GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Sosyoloji arrow Türkiye'de Postmodern Ulema Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Kas 25 2007
Türkiye'de Postmodern Ulema Yazdır E-posta
(0 Oy)



GenBilim Editor   
Pazar, 25 Kasım 2007
Okunma: 825 kez

Türkiye’de İslamcı entellektüeller veya aydınlar üzerine yapılan az sayıda incelemenin tarihi çok eski sayılmaz. Ancak son on yıldır “Müslüman (İslamcı) Aydın” veya “Müslüman (İslamcı) Entelektüel” figürü akademik kitap ve yazıların inceleme konusu olarak belirmiştir. Bu incelemeler der, her şeyden önce, bir teminoloji sorununu çözmeye yönelmekle işe başlamakta; İslami kimliğe sahip düşünürlerin “entelektüel” veya “aydın” sayılıp sayılmayacağına bazen hatırı sayılır bir yer ayırmaktadırlar. ( www.genbilim.com )

Maamafih İslami kimliğe sahip düşünürlerin kendileri de söz konusu sıfatlarla yaftalanmayı, her şeyden önce bu yaftalar modernliğe ilişkin, dolayısıyla “Batılı” oldukları için bilinçli bir şekilde reddetmektedirler.
Aslında Türkiye’de fikir hayatı ilerlemeci-pozitivist söylem tarafından
şekillenmeye başladığından beri, kimlerin “aydın” veya “entelektüel” sayılacağı da belirlenmişti: “Aydın (entelektüel)”, modernliğin tezahürü “ilerleme”den yana olan; bunu sadece zihniyet kalıbında değil, davranışlarında da yansıtan rasyonalist kişiydi. Aynı söylem, İslami, ilerlemeye ve rasyonalizme, dolayısıyla modernliğe engel teşkil eden bir toplumsal fenomen olarak tanımlandığından; onu eksen alan bir kimlik figürü de kendiliğinden “aydın” (entelektüel) kategorisinden çıkmakta, obskürantist sayılmaktaydı.

Oysa bu tür bir kategorileştirme, her şeyden önce, tarihsel bir olgunun
yadsınmasıydı. Entellektüeller, Avrupa’da önce ruhban sınıfı (clergy) olarak ortaya çıkmış; bu sınıf, “toplumun vicdanı” rolünü üstlenerek dünyayı üstün manevi (spiritual) değerler açısından sorgulamıştı. Hatta, bu ortaçağ entellektüellerinde görüldüğü gibi “imanla aydınlatılmış akıl” veya “aklın peşindeki iman” ile yapılmıştı. Dolayısıyla, modern entellektüellin ayırt edici vasfı sayılan “sorgulama” dayandığı değerlerin mahiyeti ne olursa olsun, dinsel bir kesimden, ruhban sınıfından tevarüs (kalıtım) edilmiş olmaktadır. Bu anlamda, kılığına bakılmaksızın herhangi bir düşün çevresi, “sorgulama”yı şiar edindiği sürece “entelektüel” yaftasına hak kazanmakta; dolayısıyla “dinsel olmak, o yaftayla nitelemeye engel teşkil etmemektedir. Şüphesiz, söz konusu “sorgulama”, sadece o çevrenin dışına değil, kendisine de yönelik olmayı gerektirmektedir. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’de İslami kimlik sahibi düşünürler, modernliği sorgulayan kişiler oldukları için, “entelektüel”lik vasıfları tartışma dışı kalmaktadır. Ama, modernliğe karşı gösterdikleri aynı sorgulayıcı tavrı kendi değerleri açısından gösteremediklerinden o kategori içinde telakki edilmeleri zorlaşmaktadır. Hatta, kendi içlerinde farklılaşma göstermelerine rağmen, söz konusu düşünürlere hakim olan güdü, özellikle esas aldıkları değerlerin mahiyeti itibarıyla, sorgulamayı topluluk (cemaat)-içi değerlere her zaman feda etmeleridir.

Bu sebeple, ilk bakışta entelektüel (aydın) vasfı göstermekle beraber onları,
yöneldikleri amaç ve tutumlarına daha uygun bir kategoride değerlendirmek uygun olacaktır. Bu kategoriyi, Postmodern Ulema olarak öneriyoruz.28
Şerif Mardin, aydınlar üzerine bir yazısında, Batı toplum tarihi içinde ortaya
çıkan “intellectuel-intellectuals”, intelligentsia” “literati” ve “les clercs” gibi ayrıntılı kavramların Türkçede “aydınlar” gibi tek bir terime indirgenerek düzleştirildiğini söylemekteydi. Söz konusu Batılı kavramların arka planını verdikten sonra, Mardin, Türkiye’nin geçirdiği bütün değişimlere rağmen, Türk aydınlarının literati vasfını kaybetmediklerini, dolayısıyla intellectuels olarak nitelendirilmeyeceklerine dikkatimizi çekmekteydi. Literati, “mesleği bilme” olan kimse(ler”grubudur. Bu grup, “toplum içinde en önemli sayılan işlerden birini üstlenmiştir, o da topluluğun temel değerlerinin sağlanması ve kuşaktan kuşağa intikal ettirilmesidir.29

3- POSTMODERNİZM GELECEĞİ VE TÜRKİYE
Postmodernizm kavraminin türkiye için henüz çok yeni oldugunu
söyleyebiliriz. Batida ise 1960' li yillardan beri tartisilmakta. aslinda modernizmin aksamaya basladigi kimi alanlarda yapilmasi gereken yeni tanim ya da tanimlar böyle bir kavramin adlandirilmasina neden oldu diye düsünüyorum. ne var ki, modernistlerin yaptigi kadar kesin vargilarla içi dolmadi bu sürecin. adi konuldu ama aradan geçen zaman belli taslarin yerine oturmasi için çok da yeterli degildi; daha çok bir geçis süreci olarak görüyorum bunu. postmodernizm, sanatin estetik ölçütleri için tümüyle söz sahibi olabilecegi gibi, yerini, onun eksikliklerinden ortaya çikabilecek baska bir akima / kavrama da birakabilir. Postmodernist kSavrami ilk kez new york' ta modernizme bir tepki olarak çikti. 'çagdas toplumda eger yasam kitlesellesmisse -ki artik öyledir- sanat yapitinin estetik ölçütlerini de o kitlenin belirlemesi gerekir' tezinden yola çiktilar. postmodernlere göre kitlesellesen bir yasamin yansitilmasi ister istemez 'taklit' unsurunu içerecekti. modernlerin yaptigi gibi taklit unsurunu sanatin disinda tutmak, disinda görmek, son derece yanlisti. çünkü modernizm, degistirmeye, dönüstürmeye yönelik bir çizgi içeriyordu. postmodernler ise sanatin yasama yön verme ve yasami sorgulama gibi bir hakkinin olmadigini israrla savunuyorlardi. onlara göre sanatin hiçbir misyonu yoktu. ayrica modernizmin israrla üzerinde durdugu sanatin seçkinciligine ve yaraticiligin özgün olmasi fikrine de karsi çikmislaridir. andy warhol, postmodernizmin öncülerinden ve postmodernizme zemin hazirlayan pop-art (popüler sanat)' in en taninmis ustasidir.

Postmodern olayın içeriğine girmeden, şunu söylemek mümkün; Postmodernizm, bu modernleşme paradigmasının kabul ettiği ya da üzerinde bina inşa ettiği gelişmeyi ve bu gelişme ivmesinin ortaya çıkardığı belirli bir yapılanmayı, o yapılanmanın gerekli saydığı düşünce şekillerini eleştiriyor. Bu eleştiri daha somutta, modernleşmenin temel savlarını kabul eden ve üstlenen sol hareketin de çok ciddi bir eleştiriye uğraması getirdi. İdeolojik alışveriş bir; ve de premodern maddi koşulların hemen suyun altında olması; iki, Türkiye türü bir ülkeyi, modernleşme paradigmasının sekteye uğramasına karşı çok hassas yapıyor. Bu hassasiyet nasıl ortaya çıkıyor? Bu hassasiyetin ortaya çıkması bence şöyle: Bir kere modernleşme dinamiğinin, üzerinde temellendirildiği yeni tür ilişkiler, yeni tür bağlantılar krize uğrayınca, Başbakan’ın da sürekli ifade ettiği gibi, Türk insanı ya da Türk insanının çoğunluğu diyelim, hemen dayanabileceği, bu emancipation kavramlarına çok aykırı gelecek birtakım ilişkiler bulabiliyor kendisine. Aile, mahalle, köy, kasaba, mezhep, tarikat vs. Yani, demin sözünü ettiğim aşamalara gelinmediği için, bu pek bir gerçek olan, muhayyel ya da mutasavver olmayan birtakım cemaatler zaten var orada, bekliyorlar; onlara geri dönmek kolay. Yani diyebiliriz ki postmodern ideolojisi, Türkiye’de kendisini, premodernin kabul edilmesi, premodernin meşrutiyeti olarak gösteriyor.

21. yüzyila girdigimiz bir dönemde, cemaatin hem toplumbilimsel analizlerde hem de yasam tarzi tercihlerinde revaçta olmasi nasil açiklanmali? (Örnegin, Islami kesimden birçok akademisyenin Batili ülkelerde doktora tezi konusu olarak kendi ülkesindeki tarikat ya da tarikat seyhlerini incelemesi; ve bu incelemelerin tasra üniversitelerinde akademik terfilerde belirleyici/baraj olarak islev görmesi nasil degerlendirilmeli?). Siyasal Islamin yükselisi, epistemolojik alanda anarsist içermelere yönelim ("yönteme hayir" diyen Feyerabend), toplumsalin ve tarihin sonuna gelindigi iddiasinin prim yapmasi (Baudrillard ve Fukuyama), sözde yeni sivil toplum örgüt ve alanlarinin yaratilmasi (tarikatlar vd.) gibi olaylar/gelismeler, acaba yabancilasma sürecine karsi yeni ve etkili bir toplumsallasma (cemaatlesme) gelenegi mi baslatmaktadir? Ve üniversitelerde çesitli çikar noktalarinda bulusarak, kendilerini küçük gruplar içinde ifade etmeyi, demokrasinin göstergesi (ve elbette basarisi) olarak niteleyen cemaatçi akademik gelenekler, haritanin neresinde duruyor? Aslinda cemaatlesme ya da kendini cemaatler biçiminde ifade etme, en eski sosyallesme biçimlerinden biridir -toplum biçimi ve toplumsal sosyallesme daha sonradir. Toplumun genis, anonim, yaygin, ikincil iliskilerinin yerine daha içe dönük, disa görece kapali ve geleneksel bir yasam tarzini ifade eden cemaat türü topluluksal örgütlenme biçimi, sadece kapitalizm öncesi toplumlara ve dini alana özgü degildir. Insanoglu, hemen her tarihsel dönemde büyük bir bunalim ve yikiciligin ardindan kapali bir toplumsal yasam tercihine yönelebilmistir.

Postmodernizm dügmeye basti : Hani dügmesine basinca yürüyen ve davul çalan oyuncaklar vardir ya. Öyle bir hal iste. Birileri dügmesine basilmis gibi, ortalikta fir dönüyor. Davulun sesi de azdi abardi. Bu gürültüde kim makama uygun çaliyor, kim kuru gürültü yapiyor, ayirmak mümkün degil. Kopan firtinaya bakilirsa, sanki bu ülkede ilk defa görünmeyen eller birtakim dügmeleri kurcaladi sanir insan. Üstelik mesele durdugu yerde de durmuyor. Alli miydi, morlu muydu derken, postmodern darbe tartismalarina geldi dayandi.Askerler 28 Subat’ta düpedüz darbe mi yapti? Yoksa bu darbe postmodern miydi? Darbenin postmoderni olur mu? Olursa; postmodern darbe, yine de darbe mi olur? Bir kere açik söyleyeyim, olana bir isim bulmak, olani zerre degistirmeyecegi için, benim ilgi alanimin tamamen disinda kaliyor. Beni bu isin, postmodern tarafi ilgilendiriyor. Postmodernizm anlatilamaz, yasanir ancak. Çünkü "evrensel gerçek" ve "kesin dogru" gibi kavramlari daha en bastan reddeder. Bu yüzden kendini de tanimlayamaz. Postmodern insan da, özgür ya da özgün degildir. Sürekli çevresinden etkilenir ve degisir. Ayni anda çevresini de degistirir. Yasayan "en büyük postmodern Türk" de, "Dün dündür, bugün bugündür" diyen Süleyman Demirel’dir! Sürekli kendinden bahseden -benim gibi mesela- köse yazarlarinin türemesi, tesadüf müdür? Bence degildir. "Bir kisim medyamiz" da ister istemez postmodern. Çünkü evrensel degerler, birer birer çuvalliyor. Tüm insanligi kucaklama iddiasiyla ortaya atilanlar, belli bir kesimi kanatlari altina almanin ötesine geçemiyor. Dolayisiyla meydan, elinde sadece ve sadece kendi degisken hammaddesini tutan, hayata ideolojilerle bakmayan iddiasiz ‘ben’lere kaliyor. Fena da olmuyor. Yani benim için iyi oluyor; sizi bilemem...
Basina gelen bin bir felakete metanetle katlanan Ali Haydar’in sabrina, Yilan Hikayesi’nin köylü güzelinin kentlilesme ümidini katik eden yurdum insani da hizla postmodern oluyor galiba. Çünkü bir süredir, gözlerini uzaklara yatirip Godot’yu -hiç gelmeyecek olan çünkü varolmayan Godot’yu- beklemedigi zamanlarda Televole izleyerek postmodernizmin gerçek olarak tanimladigi ‘différance’a temas ediyor.1 Yani kendi gerçegini idrak ediyor.
Her seyin postmoderni var, darbenin mi olmayacak? Onun da olur elbet. 28 Subat’a gelince... "Postmodern yaklasim, yikilan degerler sistemi ve normlarin yerine yenilerini öneren kuramlar gelistirmekten kaçinir"2 deyip uzayacagim. Televole basladi da...1. Postmodernist tiyatro yönetmeni ve elestirmeni Herbert Blau, Beckett’in "Godot’yu Beklerken" adli oyununun postmodern görüsü ortaya koydugunu iddia eder. Blau’ya göre; bekleyis, yokluk yoluyla varligin düsündürülmesini, antitezden teze geçisi, yani postmodernizmin gerçek olarak tanimladigi ‘différance’i yansitir. Blau, oyundaki bosluklarin da seyircide aynaya baktiginda kendini gören kisi olgusunu uyandirdigini söyler.16


Yeni düzenleme modeli keşfiyle birlikte herkes tekrar hizaya gelecek. Kırılan
hegemonya tekrar kurulacak, bir şekilde. Yani bir birikim modeli arayışlarına paralel bir kavram anarşisi doğdu. Keşke o kadar iyimser olabilsem bu konuda. Ama değilim galiba şu var; yeni birikim modeli kurulsa dahi bu model, aslında merkez ülkelerden çıkışlı bir model olacak. İlle, her ülkeyi –mesela Türkiye’yi- kendi yörüngesinde tutacak bir model olmayabilir. Yeni birikim odakları, yeni modernleşme odakları. Mesela, Uzakdoğu’da olan olaylar. Japonya vardı –gerçi Japonya’dan söz etmek hata- ama Kore, Tayvan, Buralarda olanlar –gerçi kriz döneminde- sanki bildiğimiz, klasik anlamda, sermaye birikim aşamalarını olduğu gibi tekrarlayan olaylar. Ayrıca klasik –kitapta yazılan- sermaye birikim aşamaları ide beraber ideolojik fikir düzeyinde Kore, Tayvan gibi ülkelerde çok hızlı bir modernleşme yaşanıyor. Mesela, Kore’de, hiç bizim Türkiye’deki gibi geride kalmış bir sektör, yani sermaye-iş gücü ilişkisine girmemiş önemli bir nüfus yok. İşte yeni bir birikim modelinin ortaya çıkması ille her yeri aynı derecede etkilemez. Belki de Türkiye’yi marjinalize ederek ortaya çıkar. Ayrıca izlenim düzeyinde düşünüyorum ki bundan on sene öncesine nazaran Türkiye, şimdi çok daha marjinal dünyada. O yüzden tedirginim bu konuda. Bunun yanı sıra Türkiye’yi ve belki başka ülkeleri, bu modernizme ya da modernleşme ideolojisine karşı çıkarken veya tepki gösterirken öyle bir yere koydu ki, modernleşmenin tüm temel varsayımları da ortadan silinmeye başlandı. Sorgulanmaya başlandı demeyeyim; çünkü entelektüel hayat o kadar zengin değil diye düşünüyorum...


Etiketler:  



Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim

GenBilim Editor

Yazar Hakkında:
"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık." Nicholas Murray
Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim
GenBilim
GenBilim