GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Arkeoloji arrow Modernizmden Postmodernizm' e Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Kas 25 2007
Modernizmden Postmodernizm' e Yazdır E-posta
(0 Oy)



GenBilim Editor   
Pazar, 25 Kasım 2007
Okunma: 954 kez

Günümüzün popüler kavramlarından biri olan postmodernizm son yıllarda üzerinde en çok tartışılan konulardan birisidir. Bu kavram sanatdan bilime kadar bir çok alanda kullanılmaktadır. İnsanlık tarihi gerçekten modernizmi izleyen ve postmodern olarak adlandırılan yeni ve ayrı bir döneme girmiş midir ?. Önceki dönemle ile aramızdaki köprüler tamamen atılmış mıdır ? ( www.genbilim.com )

İnsanlık postmodern olarak adlandırılan ayrı bir döneme girmişse bu dönemim özellikleri nelerdir ? İmge ve anlatılamanın kurallarında ortaya atılan sorunların baş döndürücü incelenmesinde ne gibi bir yer işgal etmekte ya da etmemektedir  ?

Yukarıda belirtilen soruları cevaplayabilmek için öncelikle postmodernizm üzerine inşa edildiği anahtar terimleri açıklamak gerekmektedir. Bu nedenle  yazıda öncelikle modernizm ve postmodernizm kavramlarının analizi yapılmaktadır. Ayrıca  farklı dönemleri simgeleyen bu iki kavramın genel özellikleri belirlenmeye çalışılmıştır.

Postmodernizm ne olduğunu anlayabilmemiz için öncelikle yerine aldığını kabul edilen modernizmi ele  almamız gerekmektedir.

 "Modern terimi" Huns Robert’ göre Latince "Modernus" biçimiyle ilk defa 5. Yüzyılda resmen Hıristiyan olan o dönemi, Romalı ve Pagan geçmişten ayırmak için kullanıldı. İçerikleri sürekli değişse de, "modern" terimi hep, kendini eski’den yeni’ye bir geçişin sonucu olarak görmek için, antik çağla kendisi arasında bir ilişki kuran dönemlerin bilincini dile getirmiştir.
Bazı yazarlar ise "modernlik" kavramını Rönesans’la sınırlarlar. Ancak Habermas göre böyle bir sınırlandırma tarihsel açıdan çok dardır. İnsanlar 17 yüzyılda ünlü "Querelle des Anciens et des Modernes" zamanı Fransa’sında olduğu kadar, 12. Yüzyıl da Büyük Charles döneminde de kendilerini modern olarak değerlendirdiler. Yani, modern terimi, Avrupa’da hep yeni bir dönemin bilincinin, antikçağlılarla kendisi arasında yeniden gözden geçirilmiş bir ilişki kurduğu dönemlerde ortaya çıkmaktaydı; daha sı, bu dönemlerde, hep antik çağ, belli birtakım taklitlerle yeniden oluşturulması gereken bir model olarak görülmekteydi.

Klasiklerin antik dünyaya atfettikleri büyü, ilk defa Fransız Aydınlanması’nın idealleriyle çözüldü. Özellikle, antikçağlılara bakarak "modern" olma fikri, modern bilimin esinlediği bilginin sonsuz ilerleyişi ve toplumsal, ahlakı iyileşmenin sonsuz artışı inançlarıyla değişime uğradı. Bu değişimin ortaya çıkmasıyla birlikte, başka bir modernist bilinç şekillendi. Romantik modernist, klasikçilerin antik fikirlerine karşı çıkmaya çalıştı; yeni bir tarihsel dönem arayışına girdi ve onu idealleştirilmiş Orta çağ’da buldu. Ama 19.yüzyılın başlarında kabul edilen bu yeni çağ, sabit bir ideal olarak kalmadı. 19.Yüzyıl boyunca bu romantik ruhdan, kendini bütün belirli tarihsel bağlardan kurtaran radikal bir modernlik bilinci doğdu. Bu en yeni modernizm basitçe gelenek ve şimdiki arasında soyut bir karşıtlık kurar; bizlerde hâlâ, ilk kez 19.yüzyılın ortalarında gelişen bu türden bir estetik modernizmin çağdaşlarıyız. O zamandan bu yana modern diye kabul edilen ürünlerin ayırdedici özelliği "yeni" olmasıdır; bir sonraki stilin yeniliği  ile onun da modası geçecektir. Ama "modaya uygun" olanın kısa zamanda modası geçse de, modern olan, klasikle gizli bağını hep sürdürmüştür. Doğaldır ki, zamana karşı dayanan ne olursa olsun, daima bir klasik olarak değerlendirilmiştir. Ama açıkça modern olan belgeler, bir klasik olma gücünü, geçmiş bir dönemin otoritesinden almıyorlar; tam tersine, modern bir çalışma, bir zamanlar gerçekten modern olduğu için klasik oluyor. Modernlik anlayışımız, kendisine ait klasik olma ölçütlerini yaratıyor. Biz bu durumda, örneğin modern sanat tarihi açısından, klasik modernlikten bahsediyoruz. "Modern" ve "klasik" arasındaki ilişki, sabit bir tarihsel referans noktasını tamamen yitirmiştir.

Onsekizinci yüzyılda Aydınlanma filozofları tarafından formüle edilen modernlik projesi, nesnel bilimi, evrensel ahlakı ve yaşayışı ve kendi iç mantığı çevresinde sanatın özerkliğini geliştirme çabalarından oluşuyordu. Bu proje, aynı zamanda, bütün bu alanların kendi bilişsel potansiyellerini esoterik (ancak belirli bir gruba hitap eden) biçimlerinden de kurtarma niyetindeydi. Aydınlanma felsefecileri, bu uzmanlaşmış kültür birikiminden, gündelik yaşamın zenginleştirilmesin de yararlanmayı istiyorlardı.

Aydınlanma düşünürleri, sanat ve bilimlerin, sadece doğal güçler üzerindeki denetimi attırmakla kalmayıp, dünyanın ve benliğinin anlaşılmasını, ahlaki ilerlemeyi, kurumların haklılığını ve insanların mutluluğunu da sağlayabileceği yolundaki abartılı beklentilerini hâlâ sürdürüyorlardı. 20. Yüzyıl bu iyimserliği darmadağın etti. Bilim, ahlak ve sanatın farklılaşması, uzmanlarca ele alınan bölümlerin özerkliği ve bunların gündelik iletişimin hermeneutik’inden (yorumsama) ayrışması anlamına gelir oldu. Bu çatlama, uzmanlık kültürünü "olumsuzlama" çabalarını doğuran problemdir. Ama, bu yolla problem ortadan kalmış olmadı.

Modernliği ve onun yitirilmiş bir dava olarak projesini gözden çıkarmak yerine, bu modernliği yadsımaya çabalamış bulunan abartılı programların hatalarından ders almalıyız. Belki de sanatın algılanış biçimleri, bu durumdan çıkış yolunu gösterebilecek bir örnek teşkil ederler.
Özetle, modernlik, henüz, tamamlanmış değildir ve sanatın ele alınışı, modernliğin en az üç yönünden sadece biridir. Bu tasarım, modern kültürün hâlâ canlı miraslara dayanan, ama salt gelenekselciliğe düşerse yoksullaşacak olan bir gündelik praxis’e farklılaşmış bir şekilde yeniden bağlanmasını hedefler. Bununla birlikte, bu yeni bağlantı, sadece, toplumsal modernleşmenin başka bir yol tutturması koşulu altında kurulabilir. Yaşam dünyası, kendi içerisinden, hemen hemen özerk bir ekonomik sistemle onun yönetsel tamamlayıcılarının koşullarını ve içsel dinamiklerini sınırlayacak kurumları geliştirecek hale gelebilmelidir
Michelet ise  modernizmi rönesansla birlikte başlayan "dinden bağımsızlaşan" bir süreç olarak ortaya koyar. Gerçekten de Antik Yunan dönemiyle birlikte Batılı insan diğer dünyalardan farklı olarak eşya ve hadiseleri yeni bir yöntem ve üslupla yorumlamayı keşfetmiştir. Batılı insan dinden, gelenekten ve mitolojiden bağımsız olarak akılla evreni; eleştirel, şüpheci ve önyargısız biçimde yorumlamaya başlamıştır. Ancak miladın ilk yıllarıyla birlikte Hıristiyanlığın tüm dünyada etkisini göstermesi, felsefenin ya da felsefi düşünme biçiminin de bu dinin etkisi altına girmesini kolaylaştırdı. Kilisenin de kurumsallaşarak gücünün farkına varmasıyla birlikte söz konusu düşünme biçimi kilisenin (dinin) bir aracı haline geldi. Ancak aklı dinin doğrularına uyarladığını iddia eden kilise bu silahı biraz da insafsız kullanmış olacak ki, bir takım oluşumların ortaya çıkmasının da zeminini hazırladı. Birileri dinin doğrularıyla kilisenin doğrularının özdeşleştirilemeyece-ğini açık açık konuşmaya başladı. Bir bakıma Michelet’in deyimiyle "Allah’tan başka her şey Allah’tı

Kilisenin otoritesinin sarsılması için öncelikle bir araç olarak kullanılan felsefenin özgünlüğüne kavuşturulmasının ve ardından Kilise’nin evren, bilim, din, insan vb. konularda ki anlayışlarının sarsılmasının gerektiğine inanılıyor. Belki de bu sebeptendir; Batı açısından 15. Yüzyıl çok nitelikli ve çok yönlü insanların yaşadığı dönemdir.

Kilisenin otoritesinin sarsılması diğer alanlardan ziyade özellikle din alanında ortaya çıkacak yeni görüşlere ve yeni yorumlara bağlıydı. Nitekim Martin Luther’le birlikte mevcut din anlayışına müthiş bir darbe vuruldu. Martin Luther Katolik yoruma, Kilise’ye ve din adamları sınıfına karşı çıktı ve 1517 yılında Wittenburg kilisesinin kapısına astığı ünlü 95 teziyle yeni bir din anlayışı getirdi. Ona göre Kilise’ye, din adamları sınıfına ve dolayısıyla aracılara gerek yoktu, tüm insanlar İncil’i direkt olarak anlayabilirlerdi.

Luther’in bu çıkışının ardından modernizmin ortaya çıkışındaki diğer bir dini faktör de  "doğal din akımı"dır. Doğal din akımı her türlü dış formdan ve gelenekten -yani ortadaki tarihi dinlerden- bağımsız olan, insanın doğasında yerleşik bulunan bir dinin aranmasıdır. Kökleri Antik çağda Stoa felsefesinde bulunan bu anlayışa göre, din Tanrı’nın bir açılmasının (yani vahyin) değil, aklın ürünüdür.
Modernizmin temellerinden biri de bu dönemde ortaya çıkmış "hümanizm" akımdır. Yani insan anlayışının değişmesidir. Bir bakıma hümanizm, modern insanın yeni hayat anlayışını ve duygusunu dile getiren-getirecek bir akımdı. Hümanizmle birlikte insan evrensel bir organizmanın renksiz bir üyesi olmaktan kurtuluyor ve kişiliğini arayan, benliğinin özel renklerini bütün canlılıklarıyla ortaya koymak isteyen "birey" haline geliyordu.

Kuşkusuz modernizmi doğuran temel etkenlerden birisi "evrenin birliği" ilkesidir. Kopernikle birlikte Aristo’nun yer merkezli evren anlayışı yerini güneş-merkezli bir evren anlayışına terkediyor. Dercartes evreni fizik ve metafizik diye ikiye ayırıyor, metafizik evreni din ve kiliseye bırakırken, fizik evreni insana, onun kullanımına ve tasarrufuna sunuyordu.

Rönesans dönemi evren, insan, din, bilim anlayışıyla bir bakıma modernizmin felsefi temellerinin ortaya konulduğu dönemdi. Batı dünyası her alanda hızlı bir değişim geçiriyordu. İnsan üzerinde yaşadığı yerin  yuvarladığını ancak bu zamanda tanıyabiliyor, tabii sebeplerle veya siyasi kurumların uzun tesirleriyle değişen insan soyunu bütün ülkelerde ancak bu zamanda tanıyabiliyordu. Nitekim 17.yüzyıl bilimsel devrimine iki önemli görüş egemen oldu.  Bu dönemde  artık insanlar doğal olayları ilahi hikmete başvurmadan tabii nedenlerle açıklıyordu.
Aydınlanma dönemi ise artık modernizmin ilkelerinin tamamen netleştiği en azından felsefi, sosyolojik ve kültürel temellerine oturduğu dönemdir.

Aydınlanma’nın etkisiyle akıl "rasyonel" akıl haline gelirken tarih de "insan aklının ilerlemesinin" tarihi haline geldi. Cassirer’in de belirttiği gibi bu çağda tüm düşünceler hemen eylemlere dönüştürülüyor, tüm eylemler genel ilkelere bağlanıyor ve kuramsal ölçütler yapılanıyor ve aynı amaç için işbirliği yapılıyordu.

Rasyonalizasyonu ve ilerlemeyi temel alan Aydınlanma düşünürlerinin diğer önemli bir özellikleri ise Ortaçağ’dan ne almışlarsa onu sekülerleştirmeleridir. Bir bakıma Aydınlanma ile birlikte modernizmin temel ilkeleri olan, evrenin birliği ilkesi, ilerleme, rasyonalizasyon ve sekülerizm belirginleşmiş oluyordu.

Ortaçağ’ın ussallığına koşut olarak modern ussallık Tanrı’nın merkezde olduğu yere bu kez suje’yi, özne’yi ve insan’ı yerleştirmiştir. Bu suje yeni otorite olmuştur, Kendi bağımsız, rasyonel düşüncesine dayanan insan; bağımsız bir nesneler dünyasının üzerinde ve karşısında yer alan ve doğru bir biçimde bunun bilgisini temsil eden özne anlayışı...

Bu modern ussallık, genel olarak kabul edilebilir bilgi iddiası için iki koşul belirlemiştir, birincisi, önermenin başkalarının da ulaşabileceği kanıt ya da kanıtlara dayalı olması ve biricik kanıt türünün de empirik kanıt ve matematiksel ilişki olmasıdır. İkincisi, bu kanıttan yapılacak çıkarımların açık ve tutarlı bir biçimde yapılabilir olmasıdır. Bu ikinci koşulun arka planında yatan şey, doğru bilginin evrensel geçerliği olduğu inancıdır. Böylece empirik ve matematiksel kanıt, mantıksal ve nicel akıl yürütme (uslamlama), modern denilen ussallığın köşe taşlarını oluşturmuştur. Bir başka deyişle, yalnızca ampirik olarak doğrulabilir önermelerin kurulabildiği alanlar rasyonel araştırmaya açık olarak kabul edilmiştir. Bu tutumun doğal sonucu olarak insan yaşamın geniş bir alanı"akıl dışı" ilan edilmiş ve aklın dışına itilmiştir.; etik, kültür, din, yaşamın anlamı gibi konular üzerinde konuşmak anlamsızlaştırılmıştır. Duyulur olan’ın, düşünce ve dil üzerindeki etkisi, rolü yok sayılmıştır.

Her şeyi tekilciliğe indirgeyen ussallık, sonunda tek din, tek dil, tek bayrak istemleriyle farklılıklara savaş açmıştır. Aydınlanma bu dönemin felsefi arka planını oluştururken, pozitivizm yöntemini belirlemiştir.  Aydınlanma, aklı kullanma özgürlüğünü, pozitivizm de bu aklın ve özgürlüğün nasıl kullanılacağını belirlemiştir.

Özgürlük, eşitlik, insan hakları, demokrasi gibi kavramlar aydınlanmayla birlikte gündeme gelmiştir. Artık insan için mutlu olmanın yolu açılmıştır.  Bu mutluluk vaadi ise daha önceki dönemlerde olduğu gibi genelleştirme yöntemiyle ortaya çıkan bir tür egemenlik istemini de beraberinde getirmiştir. Bu kez, egemenlik isteminde bulunan akıldır .
Abel Jeanniere göre ise modernizme geçişi belirleyen dört olgu vardır bunlar; bilimsel, siyasal, kültürel ve teknik olgulardır .

Bunlar daha da açılacak olursa modernizm kaynakları bir bakıma:
a) Aydınlanma geleneği
b) Rasyonalizm - Rasyonalizasyon
c) İlerlemeye dayalı bilimsellik anlayışı
d) Ulus - devlet
e) Sekülerizm
biçiminde ortaya çıkmaktadır.

Modern dönemle birlikte ortaya çıkan değişimleri ise başlıca dört öbekte kümelendirmek de mümkündür:
1) Kapitalist ekonominin evrensel boyutlarda gelişmesi ve sanayi devrimi sonrası döneme özgü sınıflı toplumsal yapılanma, bu sürecin giderek pekişmesi ve yerleşmesi.
2) Rasyonel çalışan merkezi bürokrasinin giderek daha fazla etkin gelişmiş devlet aygıtlarının yapılanması ,yaygınlaşması.
3) Devrimsel nitelik alan bilimsel - teknik gelişmelerin sonuçlarının ve etkilerinin dünya ölçeğinde artması, genişlemesi.
4) İnsanların günlük yaşamlarının her geçen gün giderek biraz daha rasyonalize olması.

Kuşkusuz modernleşmenin ortaya çıkışı salt felsefi ve fikri akımlarla izah edilemez. Modernizmin ortaya çıkışında ki sosyal ve kültürel temeller de gözardı edilmemelidir. Batının ve modernizm oluşumunda Antik Yunan düşünürlerinin görüşleri kadar, coğrafi keşif ve seyahatlerin, kilisenin otoritesine karşı verilen siyasal ve sosyal mücadelenin, sosyal hareketlerinin ve değişimlerin hızlılığının da etkisi vardır. Hatta bunlar yapısal olarak daha önceye düşer.
Modernizmi oluşturan toplumsal fenomenleri öncelikle endüstriyel ve demokratik değişimler olarak belirtebiliriz. Geleneksel tarımsal üretim ve küçük çaplı el sanatlarına dayalı durağan bir yapıdan sanayileşmiş, şehirleşmiş, okur yazarlık oranının arttığı, kitle iletişim ve ulaşım araçlarının geliştiği, dinamik bir yapıya geçiş, modernleşme olgusunun ortak özellikleri olarak belirtilebilir. Hakim özellik ise tarıma dayalı toplumsal bir yapıdan sanayiye dayalı toplumsal bir yapıya geçiş olarak belirtilmektedir .

 Modernleşme; sanayileşme ve teknolojinin yayılması, toplumsal yaşamda bilginin rolünün artması, ticaretin yayılması yoluyla geniş alanda ekonomik bütünleşmenin oluşması, kırdan kente geçiş ile zihinsel, kültürel ve yapısal değişikliği ifade temek için kullanılmaktadır. İlk modernleşen ülkelerde değişim tedrici ve iç dinamiklerle olurken bu sürece geç giren ülkelerde dış dinamikler ile elitler önemli bulunmaktadır. Bazen modernleşme, sanayileşme olmadan ve gerekli alt yapı koşulları gerçekleşmeden kültürel özellikleri ve sonuçları itibariyle sağlanmaya çalışılmaktadır. Bu değişme sürecinde de; geleneksel kültür, yapı ve kurumların çözüleceği, modern kültür ile yapı ve kurumların oluşacağı beklenmektedir. Gelenekselden moderne geçice ekonomik ve kültürel ağırlıklı olmak üzere iki karşı çıkış tarzının oluştuğu gözlenmektedir.
Ancak, uygulamada modernleşme bu yalın şemada belirtildiği şekilde gerçekleşmemekte, karmaşık bir görünüm arzetmekte, gelenekle modernin farklı birliktelik şekilleri oluşabilmektedir. Moderne doğru gidiş süreci toplumsal bütünleşmeyi artırmak yerine çatışma ve gerginlikler de yaratabilmektedir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu sürecin siyasal boyutlarına ilişkin çalışmaların arttığı ve konunun farklı şekillerde ele alındığı görülmektedir.

Modernleşme ve sanayileşme yönündeki gelişmeler ekonomik ve psikolojik özelliklere ağırlık verir tarzda ele alınmış olup, son dönemde de aynı yaklaşımların farklı vurgularla izlendiği gözlenmektedir. 1980’lere gelirken ekonomik boyutun diğerlerini arka plana ittiği gözlenirken, bütünleşme ve birlikteliği sağlamaya yönelik siyasal ve kültürel alanın yeniden öne çıktığı ve farklı kültür ve etniklerin nasıl birlikte yaşabileceğinin araştırıldığı görülmektedir.

Gelenekselden moderne geçişin bazı problemler doğurduğu, mutlak anlamda bütünleştirici ve ilerlemeci bir süreç olmadığı, gerginlik ve çatışmalar yarattığı görüldüğü gibi, son dönemde bizzat modern denilen gelişmelere karşı çıkış ve tepkinin de iyice belirginleştiği gözlenmektedir. Moderne doğru gidişte, bütünleşme, meşruluk, kimlik gibi krizler oluşurken, günümüz modern toplumunun moderne geçiş krizlerinden farklı boyutta bir toplumsal kimlik krizi oluşturduğunu da ifade edilmektedir. Hatta modern dönemin yapısal ve kültürel temelinin değiştiği, etkin insan anlayışı yerine kişiliğini ve özgürlüğünü yitiren bir insan tipinin ortaya çıktığı belirtilmekte ve modernden postmoderne veya sanayi toplumundan sanayi sonrası topluma geçiş sürecinden bahsedilmektedir. Bu yapısal, kültürel ve zihinsel değişikliklerin yasal oluşum ve hareketlere de etkide bulunması beklenebilir görünmektedir.

Artık modernden postmoderne geçişin de gündeme geldiği ve ilk küreselleşme dönemi olan modern dönemden daha farklı bir küreselleşme dönemine geçildiği ve farklı yapı ve ortamda farklı olguların öne çıktığı gözlenmektedir. Hall bu süreci, modernleşme dönemi küreselleşmeden daha gelişmiş, bir ikinci dönem küreselleşme dönemi olarak nitelerken. Robertson’da küreselleşmeyi beş dönemde ele almakta ve 1960 sonlarından 1990 başlarına kadar ki son dönemi "küresel belirsizlik dönemi" olarak nitelemektedir. Robertson, kriz eğilimine işaret etmekte ve son dönemi, soğuk savaşın sona ermesi, nükleer silahların yaygınlaşması, küresel kurum ve hareketlerin artması, haberleşmenin hızla yaygınlaşması ve bazı karşı çıkışlara rağmen küresel medya sisteminin gelişmesi, toplumların çok kültürlük ve çok etniklilik sorunlarıyla karşı karşıya gelmesi, etnik devrime rağmen Dünya Sivil Toplumu ve vatandaşlığına ilginin artması, cins, etniklik ve ırk anlayışıyla birey kavrayışının daha karmaşık hale gelmesi küresel bilincin yaygınlaşması olarak ifade etmektedir. Drucker ise bir taraftan ulus öteciliğe doğru gidilirken diğer taraftan aşiretçiliğin canlandığını işaret etmektedir.

Görüldüğü gibi posmodernizmle önceki dönemden farklı bir dönem geçiş ifade edilmektedir. Modernleşme döneminde ulus, devlet, kurumlar vb. oluşumlar öne geçmekle birlikte modernleşmeye kültürel ve ahlaki tepki gösterildiği de gözlenmektedir. Yeni dönemde kültürel boyut ve yerellik öne geçmekte, ayrıca toplumun bir kriz yaşadığına ilişkin değişik görüşler ifade edilmektedir. Bu yeni dönemde toplumun ekonomik ve sınıfsal yapısı yanında anlayış ve zihin yapısının da değiştiği, farklı sorunların belirdiği ve yeni arayışların öne çıktığı gözlenmektedir .
F. Jameson’un "geç kapitalizmin mantığı", A. Huyssen’in "neo-modernizm", Marc Argue’nin "üst modernizm", E. Gellner’in "görecilik", Guyy Debord"un "gösteri toplumu diye adlandırdığı ya da tanımladığı postmodernizmin veya postmodern toplumun ise kesin ve net bir tanımını yapmak hemen hemen mümkün değildir. Ancak genel ilkeleri ve özellikleri ya da söylemi analiz edildiğinde "modern - sonrası" ve "modern karşıtlığı" biçiminde bir tanım yapmak mümkündür. Bu konudaki açıklamalar, "özenin sonu"ndan "öznenin yükselişi"ne, "yeni bireycilik"e, toplumun çözülüşü"nden  "sivil toplum"un yeniden ortaya çıkışına, "modernliğin sonundan "başka bir modernlik"e ve "neo-modernizm"e kadar uzanıyor .

 Thomas D. Dochherty göre postmodern terim muhtemelen ilk kez Arnold Toynbee tarafından 1934’ de tasarlandı ve 1939’ da kullanıldı. Hacimli bir eser olan A Study of History’sinde Toynbee, birinci cildin ilk sayfalarındaki bir dipnotta, tarihçilerin "modern" dönem olarak göndermede bulundukları dönemin aşağı yukarı ondokuncu yüzyılın üçüncü çeyreğinde - yani 1850 ile 1875 arasında- sona erdiğini öne sürer. Bu, o andan itibaren "modernizm sonrası" bir döneme girildiğini, postmodernitenin yirminci yüzyıldan çok ondokuzuncu yüzyıla dek düştüğünü gösterir. Toynbee eserini yazarken modern dönemin sonuna dair bu düşünceyi pekiştirmiş ve çalışmanın 1939’da yayımlanan 5. Cilt’inde"post modern" terimini çekinmeden ilk kez kullanmıştır. Bu noktada, modernin Birinci Dünya Savaşı sırasında 1914-1918’de sona erdiğini ve postmodernin iki savaş arası yıllarda 1918 ile 1939 arasında eklemlenmeye ve biçimlenmeye başladığını öne sürerek kronoloji biraz değiştirmiştir

En yaygın küçümseme de postmodernizmin bir "moda" olduğu eleştirisidir. Çünkü diğer pek çok görünümüyle birlikte, (yuppi’lerde izlerini bulabileceğimiz) bir "hayat tarzı" olma özelliği de var  postmodernizmin. Kabaca, Beat’ler ile Punk’lar, Santre ile Foucault arasına çekilecek bir çizginin öte yanı - bütün sınır anlaşmazlıklarına rağmen postmodernizmin toprakları sayılabilir.
Kimine göre de, postmodernizm gelip geçici bir modadan öte, varlığı inkar edilemeyecek, yeni bir dönem (ya da bir dönemin kendine has ûslubu). Tarihsel olarak bakıldığında, Jameson’ın ileri sürdüğü gibi, postmodernizm, askeri ve iktisadi Avrupa -merkezciliğin sonu olarak da görülebilir.  Bu iddia doğruluk payı taşımakla birlikte, dönemleştirmeye karşı olanların  sayısı da küçümsenecek gibi değil. Nasıl ki  modernlik Augustin’e ya da Eflatun’a bağlanabiliyorsa, postmodernlik de Sofistlere kadar götürülebilir. Hatta - diğer yapıtlarıyla olmasa bile - "Yargı Gücünün Eleştirisi" kitabıyla Kant, "dil oyunları" ile "ikinci" Wittgenstein, tamamlanamazlık (nihai belirsizlik teoremi ile Gödel, tabii ki Nietzsche ve onun gözdesi Herakleitos, postmodernizm saflarında yer alıyor. Böylece Eflatuncu - Aristocu, Diyonisoscu, Apolloncu gibi, modern-postmodern ayrımıda, çoğu zaman, felsefi ya da "tinsel" bir tavır olma özelliğine bürünüyor.

Yine de postmodernizmin, "post" ekinden kaynaklanan bir sonralık, bir başkaldırı boyutu da taşıdığını unutmamak gerek. Herhangi bir tanıma indirgenemeyecek bir karmaşıklığa, düzensizliğe sahipse de, postmodernizm öncelikle modernlikle bir hesaplaşma demek: Bu yönüyle kuşkusuz içinde modernizm karşıtlığı ya da modernizm öncesini de barındırıyor. Modernlik kervanı iyi kötü yoluna devam ediyor görünüyorken, birden bire -çoğu biri birinden habersiz olarak- ne tutulan yolu, ne de gidiş biçimini beğenmeyen seslerini yükseltiyorlar. Aydınlanma tartışması ya da kavram - merkezciliğin eleştirisi gibi, görünürde dar kapsamlı karşı çıkışların, aslında Batı fikir hayatında büyük huzursuzluğun yankıları olduğu anlaşılıyor. Habermas gibi, kervanın bütün olumsuzluklarına rağmen, aynı yolda devam etmesini canla başla savunanlar çıkmaktaysa da, bir yeniden değerlendirme süreci olarak postmodernizm, her alanda ağırlığını hissettiriyor. Özne/nesne yada söz/yazı ayrımı gibi, Batıyı meydana getiren en temel kavramlar ve kategorilerin sorgulanması olarak ele alındığında, postmodernizm tümüyle Avrupa içinden doğmuş bir "farklılık". Yine de bütün yıkıcılığına (bütün o kodları kırma, ihtilafları şiddetlendirme gibi projelere) karşın, postmodernizm bir akım ya da hareket olarak çıkmıyor karşımıza. Modernist bir "isyan" jargonu edinmiyor kendine .

Ayrıca postmodernizme bir bütünlük, birlik kazandırmaya çalışmak, yapılacak en büyük hataların başında gelir. Heterojenlik, çokseslilik, bölünmüşlük kadar, bunların beraberinde getireceği yanlış anlamaları, yanlış çıkarsamaları, yanılgılarıda olumlayan, hatta meşruluk zemini olarak gören bir tavırdır postmodernizm .

Postmodernizm özne’yi adem-i merkezi kılarak, çoğul akılcılaştırmanın yolunu açar; böylece, modernitenin evrensel mahiyetini bozar ve bireyci toplumsal düzenlemelere olanak tanır. Hatta yerel olanı meşrulaştırır. Bu çerçevede, modernitenin yarattığı hiyerarşi, araçsal akıllaştırma ve bütüncül toplumsal düzenlemelerin karşısına; postmodernitenin eşitliği, değersel akılcılaştırması ve bireyci düzenlemeler geçer. Böylece, modernitenin tek, evrensel ve mutlak kıldığı gerçeklik de posmodernitede çoğul, tikel ve göreli hale dönüşür .

İçinde bulunduğumuz "postmodern durum"da aydınlanma çağının ürünü olan insan anlayışı ile dünya görüşleri bir sarsıntı geçiriyor. Aydınlanma, Tanrı’nın merkezi olduğu kutsal bir düzenden insanın merkezi olduğu dünyevi bir düzene geçişti. Postmodern dünyada ise, ne Tanrı ne de insan merkezdir. Merkezsiz (ya da çok- merkezli) bir düşünce sistemi sözkonusudur. Bu istem içinde insan, bütünsel, tutarlı bir "akıl", tarihi inşa eden bilinçli bir özne değil, sürekli bir oluş halindeki, etkileyen, etkilenen, bütünlülükten, tutarlılıktan yoksun, çeşitli "özne konumları"ndan konuşan, çelişkilere düşen bir kimliktir.

Modernist düşüncenin benzerlikleri, karşılaştırılabilir nitelikleri, ayrılıkları merkezileştirmesine karşılık, postmodernizm farklılıkları vurguluyor. Eski dünya Tanrı merkezliydi, Tanrı’nın buyrukları da o düzenin tartışılmaz olsa bile, bir bütünlüğü, bir uyumu sağlayabilecek ve nesneler dünyasının düzenli bir yapısı olduğunu gösterebilecek önermeler oluşturmak zorundaydı.
Klasik batı düşüncesi ikili karşıtlıklar üzerine kuruludur: Özne-nesne, özgürlük-zorunluluk, kültür-doğa, Batı-Doğu, kadın-erkek vb. Bu ikililerle daha başkaları tam karşıtlıklar olarak kurulmuş, seçilen konuma göre, biri merkez seçilirken, karşısındaki "öteki" sayılmıştır. Postmodernizmde bu çiftler karşıtlık olmaktan çıkarılmış, bunların birbirlerini dışlamadan yan yana varolabilecekleri öngörülmüştür.

Aydınlanma’nın yürürlüğe koyduğu bilgi anlayışı deneyci-pozitivist-ontolojist-yansıtmacı temellere dayanır. Gerçi Aydınlanma düşüncesi, buna indirgenemeyecek bir zenginlik ve çok-yönlülük taşır, ama bilgi kavramının işleyişi pozitivist yaklaşıma geçerlik tanımış, tarihi süreç içinde Aydınlanma’nın  anlamaya, yorumlamaya dönük yönleri değil, hep gözlemci yanı tanımlanmış, vurgulanmıştır.

Günümüzde, uzun bir zamandır bilginin bir yansıma değil, bir üretim olduğu kabul ediliyor. Gösterge ile gönderge arasındaki bağın koparılmasıyla (yapısalcılık) bilginin göndergesinin gene bilgiye yönelik olduğu daha iyi anlaşılmıştır.. Ama iş burada bitmemiştir. Aydınlanma çağında dilin saydam olduğu kabul edilmişti; dilin birimleri dış dünyadaki nesneleri yansıtan, adlandıran göstergelerdi. Saussure’in de belirtiği gibi gösterenin anlamı bir gösterilenle değil, başka bütün bir gösterilenlerle de ilintilidir. Bu durumda bilimsel önermelerde dilsel söylemler olarak görünmektedir .

 "Postmodern" hayaletin dokunmadığı neredeyse tek bir entellektüel bir alan yoktur. Bu hayalet, mimariden zoolojiye kadar her kültürel disiplin üzerinde iz bırakıyor; biyoloji, ormancılık, coğrafya, tarih, hukuk, edebiyat ve tüm sanat dalları, tıp, siyaset, felsefe, cinsellik vb’.ye uzanıyor. Ancak bu şekilsiz varlık gene de bir hayalet -ve oldukça korkunç bir hayalet- olarak kalıyor. Bunun nedeni çok basit: postmodernizm konusunda gerçek anlamda bir tartışma henüz yapılmadı. Bizzat terimin kendisi, en çok okunan yazılarda, bir yandan son derece karmaşık ve zor felsefi anlamlar ile öte yandan çağdaş kültürde yer alan nihilist ve sinik bir eğilimi oluşturan son derece basit bir dolayım arasında belirsiz biçimde dolaşıp durmaktadır.

Postmodern, modernin içerisinde sunulamayanı, sunumlamanın kendisinde ileri götüren olacaktır; Güzel biçimlerin tesellisini, ve elde edilemez olanın kollektif nostaljisini paylaşmayı mümkün kılan bir zevk uzlaşımını inkar edecektir; bunlardan hoşlanmak için değil, sunulamayanın güçlü bir anlamını veren yeni sunumlamaları araştıracaktır
Akbar S. Ahmet ise postmodernizmi -mimari, felsefi, edebi- kökenlerini kabul etmekte birlikte bu kavramı sosyolojik olarak ele almıştır. Yazara göre  postmodernizm temel özellikleri şunlardır;
 
1. Postmodernist çağın kavranması, modernlik tasarımının sorgulanışı ve modernliğe duyulan inancın yitirilmiş olmasını, bir çoğulculuk ruhunun var olduğunu, geleneksel bağnazlıklara karşı kuşkuculuğun arttığını ve nihayet dünyayı evrensel bir bütünlük olarak algılayan ve kesin çözümlerle, sorulara tam yanıtlar bekleyen bakış açısının reddini öngörmektedir.

Postmodernizmi açabilmek için anlam berraklığından çok, anlam zenginliğini aramak; siyah-beyaz ayrımından kaçınıp, "ya biri ya öteki" yerine, "hem biri hem öteki"ni kabul etmek; birkaç düzeyde anlam ve birkaç odak noktasının birleşimini ortaya çıkarmak; kendini, kendi hakkında bilgi sahibi olarak keşfetmek gerekmektedir. Postmodernizm durum, kendisini temsil eden fikir ve imajların ironik, tabuları yıkan, serbest kolajının karşıtlığıdır. Evrenseldir, en yüksek düzeyi de, en alt düzeyi de, ciddiyeti de, dalgacılığı da aynı hevesle kucaklar.

2. Postmodernizm, medya çağıyla aynı zamanda ve birlikte vardır, medya, birçok bakımdan postmodernizmin merkezindeki dinamiği, Zeitgeist’ını, tanımlayıcı özelliğini oluşturmaktadır.
3. Postmodernizm ile etnik-dinsel köklere dönüş ya da köktencilik (fundamentalizm), sosyal ve siyasal bilimciler tarafından araştırılması gereken bir olgudur. Kutsal  bir şeyin kalmadığı yerde, her inanç gözden geçirilebilir.

4. Geçmişle bağların koparılmaması, sürdürülmesi, postmodern ağırlıklı özelliklerinden biri olmaya devam etmektedir.

5. Nüfusun büyük bölümünün kentsel  alanlarda yaşaması ve daha da büyük bir bölümünün bu alanlardan kaynaklanan fikirlerin etkisi altında kalması dolayısıyla, metropol, postmodernizm merkezine yerleşmektedir(Eco; 1986, Harvey; 1989, Jencks; 1984, Raban; 1974, Sennet;1991, Wilson;1991). Postmodernizm durum kentin gelişmesine, daha doğrusu son onyılların çarpıcı biçimde kentleşmesine bağlıdır.

6. Postmodernizm bir sınıf öğesi vardır ve demokrasi bir önkoşuldur. Mimarlar, sahne sanatçıları, sosyal bilimciler, yazarlar hatta yuppiler, modern kentin dinamiğini sağlayan, postmodernizmin çekirdeğini oluşturmaktadırlar. Postmodernizm tamamen olmasa da, temelde bir orta sınıf olgusu olarak görülebilir.

7. Postmodernizm, değişik tartışmaların yan yana konmasına nasıl uygun gelirse öyle seçme ve derleme yapılmasına (eklektisizm) ve farklı imajların karıştırılmasına izin vermekte, hatta bunu teşvik etmektedir .

Eklektizm çağdaş genel kültürün sıfır derecesini oluşturuyor. Reggea dinleniyor, western seyrediliyor, öğlen McDonald’da yeniliyor, akşam yerek mutfakların tadına bakılyor. Tokyo’da parizyen parfümleri kullanıyor. Hong kong’da retro giyiniliyor.
8. Basit ve yalın ifade düşüncesi, bazen tüm anlaşılabilirlik iddialarına rağmen, postmodernist ustaların aklından çıkmaktadır. Postmodernizm düşüncenin hem entelektüel içeriği, hem de belirli bir gruba hitap eden, anlaşılması zor üslubu, bu ekolün bıraktığı entellik izlenimini güçlendirmektedir.

 Çoğu zaman, postmoderniteden söz edenler dikkatlerini kültürel ve endüstriyel devrimler üzerinde yoğunlaştırıyorlar. Bu iki devrimin şimdiden oldukça uzun tarihi, onlara bir önce -modernite- ve sonrayı- postmodernite- ayırt eden esaslı bir kopuş içeriyormuş gibi görünüyorlar.
Kesinlikle tarihlendirilememesine rağmen kültürel kopuş, aşağı yukarı 1968’li yıllarda apaçık ortaya çıktı. Bu dönemde özellikle değerlerin bir dönüşüm geçirdiği gözlendi: Anarşi hiyerarşiye yeğleniyormuş gibiydi, yapılaşmış tasarımlar oyunu "dekonstrüksiyon", yaratının yerini aldı, bireysel özgürlük kollektif değerlere üstün tutuldu.

Endüstri alanında dönüm noktasını belirleyen unsur ise ekonomik krizdi. Savaş-sonrasının ekonomik büyümesi, kendisini sorgulayan kopuntularla karşı karşıya geldi; emeğin örgütlenmesi dünya ölçeğinde allak bullak oldu. 1973’den bu yana süratli bir değişmeler döneminde yaşıyoruz ve belirsizlik, gelişmeye duyulan inancı aşıyor.

Bu tür saptamalar yayılıp çoğaldıkça en sonunda pozitivizm, rasyonelite, bilim ve tekniklerin gelişmesine duyulan inanç ve standartlaşmamış nesneler üreten endüstrinin büyümesiyle karakterice edilen bir modernizm ile toplumsal çeşitliliği ve parçalılığı benimseyen bir post-modernizm karşıtlığına ulaşıldı. Kimilerine göre post-modernite, enformatiğin ortaya çıkışıyla belirleniyordu. Post -modern çağ, enformasyonun kullanımının, üretimle ilişkili her alanda, enerji kapasitesiyle karşılaştırılabilir, hatta ondan daha büyük bir önem kazandığı andan itibaren başlıyor .

Postmodernizm en çok tartışıldığı alanların başında, hiç kuşkusuz mimarlık geliyor. Bunun temel nedeni de mimarların post-modern olarak nitelendirilen somut ürünler, yapılar ortaya koymalarıdır. "Ayrıcalıklı bir estetik dil" olarak mimarlık belki de Jameson’ın ileri sürdüğü gibi, "geç-kapitalizm ile postmodern deneyim arasında en dolaysız ilişki"nin gösterilmesini sağladığı için, postmodernizm tartışmalarında bu kadar ön plana çıkıyor. Buna, postmodernizm  de zaten, temel olarak bir mekan estetiği, yeni bir görsellik estetiği olduğu iddiası da eklenebilir.

Foucault’nun öne sürdüğü gibi, belki de 19. yy bir zaman bir tarih çağı, 20 yy ise bir mekan çağı olduğundan, mimarlık tartışmaları meslek içi tartışma boyutunu aşıyor . Modern mimarlık, süslemeden, tarihsel göndermelerden arınmış, soyut formlar üzerine kurulu, işlevselcilik ve teknolojinin gereği olma amaçlarına sahiptir.  Gropius tarafından "yeni bir stil değil, bütün olası stillerin aşılması" olarak tanımlanan; "mükemmel sandalye"nin ya da "ideal kent"in tanımlanabileceğini savunan modern mimarlık, postmodernlerce bitmiş bir mükemmellik, netlik, kesinlik ve çelişkisizlik arayışı olarak eleştirilmeye başlandı. Modernizm "geçmişten ve onun sembollerinden bağımsız bir süreç" başlatma projesi olarak görüyordu. Mimarlıkta , adaleti ve eşitliği sağlamak, toplumu değiştirmek, daha doğrusu düzene sokmak için bir araç olarak görüyordu. Sonuçtu mitik bir modern insan tasarımını esas olan modernizm, postmodernlere göre, ancak çirkin çağdaş kentler, beton bloklar çıkarttı ortaya. Modern mimarlığın hâlâ en çok eleştirilen yanı, kuşkusuz "kent anlayışı"dır. Modern mimarlar, kendi toplum modellerine göre insan kitleleri yaratmak için, kentler yerine, işlevlerine göre belirlenmiş bölgeler inşa etmişlerdir. Kent, topyekün zihinde kurulabilir, müdahale edilebilir bir nesne haline gelmiştir.

Modernizme ilişkin bu önyargılı sayılabilecek genelleme, "modernizm ölmedi yaşıyor", "öldü ama ruhu aramızda" türünden çığlıkların yanısıra daha serinkanlı değerlendirmelere de vesile oldu. Öncelikle 20’li yılların, küçük burjuva değerlerinin dönüşümünü amaçlayan, radikal modernizm ile 40’lı yılların uysal modernizmi arasındaki                                                                         ayrım vurgulandı. 40’lı ve 50’li yılların modernizmi, sanayi sermayesinin önceliklerinin,    ideolojik yeniden -üretimi için bir araç kılınmış, eleştirelliğini büyük ölçüde yitirmişti.  Piyasa  ile tam bir uyum içindeki mimarlığı, asıl modernizmin çıkıcı ile karıştırmamak gerekiyordu. Ayrıca, modernizm deneyimin, italyadaki, Almanya’daki farkları ortaya kondu. Yakından bakıldığında, modern mimarlığın tarihle hiçbir alışverişi olmadığı görüşü de, abartılı bulunur oldu. C. Rowe’un önerdiği gibi, modern mimarlığın niyetlerini, bir reçete olarak değil, bir şiir olarak okumak gerekiyordu belki.
Jencks’e göre, postmodernizm ile "çoğulculuğun kapısı açıldı; tarih içeri alındı, gelenek içeri alındı; retorik, ikonografi, renk, konvansiyon, heykel, hatta o pek korkulan süsleme içeri alındı .

Özet
İçinde bulunduğumuz çağa verilen adlardan biri de Bulanım çağı’dır. En geniş anlamıyla bunalım, belirsizlik demektir; bir başka deyişle, çağda ya da toplumda uygulanan, uygulanmakta olan ilkelerin, akıl yürütme biçimlerinin yaşamda ortaya çıkan olgular karşısında yetersiz kalması, onlardan kopması, kısaca artık işe yaramamasıdır. Bu bir tür kargaşa durumudur. Anlam yükleyemediğimiz olgu ve olaylarla karşı karşıya kalmaktır, sahip olunan evren ve dünya tasarımlarının parçalanması, iletişim bozukluklarıdır, şiddetin yaygınlaşmasıdır... Böylesi bir durumda insan kendini yeniden kurma, oluşturma zorunluluğu ile karşı karşıya kalır. Bunun anlamı, insanın şimdiye değin yapıp ettikleriyle, kendisini oluşturan ve kuranlarla bir tür hesaplaşmaya girmesidir. Postmodernizm terimi böylesi bir hesaplaşma, yeni bir ussallık biçimi olarak görülebilir; moderniteliğin ussallığına bir tepki .... Pozitivizmin dışladığı alanları da kapsamına alacak biçimde genişletilmiş bir ussallık biçimi.... Aslında modernite’nin kendisi de bir önceki döneme göre, yani Ortaçağ’a göre yeni bir ussallık biçimiydi .

Postmodernizm, postmodernliğin açmazlarına karşı bir savaşım ve hesaplaşmadır. Modern toplumun içine girmiş olduğu bunalım, postmodernin temelinde yer alan bir ön kabuldür. Bu bunalımı, bu krizi yansıttığı ölçüde postmodernizm eleştirel, olumlu, katkı yapıcı ve sorgulayıcıdır. Ve öyle görünüyor ki, postmodern teriminin güçlü yanını bu eleştirel boyutu oluşturuyor. Asıl sorun ise postmodernizmin, moderniteden bir kopuşu dile getirmesi, bir başka deyişle, postmodernizmin kendini bir alternatif olarak, yeni bir kültürel oluşum, yeni bir dönem olarak sunmasıdır. Modernizm - Postmodernizm tartışmasının temel nedeni de burada yatmaktadır .

Esas olarak postmodernizm, gelenekle yakın geçmişin eklektik bir karışımıdır. Postmodernizm, hem modernizm devamıdır, hem de modernizm aşmaktadır. Postmodernizm kapsamında yapılmış en iyi çalışmalar, çoğunlukla çifte kodlu ve alaycı bir özellik taşır; birbiriyle çelişen ve süreksizlik gösteren çok sayıda gelenekten yararlanır; çoğunculuğu sağlayan da en başta bu çeşitliliktir .
 
Özet olarak postmodernizm temel özellikleri şöyle sıralanabilir; Genel geçerlilik iddiası taşıyan önermelerin (teoriler, üst anlatıları, evrensel üsluplar) reddedilmesi; (dil oyunlarında, ilgi kaynaklarında ya da bilim adamı topluluklarında) çoğulculuğun ve parçalanmanın kabul edilmesi; farklılığın (ya da başkalığın) ve çeşitliğin vurgulanması; ve son olarak da her şeyin geçici olduğunun ruhsuzca ve alaycı bir şekilde kabul edilmesidir.

Kaynaklar
  - J.F. Lyotard, Postmodern Durum, Çev:Ahmet Çiğdem Vadi Yayınları, 2.Baskı, 1997, s. 155-158.
 - Jürgen Habermas, "Modernlik: Tamamlanmamış Bir Proje", Çev:Gülengül Naliş, Postmodernizm, Der. Necmi Zeka, Kıyı Yayınları, 2.Baskı, 1994, s.31-44.
 - Sabri Büyükdüvenci, S. Ruken Öztürk, Postmodernizm ve Sinema, Bilim ve Sanat Yayınları /Ark, Ankara, 1997, s.17-18.
D’P
 - Abdel Jeanniere, "Modernite Nedir". Çev: Nilgül Tutal- Küçük, Modernite Versus Postmodernite, Der:Mehmet Küçük, Vadi Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 1994, s.16.
 - Dursun Çiçek, Postmodernizmin İslamcılar Üzerindeki Etkisi, Rey Yayınları, Kayseri, 1997, s.35-36.
 - Aytekin Yılmaz, Modernden Postmoderne Siyasal Arayışlar, Ankara, 1995, s.81.82.
 - Dursun Çiçek, a.g.e., 1997, s.57.
 - Thomas D. Dochherty, "Postmodernizm: Bir Giriş", Post Modernist Burjuva Liberalizmi, Çev:Yavuz Alogan, İstabul, 1995, s.7.
 - Necmi Zeka, "Yolları Çatallanan Bahçe, Aynalı Gökdelenler, Dil Oyunları ve Robespierre" Postmodernizm, Hazırlayan: Nezmi Zeka, Kıyı Yayınları, 2. Baskı, 1994, s.9-10.
 - Necmi Zeka, a.g.e., a.g.m. 1994, s.12.
  Ali Yaşar Sarıbay, Postmodernite, Sivil Toplum ve İslam, İletişim Yay., 2. Baskı, 1995, s.14.
 -  Nazan Aksoy-Bülent Aksoy, "İki Aydınlanma", Birikim, 1992, Ocak, S.33. s.58-59.
 - Thomas D. Dochherty, a.g.m. 1995, s.8.
 -  J.F. Lyotard, Postmodern Durum,1997, s. 155-158.
 - Akbar S.Ahmet, Posmodernizm ve İslam, Çev: Osman Ç. Deniztekin, İstanbul, 1995, s.24-42.
 - Abdel Jeanniere, a.g.m., 1994, s.23-24.
 - Necmi Zeka, a.g.m., 1994, s.12-15.
 - Sabri Büyükdüvenci, S. Ruken Öztürk, a.g.e., 1997, s.13-14.
 - Sabri Büyükdüvenci, S. Ruken Öztürk, a.g.e., 1997, s.18-19.
 


Etiketler:  



Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim

GenBilim Editor

Yazar Hakkında:
"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık." Nicholas Murray
Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim
GenBilim
GenBilim