da ortaçağda gelişmiş olan kültürel – politik birlik parçalandı . “Natura” ve “Natio” kavramları birlikte doğmaya başladılar . Burada “Nationalist” politika başlangıcını yaşıyor ve Machiavelli’de ilk ifadesini buluyor . Ortaçağın kozmosu (örneğin Dante’ninki) Hıristiyanlığın kozmosuydu . Hıristiyan dünyasının dışında , İslam dünyası bir kenara bırakılırsa , ince bir barbar halkları kuşağı dışında , Hıristiyanlık ile bütünleştirmeye değmeyecek , Pigmeler ve Amazonlar gibi topluluklardan başka bir şey olmadığı düşünülüyordu . Hıristiyanlık tarihle , uygarlıkla çakışan bir kavram olduğu için yeni topraklar ve değişik uygarlıkların keşfi “eski dünya”nın kafasındaki değerler tablosunu alt üst etti . Ayrıca bu yeni bulgular henüz etiketlenip , sınıflandırılmamış oldukları için Renaissancelıya , sanki hiç bitmeyecekmiş , sonsuza kadar yinelenecekmiş duygusu veriyordu . Özellikle Macelland’ın 1519-1522 yılları arasında yaptığı yolculuk “eski dünya”nın kafasında önemli sorular açıyordu : “Sayısız başka uygarlık .” O halde bu dünya insanlık için yaratılmış olsa bile , yalnızca Hıristiyanlar için yaratılmamıştı . Lenoble’a göre tüm bunlara bir de yorgun ve tıkanmaya başlamış uygarlıklarda her zaman ortaya çıkan “iyi doğa” ve “iyi doğal insan” imgeleri eklenince her şey alt üst oldu . Burada Lenoble , aklın kurumlaşmış biçimiyle sorunları çözme yeteneğini yitirmesinin , asıl çözümün doğada ve doğal insanda olduğu düşüncesini gündeme getirdiğini belirtiyor . XVII.yy’da Kanada’ya misyoner olarak giden ilk Cizvitlerin anlatıları , bu düşünceye daha da bir güç kazandırdı . Misyonerler , bu halkların geleneklerinin arılığı ve derinliği karşısında hayran kalmışlardı . O zaman şöyle bir soru ortaya çıktı : Eğer , doğal insan geleneklerinin güçlülüğü ve arılığı , doğayla yakınlığı gibi konularda bizi aşıyorsa , o zaman bu kadar felsefe , sistem ne işe yarar ?
15 yüzyıllık Hıristiyan düşüncesi bir morali , bir felsefi ve politik düşünceyi ve kamusal kurallar topluluğunu kültür dediği aynı bir bütüne toplamıştı . İşte bütün bu öğelerin bağını kuran “Logos”tur . Bu akıl , doğal akıldır , yani sosyal , tarihsel bir ürün değildir ; başka bir akıl da mümkün değildir . Oysa bu yeni uygarlıkların , yeni halkların keşfi gösteriyordu ki , akıl ve dünya gördüğümüzden çok zengindir . Üstelik bu kültürel bütünün en önemli öğesi olan din , barış sözü vermiş olduğu halde korkunç savaşlara yol açmaktaydı . O halde bizim sahip olduğumuz şey doğal akıl değil , ama bizim bu engin evrende yalnızca bir gölgecik olan insan grubumuza ait , bazen yararlı bazen de zararlı bir takım önyargılardır .
Renaissancelılar hem Aristotelesçi hem de Platoncu oldular ; ama her iki durumda da bu filozoflara kendi dünya tasarımlarını yüklediler . Böylece Rönesanslının okuduğu biçimde Aristoteles ve Platon hemen hemen tanınmaz bir duruma gelmişlerdi .
Renaissance ve ortaçağın doğa karşısında takındığı farklı tavırları en iyi yansıtan şey sanatlarıdır . Ortaçağ tablolarında yer alan çiçeklerin , bitkilerin son derece mükemmel bir tekniğin eseri olmalarına karşın , canlılıktan yoksun olduklarını görüyoruz . Çünkü doğa , bu tablolarda görkemli , titizlikle incelenmiş ve her ayrıntısı kendisi için sevilmiş bir süsleme olarak yer almaktaydı . Her iki çağın geliştirdiği teknik , sahip oldukları doğa kavramıyla bütünleşiyordu . Quatrocento ressamları ve Leonardo da Vinci ya da Rafaello , Michelangelo özellikle dinsel konuları çalışmaktaydılar ; ama bu konular artık Tanrı lutfundan eser taşımayan , bedensel bir güzelliği yansıtan insan yüzlerini çizmek için birer bahaneden başka bir şey değildirler . Işık ise artık yukarıdan değil , bu dünyadan gelmekteydi . Lenoble , “Aslında skolastik yapıya ilk saldırı bilimden değil , doğada tıpkı hayatın kendisinin , zamanın matematik eşitliklerine başkaldırdığı biçimde , aklın sabitşeltirdiği , dondurduğu formlara başkaldıran bir canlılık görme isteğinden geldi .” diyor . İşte Lenoble için Rönesans’ın büyüklüğü ve dramı buradadır : Büyüklüğü , yani doyum bilmez bir merakla , zaten bilineni küçümseme , dışta bırakma ve yeniyi arama isteği ...
Bruno için (1548-1600) , bitkilerde yaşayan , hayvanlarda hisseden , insanlarda ise düşünen aynı bir ruh egemendir . Campanella’nın (1568-1639) “Doğal Tarih”inde ise yeryüzü yaşamaktaydı . Çünkü onun tüm canlılar gibi bir yaşama ritmi vardı . Doğa yasaları , doğanın yaşama ritminin dile getirilmesiydi . Bunun kanıtlarından biri onun üzerindeki tüylerdi , o yanardağlarıyla hapşırıyordu . Hatta büyük bilgin Kepler dahi bu hayalleri taşımaya devam edecektir . Kepler’e göre yerküre bir zekaya sahip olmalıdır . Çünkü o uzayda yolunu çok iyi bulmaktadır . İşte bu düşünce akımı Giordano Bruno ile mantıksal sonucuna , yani naturalist bir pantheizme ulaşıyor .
O halde doğanın kendisi bir tür büyücü , bir mucize kutusu , yasalarsa onun jestleriydi . Yine doğa bir bakıma Rönesans insanı için Tanrı’nın yerini almaktaydı . O da tıpkı Tanrı gibi belli niyetler beslemekte , insan üzerine tıpkı onun gibi kol kanat germekteydi .
Burada Lenoble şöyle demektedir : “Evet , gökyüzü artık Hıristiyanlığın gökyüzü değil , ama büsbütün boş da değil . Çünkü yıldızlar eski Tanrısallıklarına kavuşmaktadır .” Ardından da sonuç olarak şunları eklemektedir : “Bizim bugün bir yandan bilim , diğer yandan sanat adını verdiğimiz şeye göre Rönesans şu paradoksu gerçekleştirir görünmektedir : Mükemmel bir şekilde başarılı olan ve bizim kendi estetiğimize yakın olan bir sanatsal akımla , onunla eş zamanlı olarak ortaya çıkan ve Aristotelesçiliğin berisine , ilkel düşünceye kadar giden , aynı zamanda animist ve vitalist yönde bir gerileme ...” Ama aslında Rönesans doğayı düşünmeden önce duydu ve bu duygu o denli canlıydı ki , skolastiğin duymak yerine düşünmek isteyen , akla zorla kabul ettirdiği duvarları yıktı . Animizm her ne kadar bilim için zararlı bir ortamsa da o , sanat için bir bakıma gelişimine en yararlı olan koşulları oluşturmaktadır . Bilim bu gelişmeden daha sonra yararlanacaktır : Önceden kestirilemez bir doğadan biz , sistemleştirmeyi denemeksizin gözlemlemekten başka ne yapabiliriz ? İşte bizim , Botanik ve Jeoloji’de başarı örneklerinden söz ettiğimiz ilk gözlemci adımlar buradan kaynaklanmıştır . Çok geçmeden bilim ve sanat iki ayrı yola gireceklerdir . Bilim mekanizme doğru ilerlerken , sanat kendisinin yapısal animizminde kalacaktır . Rönesans , sanat ve bilimin doğa konusunda kesinlikle aynı Orphik tasarımı öğrettikleri ender rastlanan bir çağdır .
ANİMİST DOĞA’DAN MAKİNE DOĞAYA
XVII.yy’ın Mekanist Devrimi : Galile , Mersenne , Descartes ve Pascal
Lenoble’a göre estetik açıdan XVI.yy gerçek bir başarıyı temsil etmektedir . Animist yaklaşım sanata yaramıştır . Ama bu başarı doğa bilimlerinin ortaya çıkmasına yaramamıştır . Çünkü bu yüzyılın doğaya yüklediği çılgın taşkınlık , doğanın yasalara bağlanmasına engel olmuştur . Ama bir sonraki yüzyılda doğa , Evrensel Tanrıçalık mertebesinden , daha önce hiç uğramadığı bir düşüşe uğrayarak bir makine oldu . Bu olağan üstü olaya bir tarih vermek de mümkün : 1632 . Galile bir kitap yazdı : “İki Temel Dünya Sistemi Üzerine Diyaloglar” . Bu yapıtta tüm ayrıntılar anlamlıdır . Örneğin tartışmanın geçtiği yer Venedik Arsenal’ı ve gerçek fiziği tartışan kişiler mühendislerdir . İşte bu görünüşte zararsız mizansen aslında yaşanan devrimi çok iyi yansıtmaktadır .
Yunanlılardan beri bilim ve sanat arasında bir uçurum olduğu kabul edilmekteydi . Yunanlılarda sanat özellikle tekniğe ait bir sözdü . Bilim ise ezeli – ebedi şeylerin , tözlerin , özlerin , zorunlu hareketlerin bilgisiydi . O , doğayı olduğu gibi , onun gerçekleştirdiği düzende , zeka için bir doyum ve insan için bir model arayarak seyrederdi . Onun doğa üzerinde etkili olma gibi bir isteği , iddiası yoktu . Sanatlar ve teknik ise tersine olumsalla ilgilenir , kesin bir bilgi üretmez , olabilirlikler alanında iş görürdü . Onlar aracılığıyla insan araçlarını mükemmelleştirir , tekil şeyler üzerine etkide bulunur ve kendi işçilik işlerini yerine getirirdi . Yapı ustalarına , tüccarlara , strateji uzmanlarına en yararlı sanat ölçü bilimiydi . Bugün bizim matematik dediğimiz şey empirik ölçüleri hesaplayan zanaatçılara değil , sayıların erdemi üzerine düşünen filozoflara aitti . Filozoflar için doğa ilkeleri , ancak şeylerin özleri üzerine düşünülerek elde edilirdi .
Arşimed , makine yapma yolları üzerine hiçbir yazılı eser bırakmamıştır . Çünkü o , tüm bu sanatı , yani mühendisliği ve genel olarak herhangi bir yarar sağlayan her çeşit uğraşı çağdaşları gibi “bayağı” , “düşük” , “ücretli” bir şey olduğu için reddetti . Bu , üniversitedeki bir fizik profesörünün bir mutfak el kitabında adını görmekten duyacağı utanca benzer . Çağın sosyal yapısı da bu değerlere uygun nitelikteydi . Zanaatçı , antikitede genellikle bir köle , ortaçağda ise bir taşralıydı . Bu durum Rönesans’a kadar sürdü .
Öte yandan , XVII.yy’ın sistemci filozofu Descartes , anılarında şöyle yazmaktadır : “Özellikle matematikten hoşlanıyorum , ama henüz onun hakiki kullanımını , ne işe yarayacağını bilmiyorum ve bu kadar sağlam temeller üzerinde , sağlam şeylerin inşa edilmemiş olduğuna şaşıyorum .” (Yöntem Üzerine Konuşmalar)
1632’de Galile mühendislerden , hakiki dünya sistemini bize göstermelerini istiyor . O halde doğa kavramı ve toplum yapısı önemli değişimlere uğramakta . Mühendis , bilgin mertebesine ulaşıyor . Çünkü üretim sanatı , bilimin prototipi haline gelmekte . Bu dönüşüm bilginin artık seyir olmayan , ama kullanım , yararlanma olan yeni tanımını ve insanın doğa karşısında takındığı yeni tavrını içermektedir . İnsan artık doğaya annesine baktığı gibi bakıp , onu örnek almamakta , doğayı ele geçirmek , onun sahibi olmak istemektedir . Descartes , Galile , Cassendi ve onların izleyicileri için artık bilmek , yapmak ve üretmektir . doğanın yaptığı , bizim kendi çapımızda , teknik buluculuğumuzla yaptıklarımızı daha büyük çapta gerçekleştirmekten ibaretti . Şimdi laboratuar deneyleri küçümsenmemekte , tersine gelişim göstermektedir . Çünkü doğa üzerinde hakikatin , özler üzerine düşünmekten değil , deneyimden geçeceğine inanılmaktadır . Antik çağda olduğu gibi insan artık doğanın ele geçirilmesi uğraşında Tanrı’dan gelecek öfkeden de korkmamaktadır (İki mitologya örneği bu korkuyu çok iyi belirtmektedir : Prometheus ve İkarus) . Tam tersine Tanrı’nın , insanın tıpkı kendisi gibi yaparak yaratım anında doğaya kazandırdığı mekanizmaların bilgisine ulaşmak istemektedir . Ortaçağ fizikçisi Tanrı’ya , doğadaki ereksellikleri (finalite) keşfederek yükselirken , mekanist fizikçi mühendis Tanrı’nın evreni nasıl yarattığını anlamak için doğanın , eski filozofların onda buldukları ereksellikle , özellikle Rönesanslıların onda hayran oldukları kendiliğindenlikten (spontaneite) , taşkınlıktan kurtulması , yani onun yalnızca bir makine olması gerekir . İçinde hiçbir amaç , hiçbir erek barındırmamalıdır .
Galile , “Büyük doğa kitabı matematik dille yazılmıştır .” der . Descartes , matematiğin okullarda öğretilmeyen kurallarını “matematik – fizik”i keşfeder . Artık matematikçi , zanaatçının utangaç yardımcısı ya da hayalci bir astrolog olmayacak , ciddi bir mühendis olacaktır . Zaten Augustinus , Tanrı’nın evreni sayı ve ölçüyle yarattığını söylememiş miydi ? Maddeyi yayılama indirgeyerek , Descartes da fiziğin uygulamalı geometri olduğu düşüncesine güvence kazandırıyordu .
Yüzyıllardan beri bilgin ve filozoflar hangi okuldan olurlarsa olsunlar , Platoncular , Aristotelesçiler , Epikurosçu ya da Stoacılar , hatta bizim bugün modern anlamıyla matematikçi olarak kabul ettiğimiz düşünürler , yani Phythagoras ve Arşimed , hepsi doğada buldukları ilkeler üzerine düşünüyorlardı . Ama yine hepsi bir çıkar göstermeyen spekülasyonla bu ilkeleri arama yönünde birleşiyorlardı . Oysa biraz önce gördüğümüz gibi 1620’lerden itibaren bilgin ve filozoflar , Aristoteles’in ilkelerinin yerine geçecek yeni ilkeler bulmaya çalışan Galile , Cassendi ya da Descartes ya da ilkeleri umursamayan , yalnız teknikle uğraşan Mersenne , Pascal , Rovelval gibi “temkinli bilginler” , Avrupa’nın bir ucundan diğer ucuna , İtalyan Toricelli , Fransız Viete ve Fermat , Hollandalı Stevin ve Huygens , İngiliz Hobbes ve Boyle , aralarındaki tüm farklılıklara ve sık sık yaptıkları şiddetli tartışmalara rağmen bir noktada birleşiyorlardı : “Doğa bir makinedir ve bilim bu makineyi kullanma tekniğidir .”
Lenoble , bu konuda şunları söylüyor : XVII.yy’da batılı doğa karşısında çocuksu tavrını terk etmiştir . Artık insan doğanın sahibi olmaya doğru ilerlemeye başlamıştır . Ancak bunu yapabilmek için önce onun kendisini merkezden geri çekmesi ve doğanın bizim dilek ve niyetlerimize kayıtsız olarak kendi öz-yasaları ile , yani bizden başka , apayrı , insana indirgenemez yönüyle , başka bir deyişle tümüyle otonom olarak kabul edilmesi gerekir . İşte insanın , doğanın efendisi olmak için ödediği fiyat buydu : Doğayı antroposentrik (insan-merkezci) ereksellikten arıtmak için onun başkalığını kabul etmek . Aslında çok az ve çok seyrek olarak olsa da XVI.yy’da da bunu sezenler , dile getirenler olmuştu . Örneğin İtalyan Cordano , her şeyin insan için yapılmış olduğuna inanmakla yanıldığımızı , haksız olduğumuzu , örnek olarak sineğin yararlı olmaktan çok zararlı olduğunu , onun kendine özgü bir varoluş nedeni bulunduğunu söylemeye “cüret” etmişti . XVII.yy’da ise artık bir şeyi açıklamak için onun “neye yaradığı” anlatılmaya çalışılmıyor , o şeyin insandan bağımsız mekanizma ve kuralları olduğu kabul ediliyor . Ama işte bu kabul etme sayesindedir ki , İnsan başlangıçta kendisi için yapılmamış olanı kendisinin kılabiliyor . Üstelik batılı , bu çocuksuluktan kurtuluşta bir tür “suçluluk duygusu” geliştirmenin de yollarını bulmuştu ,diyor Lenoble . Gerçi Descartes , bilimde hakikati aramanın “savaş verme” anlamına geldiğini , Mersenne ise mekanist fiziğin etrafında gelişen bu yeni bilgi anlayışının bir tür “dünyanın sonunun habercisi” olduğunu yazıyorlar . Ama bu son Mersenne’i endişeye düşürmüyor ve verilecek savaşların sonunun zafer olduğunu Descartes zaten biliyor . Daha sonra XVIII.yy’ın ilerleme coşkusunun dile getirildiği yüzyıl olduğu söylenecek . Ama Lenoble’a göre bu coşku asıl XVII.yy’ın coşkusudur . İnsan doğaya , kendisine yabancı bir alana gider gibi gidiyor , ama orada mutlu olacağından emin olarak .
XVII.yy’ın bu dönemi bunalımsız olarak yaşaması için pek çok neden vardır . Her şeyden önce “din savaşları” sona ermiş , Latin ülkelerinde “reform” halledilmiş ve Hıristiyanlık ile parçalanmış olan sosyal birlik yeni çekim merkezi olan “mutlak monarşiler” çerçevesinde yeniden kurulmuştu . Ayrıca Rasyonalizm , henüz bilgi ve dil bütünlüğünü ya da birliğini bozmamıştı . Bütün Avrupa’da Fransızca konuşuluyordu . Bilginler en azından yabancılarla yazışmalarında Latinceyi kullanmaya devam ediyorlardı . Ayrıca doğal , dinsel ve sosyal olumsallıkların berisinde ve onlardan bağımsız bir hakikat modeli işlevini görmekteydi . Bu nedenlerle , Hıristiyanlığın birliğini sağladığı Avrupa yittiğinde , bir “bilginlerin Avrupa’sı”nın belirlediğini görüyoruz . Bu durum XVIII.yy’daki “Aydınlanma Dönemi”ni hazırlıyordu . Örneğin bir Mersenne , bütün Avrupa bilginleriyle yazışmaktaydı .
Böylece giderek daha önceleri “kilise”nin başkanlığını yaptığı “Hıristiyan Birliği” , yerini artık mümkün tek topluluğa , yani “Bilginler Topluluğu”na bıraktı . Doğa , sanat ve bilim aracılığıyla , inanç düzleminde yitirilmiş birliği yeniden kurmaktaydı .
Lenoble , bu devrimin de sınırları vardır , diyor . XIX.yy tarihçileri dine karşı demokrasiye her yerde bir takım atalar ararken , XVII.yy düşünürlerinin dine ve monarşiye olan bağlılıklarının samimiliğinden kuşku duydular . Onlara göre yeni bilim , eski düşünce türünü bütünüyle devirmeliydi . Bu bilimin ilk kurucuları (XVII.yy düşünürleri) , bu tümel devrimi gizlice istedikleri halde temkinli bir biçimde , mevcut geçerli bir takım değerlere inanmaya devam ediyorlarmış gibi davranıyorlardı . Oysa Lenoble’a göre bir insanın , bir sistemin mantığını sonuna kadar benimsemesi oldukça az rastlanılır bir durumdu . Bu mantık aslında kendisini yavaş yavaş açar ve tüm sonuçlarında gösterir . Örneğin Descartes ve diğer Fransız bilginleri din savaşlarından yeni kurtulmuşlardı . Öte yandan bilimsel çalışmanın da huzura ihtiyacı vardı . O halde : “Yaşasın bizim rahat çalışmamıza izin veren monarşi .” Yine Lenoble’a göre onların dine karşı besledikleri duyguların içtenliğinden kuşku duymamıza gerek yoktur . Örneğin bir Descartes , fiziğini temellendirmek için teolojiye gereksinim duyacaktır . Ayrıca onun İsveç Kraliçesi Christine gibi Protestanlarla ilişkilerinde , Katolik Kilisesinin dogmaları konusunda hiçbir biçimde taviz vermediğini de biliyoruz . Yine bilindiği gibi kraliçe Katolikliğe döndüğünde , Descartes’ın bu konuda etkisini belirtecektir . Bu filozofların , dinsel ve politik hareketlere bulaşmaktan çekinmiş oldukları doğrudur . Bacon’un durumunun , İngiliz Pragmatizminden kaynaklanan bir “türleri birbirine karıştırmama” tavrı olduğunu söyleyebiliriz . Descartes’a gelince , iki töz anlayışı (madde ve ruh dualizmi) , onun yayılım yasalarında düşünce , yani ruh için yasalar aramasını engelliyordu . Descartes , Dante’ninki gibi “theocosmique” bir sisteme dönülmesine kesinlikle taraftar değildi . Ethik , ruhun imkanlarının bir ürünüdür . Ethik ve politika bu nedenle yayılım bilimiyle –fizik- ilgisi olmayan şeylerdir . Bu mekanist bir dünya anlayışından , onunla uyumlu bir moral ve politika görüşü çıkartmaya çalışacak ilk kişi Hobbes olacaktır . Descartes , onun maksimlerini (temel kurallarını) “çok tehlikeli , çok kötü ve sansür edilmeye layık” bulacaktır . Yani o , XIX.yy’da çok moda olacak olan “bilimsel ahlak”a kesinlikle karşıdır . Ona göre , makine haline gelmiş olan doğa erdemin efendisi olamaz .
Lenoble , XVII.yy’da dinin de pek çok noktada , bu fizik devrimi serüveninde , bilimi desteklediğini öne sürüyor . Böylece Bacon ve Descartes , doğanın keşfinde Tanrı’nın da icazetini almış bulunuyorlar . “Novum Organun”un sonuç bölümünde Bacon Adem’in hayvanları adlandırmakla doğaya hükmetmenin ilk adımını atmış olduğunu söylemekte . Böylece , diyor Lenoble , bilim , imanın ve inancın yardımcısı oluyor . Yani insanın doğaya hükmetme uğraşına katkıda bulunuyor . Aynı şekilde Descartes için Tanrı , insanı özünde mekanizma , yani yayılım ve geometri olan bu dünyaya yerleştirmekte . Ama insanın özü tıpkı Tanrı’nınki gibi maddeninkinden bambaşka ve ondan sonsuz derecede üstün bir şeydir . O , “düşünce”dir . Özünde düşünce olan “ruh” , bedeni (maddeyi) tıpkı bir kaptanın gemisini yönettiği gibi yönetir . Her türlü ereksellikten ve niyetten yoksun bir gemi gibi olan bu dünyada insan kendi niyet ve amaçları doğrultusunda davranabilecektir . Ama bunu yapması , dünyayı yönetmek için bir teknik geliştirmesi , bu makinenin bilgisini üretmesi gerekmektedir . Böylece bilim , Tanrı sırrına nüfuz etmemizi sağlamakta ve bilim yapmak , Descartes’ın sık sık söylediği gibi , Tanrı’ya hizmet etmek anlamına gelmektedir . Bilindiği gibi Descartes , bilim sonuçlarını yayımlamakta tereddüt etmekteyken , 1628’de bir toplantıda Kardinal , dine bu kadar yararlı olan düşüncelerini kitlelere açıklamanın bir görev olduğunu bildirmiştir . Descartes da 1637’de şunları yazmıştır : “Fiziğe ilişkin bazı düşünceler elde eder etmez ve onların beni nereye ulaştıracağını fark eder etmez , onları saklamayacağım . Bunu yaptığım takdirde herkese yararlı bir şeyden , onları yoksun bırakacağımı düşündüm .”
Yine Mersenne , dünyayı kocaman bir fizik problemi olarak tasarlamakta ve fenomenlerin kesin düzeninin bilimiyle uğraşmanın erdemli bir eylem olduğunu düşünmektedir . Bu yüzyılın insanı kendini mutlu bir yetişkin olarak duymakta ; o , doğayı keşfetmekte ve bundan hiçbir kaygı duymamakta . Dinin icazetini de almış olarak hiçbir kaygıya kapılmamakta . Buna karşılık daha sonra , XVIII.yy’da dinin ve bilimin karşıtlığının belirmesiyle Antik Yunan’da İkarus ve Prometheus mithoslarında dile getirilen suçluluk duygusunun bir benzerinin yeniden kendisini gösterdiğini göreceğiz . XVIII.yy’da ise ilk kez mekanist bir doğa anlayışının , teoloji ile büyük bir uyum içinde bir arada varoluşuna tanık oluyoruz . Oysa bu yüzyıla gelinceye kadar , doğadan her türlü niyet v erekselliği atan ve dolayısıyla onu bir bakıma anlamsız kılan mekanist dünya tasarımlarının , doğadan aynı zamanda Tanrı’yı da kovdukları , yani athe bir dünya tasarımında son bulduklarını , ancak doğaya finalist bir yapı yükleyenlerin onu Tanrı kavramıyla bir arada düşünebildiklerini izlemişken , XVII.yy mekanizminin hem athe olmadığını , arıca da dine yararlı görüldüğünü saptamaktayız . Çünkü , eskiden insanın , dinli ya da athe olması onun doğa anlayışına bağlı bir şeydi . Bu anlamda doğayı kavrayış tarzı , insanın dine karşı tutumunu belirlemekteydi . Oysa şimdi , doğanın mekanist bir tasarımının insana , ruhsal kaderi konusunda hiçbir şey öğretme durumunda olmadığını görüyoruz . Bunun en iyi örneğini , madde ve ruhsal dünyayı birbirinden ayıran ve iki ayrı tözün de varlığını kabul eden Descartes’ın öğretisi oluşturmaktadır . İşte bu nedenledir ki , Descartes’ın iç Tanrı kanıtı da doğadan değil , düşünceden hareket etmektedir . Tanrı konusunda bir sonuca varmak için doğayı düşünmek zorunda değiliz . Üstelik Descartes Tanrı’yı , henüz dış dünya konusunda hiçbir kesin bilgiye ulaşmadan ve onun yalnızca bir kurgu olabileceğini düşünmekteyken kanıtlamaktadır . Lenoble’a göre , o halde Descartes , fizikçi olmadan önce bir teologdur . İnsan ve Tanrı arasında , her ikisi de düşünen töz oldukları için ve her ikisi de maddeden sonsuz derecede üstün oldukları için , bir yakınlık var . “Eğer” , der Descartes , “bilimimizin bize şeylerin hakiki ilkelerini verdiğine inanmak istiyorsak , bu konuda bize tek güvence verebilecek olan dayanak Tanrı’dır . Mutlak olarak mükemmel olduğu için O , bizi yanıltıyor olamaz .” Bu demektir ki , Descartes’ta metafizik , fiziğin üzerinde başlamaz . O , doğadan çıkarılan bir sonuç değil , tersine bizim bilimimize inanmamızı , güvenmemizi sağlayan bir ilke , fiziğin bir ilkesidir . Bu nedenle Descartes , Tanrı’dan vazgeçmemizi isterdi . Ama dünyaya bir ilk fiskeyi vurması için ona gereksinmesi vardı , diyen Pascal yanılmaktaydı . Çünkü Descartes , skolastiğin yalnızca “sürekli yaratım” düşüncesini benimsemekle yetinmemektedir . Onun fiziğe inanmak için , Tanrı’ya inanmaya gereksinmesi vardır : Doğayı tanıma yolunda attığımız her adımda , doğruluk değeri açısından , Tanrı’nın sağladığı güvenceye gereksinmesi vardır . Çünkü o , şeyler ile düşünce arasındaki uyumun Descartes’ta mevcut tek güvencesidir .
Doğa bilimlerinin bu yeni yönelimi bir otomatlar yüzyılı olacak olan XVIII.yy’ı müjdelemektedir . Doğa mekanik bir oyuncaktır ; bu mekanik bilim çağında artık doğaya XVI.yy naturalistlerinin yaptığı gibi şiirsel övgüler düzmek söz konusu değildir .
XVIII.yy’da her şeyden önce , bu daha önce kendisine övgüler düzülen doğada yıldızlar kusursuzluklarını yitirdiler . Aristoteles’ten beri gökyüzü mükemmeldi , kusursuzdu . Böylece , onların zaten yitirdikleri Tanrısallıklarının son kalıntıları da ortadan kalktı . 1573’te Tycho Brahe yeni bir yıldızın doğuşunu bildirmişti . 1610’da Galile daha büyük bir skandala yol açacak olan , astronomik dürbünlerle yaptığı gözlemlerinin sonuçlarını yayınladı : Dante’nin bu konudaki ilk kuşkuculara karşı tertemizliğini savunduğu “Ay”da Galile , dağlar , vadiler bulunduğunu söylüyordu . Samanyolu ise , bir yıldız yığınına dönüşüyordu . P. Scheiner , boşuna bu lekelerin Güneş ile Dünya arasındaki yıldızları gölgeleri olduğunu söyleye dursun ya da onları dürbün camlarına bağlasın , artık gökyüzü mükemmellikler alanı olmaktan yavaş yavaş çıkıyordu . Buna paralel olarak , gezegenler de mükemmel hareketlerini kaybediyorlardı . Galile reddettiği halde , Kepler’in bu bulgusu da yavaş yavaş yayılmaktaydı . Gezegenler artık çember değil , elips şeklindeki yörüngelerinde ilerliyorlardı . Bu buluşlardan sonra tüm kozmik makinenin görünümü değişmiş olacaktı . Önceleri Copernicus’un varsayımı , bir tür matematik oyun niteliğini taşımaktaydı . Ama Galile’nin mekaniği , geliştirdiği yeni hareket kuramlarıyla ve gravitasyon kuramı ile matematik bir hipotezi “Copernicus’un hipotezi) çekici bir fizik kuramı haline getiriyordu . Böylece farklı gerekçeler ve farklı yollarla 30 yıldan az bir zaman içinde tüm bilginler Avrupa’da bu hipotezi benimsemekte birleştiler .
Ama bu bilginler için böyleydi , halk için değil . Bu yeni kuram gündelik gözlemlere ve yerleşik yargılara o denli ters düşüyordu ki , halkın onu benimsemesi çok daha uzun zaman sonra gerçekleşti . Geniş halk kitleleri , XVII.yy’ın sonuna doğru bu düşünceye alışmaya başladılar . 1671’de bile bir yazar , bu yeni moda astronomlarla alay etmekteydi . Copernicus onu “güldürüyordu!” : “Madem ki yıldızlar yeryüzünü aydınlatmak için yakılmış meşalelerdir , o halde onların hareketlerini açıklamak için , bu ışınları aydınlatmak istedikleri odanın etrafında dönüyor kabul etmek , odanın onların etrafında döndüğüne inanmaktan çok daha mantıklı değil midir ?” Biz doğal olarak bugün yazara gülüyoruz . Ama o çağ için eski yer-merkezci astronomi , sağduyu dediğimiz , araçsız yaşantı ve gözlemlerden kaynaklanan anlayışa çok daha uygun düşmekteydi . Gerçektende biz , Güneş ve Yıldızların , Dünya’nın etrafında dolaştığını “görmüyor muyuz ?” . Yerküre , Görüyoruz ki , sarsılmaz ve ağır bir kütledir ve yıldızlar onun etrafında hafif bir hareketle kaymaktadırlar . Bizden şimdi istenen evrenin ağırlık merkezini yerinden oynatmak ve dünyayı hafif bir kütle gibi , Güneşi ve Yıldızları ise çok daha ağır olarak düşünmektir . Peki , bizi buna inandıracak kanıtlar nerede ? Kanıtlar , bilginlerin anlayacağı Galile mekaniğidir . Üstelik bilginlerin hepsi de – örneğin Descartes – bu konuda anlaşmış değildir . Bu nedenle , Helio-Centrism’e asıl karşı çıkan , genellikle sanıldığı gibi din ya da dinsel kanılar değil , “sağduyu” olmuştur . Pek çok inançlı kişi Helio-Centrism’i kabul ederken , bazı athe kişiler Batylamiusçu olabilmişlerdir .
Bu yüzyılda oldukça etkili olan makine-hayvan öğretisi sanıldığı gibi yalnızca Descartes’a özgü bir fantezi olmayıp , çağında çok yaygın olan bir görüştür . Aynı görüşü Mersenne de dile getirmektedir : “Hayvanlar duyarlar , ama duyduklarını bilmezler . Hareket etmezler , onlar hareket ettirilirler . Nesneler onların duyularını belli bir tarzda etkilediği zaman zorunlu olarak , bir saatin çarklarının onları çeken ağırlığı ya da yayı izlemesi gibi harekete geçerler .” Şimdi , XVI.yy Rönesans’ı , şeylere duyarlık ve düşünce yüklemekteyken , XVII.yy bu nitelikleri insan ruhu dışında başka hiçbir yerde görmemektedir . Bu canlılık olgusunu mekanik bir tarzda açıklamak bugün için çok tartışma götürür bir şeydir . Ama Lenoble’a göre bu “bluff” zamanın fiziğinin büyük bir ilerleme göstermesine yol açmıştır . Çünkü fiziğin vitalist anlayıştan tümüyle arınmasını sağlamıştır . Ayrıca , artık insan felsefesi kendini kozmosun serüvenlerinin oluşturduğu modele adapte etmek zorunda kalmayacak ve eskiçağın “mikro-kozmos ile makro-kozmosun tekabülü” saplantısından insan sıyrılabilecektir . Hiçbir zaman , der Lenoble , insan ve doğanın kaderi bu denli kökten bir biçimde ayrılmamıştı . Üstelik bu ayrılış dinin sağladığı destek sayesinde bunalımsız bir şekilde gerçekleşti . Artık insan ve Tanrı doğada değil , insanın düşünce ve duygularında karşılaşacaklar . Sanatçı da yavaş yavaş bu yeni ekolden etkilenerek bir bilgin kılığına girmeye başladı . Bu ölü fizik doğa , ruha pek yakın değildi . Zamanla perspektif tekniği geometrik durağanlığı oluşturdu . Böylece kendi “yasa”larıyla “akademizm” belirmeye başladı (Rubens , Mignard) . Yine de bilim ve sanat arsından ikincisi doğayla minimum bir ilişkiyi korumayı başardı .
Yeni insan ruhu , kendisinden çok daha aşağılardan başlayan bir hiyerarşinin zirvesini temsil etmiyordu . Bildiğimiz gibi Aristoteles’te insan ruhu ve duyarlı ruhtan sonra gelen üçüncü basamaktaydı . Oysa şimdi , düşünce ve düşünen ruhun kendi dışında kalan doğa ile arasında hiçbir ortak bölen yok . İnsanın da bir doğası var ; ama bu kozmosun doğasından tümüyle farklı . Pascal’ın dediği gibi , XVII.yy düşünürleri için , bütün bu gökküreleri , bütün bu kozmos , insanla ilgili herhangi bir edimin , örneğin moral bir eylemin yanında bir hiç değerindedir . Çünkü Tin her şeyi anlar , diğer şeylerin hiçbiri ise onu anlayamazlar . Buna rağmen , modern çağların daha sonra yaşayacağı bunalımların ilk sezgilerini de yine Pascal’da bulmaktayız : “Sonsuz uzamların ezeli suskunluğu beni ürkütüyor .” Gerçekten de yıldızlar uzun süredir ilk defa susuyorlar , yani insana yaşamın kaderi hakkında bir şey bildirmiyorlar . Üstelik Descartes’ta çizdiğimiz insan-ruhu , eteğinin ucunu kozmos denilen makineye kaptırmıştı : Ruhun tutkulara ait kısmı Descartes’ın kavramında , mekanik bir yapıya ait bir kısım olarak anlatılmakta ve insanın , tıpkı dış dünyanın mekanizmasına egemen olabilmesi gibi , bu iç mekanizmaya da egemen olabileceği ileri sürülmekteydi . Böylece ruhun edilgin denilen kısmı , yani iradesel olmayan yönümüz – duygular , içgüdüler – tüm gizemini kaybetmekteydi . Artık orada olup bitenleri “bir .......... olup bitenlere” baktığımız gibi nesnel bir rahatlıkla izleyebilecektir .
İşte Pascal , bu rahatlığı anlamamaktadır . Çünkü bu doğa ile oyun , ona tehlike yüklü görünmektedir . “Eğer ruhunu kaybediyorsa kozmosu kazanmak insanın ne işine yarayacaktır ?” Bu nedenle Pascal , Descartes’ı “yararsız ve doğruluğu tartışma götürür” bulmaktadır . Doğruluğu tartışma götürür , çünkü dünyanın Descartes’ın imgelediği mantığa sahip olduğuna Pascal inanmıyor . Çünkü Descartes’ta dünyanın mantığının bilgisi , yani matematik bilginin tek güvencesi Tanrı’dır . “Oysa” , der Pascal , “Tanrı , Kutsal Kitapta böyle bir güvence vermiyor . Bizim bilimimiz nesnelerden yararlanmamızı sağlayacak birkaç pratik reçeteden başka bir şey değildir . Üstelik her türlü değerden , anlamdan boşaltılmış olarak , bu bilim bizi anlamlı bir şeye , insana ve Tanrı’ya değil , olsa olsa dünyaya yöneltir . Bu durumda eğer bilgi böyle bir şeyse , yani anlamsızsa , o zaman felsefenin bütünü kendisiyle bir saat uğraşmaya değmeyecek bir şeydir . Ayrıca böyle bir bilim tehlikelidir de .”
Kısaca Pascal , fizikçinin doğasının Tanrı’dan söz etmemesini , artık insanın yolunu başka yerlerde aramasını kaygıyla karşılamaktadır . Bildiğimiz gibi Kilise tüm ortaçağ boyunca durmaksızın , doğa ve insan arasındaki uyum düşüncesini temellendirmeye çalışmıştır . Oysa XVII.yy’dan itibaren , doğa ve insanın ve onunla birlikte Tanrı’nın yolları ayrılmakta ; mekanikleşen doğa az sonra doğacak olan bir teknik-sömürü kullanım imkanına dönüşecektir . Sonuçta Lenoble şunları söylüyor : “Pascal , İşte bu ereksiz ve ruhsuz dünya karşısında kaygılanacak olanların öncüsüdür .”
XVIII. Yüzyıl
Bu yüzyılda İ. Newton (ölm:1727) , J. Locke (ölü:1704) , Diderot , Voltaire , Helvetius , Holbach gibi tanıdık isimlerle karşılaşıyoruz .
XVII.yy’da insan doğaya egemen olma uğraşında gerekli yardımı inanda ve inançta bulmuştu ; ama bu yüzyılda o , bu inandan ve inançtan kuşku duymaya başlıyor . İnanç , aşkınlık (transcendence) kategorisini gerektiriyor . Oysa bu yüzyıl transcendence’i istememektedir , belki de onda , kendisinin doğaya egemen olma çabasının bir rakibini görmektedir . Üstelik yeni teknik bulgular bunu mümkün kılmaktadır . Paratoner ile birlikte , Antikite’nin Zeus’unun öfkesi ve ortaçağda süregelen diğer Tanrısal tehditler ortadan kalkmak üzeredir . Eskiden onlar Tanrı’nın yolladığı cezalar olarak anlaşılmaktayken , şimdi geçmişe ait bir anı durumuna gelmişlerdir . Artık büyük ölçüde doğa , insana kendisinden daha büyük güçlerin varlığını çağrıştıran bir şey olmaktan çıkmıştır . Görmüş olduğumuz gibi aslında Pascal , Descartes’ı , Tanrı’ya bir ilk fiske vurucu durumuna düşürmekten ötürü suçlamakta haksızdı . Ama XVIII.yy gerçekten de bu işi yapacaktır . Voltaire’in , Locke’un , Condillac’ın felsefelerinde Tanrı böyle bir yere sahiptir . Bu yüzyıl , özellikle ilk yarısı , Descartes’a tepki yüzyılıdır . Hemen herkes anti-cartesien’dir .
Descartes , doğayı mekanikleştirmiş , ama bunu , insana yaratıcısının yanında , yani doğanın üzerinde bir yer vermek amacıyla yapmıştı . Bu nedenle onun doğa konusunda geliştirmiş olduğu mekanik-determinizm anlayışı , tinsel değerleri , erekleri dıştalamayan , yasaklamayan bir anlayıştır . XVIII.yy’ın başında tüm önemli düşünürler Descartes’ın kendilerine kazandırmış olduğu yöntemleri kullanmakta , benimsemekte devam edeceklerdir . Ancak onun sistemini kesinlikle yadsıyacaklardır . Üstelik Descartes’ın biyolojisi ve fiziği , bu yüzyılın yeni bulguları karşısında ayakta duramamaktadır . Ancak XVIII.yy düşünürlerinin Descartes’ta asıl bağışlayamadıkları şey onun metafiziğidir . Özellikle de insanı düşünen töz mertebesine yükseltmiş olmasıdır . Bu yüzyılda insanı düşünen töz mertebesinden düşürecek olan hareketi başlatan kişi Locke’tur . Aynı hareketi Condillac ve Hume sürdürmüşlerdir . Onlar , “ruh”ta dünya mekaniği modeli üzerine kurulmuş bir duyumlar mekaniği göreceklerdir . Cogito yıkılınca , Descartes’ın Tanrı ispatları da onunla çökecektir . Böylece insanın sonu doğanın sonundan farklı olmayacak , yani o da kendini mekanikleşmiş bulacaktır . Elbette bu kısaca belirttiğimiz sonuç , aslında bu yüzyılın bir anda ulaştığı bir noktayı temsil etmemektedir . Öyle olsaydı , XVIII.yy’ın hemen maddeci bir naturalizmde karar kılması gerekirdi . Oysa o , geçmişin dinsel havasını henüz fazla hatırlamaktadır . Bu nedenler de uzun süre uzlaşımlar peşinde koşacaktır . Bu açıdan XVIII.yy’da iki devir ayırt edebiliriz . Birincisi , mekanizm ilkesini doğanın bütün ayrıntılarına , özellikle de insana yaymaya çalışan ve salt aklı bir duyumlar mekaniğine indirgeyen mekanist bir insan metafiziği yaratan devirdir . İkinci devir , yani 1750’den sonrası ise , duyusallığın şiddetli bir tepkisi olarak Rousseau’da en iyi örneğini gördüğümüz devirdir ve birinciden çok farklı bir bakış açası geliştirecektir .
XVIII. Yüzyılda “DOĞA”
XVIII.yy’lılar , Descartes’ın fenomenler bilimiyle sınırladığı mekanist anlayışı , bir doğa ve insan metafiziğine dönüştürdüler . Bu dönüşümün en iyi örneğini D’Alambert ve Diderot’un “Ansiklopedi”sinin “Doğa” sütununda görebiliriz : Burada doğaya ayrılan yer üç sütundan ibarettir . Çünkü söz konusu olan doğa , kişiliğini , ruhunu yitirmiş ve Ansiklopedicilerin deyimiyle muğlak (net olmayan) bir terim haline dönmüştür . Doğa , aralarında yalnızca mekanik ilişkiler bulunan (bu ilişkilerin incelenmesi düşüncesinin adım adım gerçekleştirdiği bazı işlemlere bağlıdır) , birbirinden kopuk , bağımsız fenomenlerden oluşmuş bir şey olarak anlaşılmaktadır . Bu nedenle de o , ilginç bir konu değildir . Eğer Ansiklopedi’nin , ortaçağın “Summa Theologica”sının yerini tuttuğunu düşünürsek , bu dönüşümün anlamını daha iyi kavrarız . Uzun zaman süresince insanlığın düşlerini , dinsel korkularını , umutlarını yansıtmış olan doğa kavramı parçalanmıştır . Ayrıca “Ansiklopedi” bize kültür tarihi boyunca bu terimin başından geçmiş olan kötü serüvenlerin hikayesini de anlatmaktadır : Antikite’nin Tanrı’sı , ortaçağın ise insanları eğitmek için Tanrı tarafından yazılmış kitabı olan doğa , Rönesans’ta boş bir hayale kapılarak yeniden Tanrılık mertebesini elde etmeye çabaladıktan sonra , sonunda matematik formüllerine malzeme olmuştur . Voltaire doğaya , kendisini sorgulayan filozofa karşı şu yanıtı verdirmektedir : “Benim zavallı çocuğum , sana hakikati söylememi ister misin ? Bana hiç de uygun olmayan bir ad taktılar (Natura) . Oysa ben tümüyle “Art”ım .” Yani Voltaire’e göre doğa , artificiel bir şeydir .
Mekanist bilim anlayışı şu kaçınılmaz sonuca vardırır bizi : Mekanist bilim düşünen töz’e tam bir otonomi sağlamakta ve onun doğadan yararlanmasını meşrulaştırmaktaydı . Oysa XVIII.yy’ın mekanist fiziği düşünceyi de şeyler gibi tasarlamakla insanı doğaya yeniden bağımlı kıldı .
Artık varoluş nedenini kendinde bulamayan insan , yeniden dışarıya , kozmosa dönecek ve kaderini , kendisinin bir parçası haline geldiği bu doğada arayacaktır . Müthiş bir savrulma hareketi karşısındayız , demekte Lenoble . Rönesans’ta bilinçli insan , bilincini doğaya yansıtmış , ona bir ruh yüklemişti . XVI.yy’da tam bir dualizm çerçevesinde insan , ruhu yalnız kendisine ayırmış , doğayı ise makineleştirmişti . Şimdi yeniden kendisinin şeyler tarafından absorbe edildiğini görüyor . Yani şimdi doğa , insana , mekanizmasını yansıtmakta (projeter) ve onu ruhundan arıtmaktadır .

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Renaissance Üzerine Notlar
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |