Kas
24
2007
|
Küreselleşme - Globalleşme Nedir? |
|
|
|
GenBilim Editor
|
|
Pazar, 25 Kasım 2007 |
Okunma: 1382 kez
Dünyadaki değişim trendini gözlemlediğimizde globalleşme (globalization) ile birlikte dikkati çeken bir diğer olgunun Yerelleşme (Localization) olduğunu görüyoruz. İngilizce Globalleşme ve Yerelleşme kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş Küyerelleşme “Glokalleşme” (Glocalization) kavramı son zamanlarda yaygın olarak benimsenen ve kullanılan kavramlardan birisi
. Glokalleşme, kısaca “uluslararası ilişkilerde global gerçeklerden hareket ederek global düşünmeyi, otarşizm yerine dışa açılmayı, dünya ekonomisi ile bütünleşmeyi; ülke içinde ise merkezi yönetim kanalıyla ekonomiyi ve siyaseti yönlendirme yerine yerel yönetimleri daha fazla güçlendirmeyi” ifade ediyor. Yerelleşmenin siyasal gücün tek elde toplanmasını önleyeceği ve böylece yerel demokrasiyi güçlendireceği ifade ediliyor. Desantralizasyon ya da Adem-I Merkeziyetçi Yönetim kavramları yerelleşme ile aynı anlama geliyor.
Yerelleşme, gerçekten de yerel demokrasiyi güçlendirmek için çok önem taşıyor. Yerel özerklik için yerel yönetimlerin merkezi yönetimlerin boyunduruğundan kurtarılmaları gerekiyor. Ancak yerelleşme bir taraftan, yerel halkın yönetime katılmasını sağlayarak demokrasiyi geliştirecek bir görevi yerine getirirken, öte taraftan yerel tiranlığı ve despotizmi de ortaya çıkarabilecek bir etki gösterebilir. Çağımızın tanınmış fikir adamlarından Alvin Toffler, “Yirmibirinci Yüzyıl Demokrasisi” başlığını taşıyan yazısında yerelleşmenin sakıncasını şu şekilde ifade ediyor: “Politik ademi merkezileştirme demokrasi için bir güvence değildir, bu değişik yerel tiranlıkları da mümkün kılabilir. Yerel politika çoğu kez ulusal politikadan bile yozdur.”
Yerelleşme bir diğer küresel gerçektir. Bir diğer ifadeyle, yerelleşme artık dünyada global bir değer olarak kabul edilmektedir. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, yerelleşmenin anayasal ve yasal güvence altına alınmasının önemi üzerinde durmaktadır.
Küreselleşmenin kültürel olarak homojenleştirici güçlerin diğer kültürler üzerindeki güçlerinin “zaferi” olarak sunulması çeşitli itirazlara yol açmaktadır. Robertson, küyerelleşme (glocalization) ifâdesi küreselleşmenin heterojen yönünü vurgular. Küreselleşme süreci, bu tanıma göre, küresel olan ile yerel olanın iç içe geçmelerinin bir sonucudur. Küreselleşme bu çerçevede dünyanın bir bütün olarak sıkışması ve yerellikleri birbirine bağlamasıyla gerçekleşmektedir. Bu aynı zamanda içinde yerelliğin keşfini taşımaktadır.
Yerelliği keşfetme küresel süreçler aracılığıyla gerçekleşir. Kültürün küreselleşmesi, bu görüşe kalırsa, birinci dünyadan üçüncü dünyaya doğru tek yönlü bir akış değildir. Elektronik iletişim küresel imge ve kimliklerin giderek daha çok paylaşılmasına, birbirine yaklaşmasına ve melezleşmesine yol açmaktadır.
Küreselleşme, yalın ve mekanik bir homojenleştirme eşliğinde örgütlenmekle kalmamakta, çeşitli yerelliklerden beslenerek onları evrensel olanlara taşımaktadır. Bu yerel formlarla küresel işleyişin birleştirilmesi sonucunda glokalizasyon (küyerelleşme) adı verilen süreç ortaya çıkmaktadır
Küreselleşmeyi heterojen bir süreç olarak değerlendirerek konuya yaklaşanlar küreselleşmenin kültürler arası etkileşim olduğunu belirtmekte ve Batı modernitesinin sonucu olarak görülmesini eleştirmektedirler. Küreselleşme etkisiyle artan hareketlilik sonucunda daha fazla insanın (göçmen yada mülteci olarak) sınırları geçerek Batı’ ya ulaşması, dolayısıyla başlangıçtaki stereotiplerin sorgulanmaya başlaması, bunun nedenlerinden biridir
Romancı Amin Maalouf (2000) da küyerelleşme düşüncesine başka bir koldan katılmaktadır : ‘Bizi birbirimize çabucak yakınlaştıran yeni iletişim araçları, bizleri tepki olarak farklılıklarımızı koymaya itse de , aynı zamanda ortak kaderimizin bilincine varmamızı da sağlıyor. Bu da bana, bugünkü evrimin sonuçta kimlik kavramına yeni bir yaklaşımın ortaya çıkmasını destekleyebileceğini düşündürüyor. Bütün âidiyetlerimizin toplamı gibi algılanacak ve içinde insanlık toplumuna âidiyetin gitgide daha fazla önem kazanarak, çok yönlü özel âidiyetlerimizi de silmeden, sonunda bir gün esas âidiyet haline geleceği bir kimlik.”
8 Küreselleşme ve Bloklaşma
Dünyada küreselleşme olgusunun yanında yoğun bir bloklaşma eğilimi görülmektedir. Özellikle 80'li yıllarda iki kutuplu sistemin sarsılmaya başlaması, ABD ile Avrupa arasındaki çıkar çatışmaları ve Pasifik'te yeni bir ekonomi politik alanın ortaya çıkışı İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan uluslararası ekonomik ve politik sistemi dağılma süreciyle karşı karşıya bırakılmıştır.
Uluslararası siyasi ve ekonomik sistemdeki bu belirsizlik yeni bloklaşma arayışlarını beraberinde getirmiş , iki kutuplu yapının dağılması sonrasında ise bölgesel bloklaşma ve bütünleşme temayülü hızlanmıştır. İç içe gelişen ve zaman zaman çelişkileri içinde barındıran bölgesel entegrasyon faaliyetlerinde farklı dürtülerle hareket eden üç ülke grubunun etkili olduğu söylenebilir:
1.Yeni uluslararası ekonomik ve politik konjonktür içinde elinde alternatif kozlar bulundurmak isteyen büyük güçler .
2.İki kutuplu statik yapının dağılmasından sonra uluslar arası ilişkiler içindeki konumunu yeniden tanımlamak zorunda kalan bölgesel güçler.
3.İç siyasi kültür içinde yaşadığı kimlik krizini ya da uluslar arası ilişkilerdeki yalnızlığını dünya sistemine entegrasyon ile aşmaya çalışan ülkeler.
Bu bağlamda ABD; bir yandan BM ve NATO'yu koruyarak Atlantik eksenli yapılanmayı korumaya çalışırken, öte yandan Bretton Woods ve GATT sistemine ilk darbeyi vuran Avrupa entegrasyonuna karşı önce Kanada ve Meksika ile NAFTA'yı kurmuş, ardından Kuzey ve Güney arasındaki işbirliğine yönelik faaliyetlerini arttırmış ve bir taraftan da Pasifik ekseni kontrol altında tutmak ve alternatif bir çekim alanı oluşturmak için APEC'e formellik kazandırmaya çalışmıştır.
Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından dünyada askeri açıdan tek süper güç olarak ABD'nin kalmasına rağmen , ekonomik olarak üç süpergücün varlığından söz etmek mümkündür. Altın Üçgen ya da kısaca Üçlü (Triad) olarak isimlendirilen bu güçler ABD,AB ve Japonya'dır. Söz konusu üç güç, dünya üzerindeki doğrudan dış yatırımlar ve uluslararası ticaretin büyük bölümüne hakimdirler. Bu üçlünün ilişkileri yakın coğrafyalarını da önemli ölçüde etkilemektedir. Nitekim, ABD; Kanada, Orta ve Güney Amerika ülkeleri, AB; Doğu Blok Ülkeleri ve Japonya da Pasifik bölgesindeki ülkelerle yakın ilişki içindedir.
Doğudan dış yatırımlar; ticaret, mali kaynak akışı ve teknoloji transferi ile yakın ilişkisi nedeniyle iktisadi gelişme açısından önemli bir hale gelmiştir. Ancak, tüm gelişmekte olan ülkelerin üçlü gücün yatırımlarını çekmekte başarılı olduğu söylenemez. Bu yatırım fonlarının büyük bölümü çok uluslu işletmeler tarafından , en yakın komşu ülkeden başlayarak bölgesel iletişim ağları kurma amacıyla kullanılmaktadır. Nitekim, Meksika'daki toplam doğrudan dış yatırımların yüzde 61'i ABD kökenli işletmelerden gelirken , Güney Kore'nin doğrudan dış yatırımlarının yüzde 52 'si Japon firmalarınca sağlanmaktadır. 1990'ların başında gelişmekte olan ülkelere yapılan tüm yatırımların yarısından fazlası Brezilya, Çin, Hong Kong ,Meksika ve Singapur'a yapılmaktaydı. Bu durumun en önemli sebeplerinden biri , söz konusu ülkelerin üçlü güçle olan yakın ilişkileridir.
Günümüzde Dünya ekonomisindeki yapısal değişimin önemli sebeplerinden biri olarak güç dengesinin Atlantikten Pasifiğe kayması gösterilmektedir. Günümüzde Pasifik kuşağı sanayi devrimi sırasında Atlantik ülkelerinde gerçekleştirilen büyüme hızının beş katı büyüklüğünde bir oranla tarihin en hızlı ekonomik büyüme dönemini yaşamaktadır. Gerçekten de, ABD'li devlet adamı J.Hay'ın yüzyılın başında söylediği "Akdeniz geçmişin Atlantik günümüzün, Pasifik ise geleceğin okyanusudur." Sözünün haklılığı anlaşılmaktadır.
Pasifik'teki önemli oluşumlarda Çin'in önümüzdeki dönemlerde etkisinin artacağı görülmektedir. Nitekim, John Naisbitt'e göre Japonya'nın ekonomik egemenliği doruk noktasına ulaştıktan sonra hem Asya hem de tüm dünyada inişe geçmiştir. Japonya'nın ulus devlet olarak gücü yerini Çinlilerin dinamik işbirliği ağına bıkmaktadır. Çin bütün Pasifik bölgesinin merkezi durumuna geldikçe, Asya'daki kararları Çin ve Çin kökenlilerle ilgili meseleler yönlendirilmektedir .Ancak bölgeye egemen olacak şey Çin'in kendisi değil Çin kökenlilerin oluşturduğu ağdır.
8.2 Küresel Rekabet ve İşbirliği
Yaşadığımız çağın şu son çeyreği dikkatle incelendiğinde ekonomik, teknolojik ve sosyal alanda devrim niteliği taşıyan çok önemli değişmelere sahne olduğu görülecektir. Bu değişmelerin altında kuşkusuz büyük teknolojik devrimler ve dünya çapında ekonominin yeniden yapılanması vardır. Bugün küreselleşme ve teknoloji, değişime birlikte yön vermektedir. Dünyadaki stratejik değişmelerin en önemli itici gücünü oluşturan bu ikilide yaşanan hızlı ilerlemeler onları yakın gelecekte çok daha önemli kılacak gibi görünmektedir. Küreselleşme, bir çok anlamıyla birlikte kesin olmayan bir terimdir.
Siyasi ve kültürel alanlar için olabileceği gibi daha çok iktisadi alanlar için kullanılmaktadır. İktisadi açıdan en yalın tanımıyla küreselleşme, piyasaların globalizasyonu, yani uluslararası ticaret ve yatırımlardaki engellerin azalması neticesinde, ulusal piyasalar arasındaki bağlantıların artması olarak tanımlanabilir. Global endüstriler, global firmalar veya global ürünlerden sık sık sözedilmektedir.
Tanımı gibi başlangıcı hususunda da farklı düşünceler bulunmakla birlikte, iktisadi açıdan küreselleşme, özellikle 1980'li yıllardan itibaren, liberalleştirme ve özelleştirme eğilimlerinin artmasıyla birlikte hız kazanmış ve 90'lı yıllarda tamamen belirgin bir hale gelmiştir.
Gerçekten de 1980'li yılların sonuna gelindiğinde, dünyanın ekonomik ve siyasal çehresi hızlı bir şekilde değişmeye başlamış, ulusal egemenlik kavramı yeniden yorumlanmış, daha önce ulusal düzeyde değerlendirilen konular uluslararasılaşmış, sermayenin serbest dolaşımı artmış, sınırlar önemsizleşerek ulusal rekabet bölgesel ve küresel rekabete dönüşmeye başlamıştır. Dünyada küreselleşme öncesi yeterince önemsenmeyen yabancı sermaye, küreselleşme ile birlikte gelişmiş ve gelişmekte olan tüm ülkelerin ilgi odağı haline gelmiştir. Sınai faaliyetlerin belirli bir coğrafi bölgede yoğunlaşması sürecinin kaybolmaya başlamasıyla, sınırlar ötesi ve firmalar arasındaki işbirliği de hızla artmıştır.
Gerek ülkelerin kendi ihtiyaçlarından kaynaklansın, gerekse çok uluslu şirketlerin üretim ağının bir gereksinimi olarak ortaya çıksın, dünya ülkeleri arasındaki ticaret giderek yaygınlaşmaktadır. Uluslararası ticaret ve yatırımlardaki engellerin azalması sonucu, ulusal piyasalar hızla ve artarak birbirine daha bağımlı hale gelmiş, rekabetçi baskılar artmıştır. Firmalar da daha rekabetçi ve dinamik olan bu pazarda, varlıklarını devam ettirebilmek için rakipleriyle kıyasıya rekabet etmeye, daha kaliteli ürünleri daha ucuza üretebilmenin yollarını aramaya, stratejilerini yeniden gözden geçirmeye başlamışlar ve dünya çapında kar motifine yönelmişlerdir. Diğer taraftan, her ne kadar bugün, uluslararası düzeyde faaliyet gösteren şirketler geleneksel çokuluslu olarak organize edilmekte ise de, transnasyonel şirketlere dönüşüm başlamış ve hızla devam etmektedir. Mallar ya da hizmetler aynı olabilir, fakat yapı kökten farklıdır. Transnasyonel bir şirkette dünyada yalnızca tek bir ekonomik birim bulunmaktadır. Satış, hizmet, kamu ilişkileri ve yasal işlemler yereldir. Fakat üretim, araştırma, planlama, finans, pazarlama, fiyatlama ve yönetim dünyanın tamamına dağıtılmıştır. Başarılı bir transnasyonel şirket kendisini farklı ve milliyeti olmayan, bağımsız bir varlık olarak görmektedir.
Artan ticaret ve yatırım hacmi son derece çetin bir küresel rekabete yol açınca, şirketler arasındaki ortaklık ihtiyacı da hızla artırmıştır. Büyük şirketlerde, kurulan anlaşma ve birleşmelerden bugün hep rekabet doğmakta, hatta rekabetin zayıf yanları, güçlükleri ortaya çıkmaktadır. Ulusal piyasada ya da dünya piyasalarında rekabet etmek isteyen firmalar faaliyetlerini artık global bir temel üzerine koordine etmek ve kaynak ve üretim sistemlerini uluslararası bir esas üzerine entegre ederek onlar da küresel olmak zorundadır.35 Zaten global bir endüstri yalnızca yüksek derecede bir uluslararası rekabeti içeren değil fakat aynı zamanda, rekabet güçlerinin doğasında da köklü değişikliklerin yaşandığı bir endüstridir. Rekabet güçleri, tek bir piyasa ile sınırlandırılamamakta aksine, bir ülkedeki stratejik bir hareket, diğer ülkelerdeki piyasalarda da sık sık çok güçlü etkiler doğurmaktadır. Küresel dünyada ortaklık ve koordinasyonun, rekabet avantajının temel dinamiği haline geldiği görülmektedir. Hatta bazı ekonomistler, işbirliğine yönelik stratejilerin uzun dönemde rekabet stratejisinden çok daha önemli olduğunu iddia eder.
Öyle ki bugün global stratejiler bir firmanın kendi tali şirketleri kadar sık sık koalisyon ortaklarıyla da işbirliğini içermektedir. Endüstri devleri dahi ortaklıklara bel bağlamaktadır. Uluslararası düzeyde birbirlerinin rakibi olan ancak, güçlerini birleştiren büyük firmalar arasındaki işbirliğinin ABD, Avrupa ve Japonya'da çok sayıda örneği bulunmaktadır.
Örneğin, CD Japonya'daki Sony ve Hollanda'daki Phillips tarafından orataklaşa gerçekleştirilmiştir. Thorn (İngiltere) ve Ericsonn arasındaki işbirliği Ericsonn'un İngiliz piyasasına girmesini sağlamıştır. Telekomünikasyondaki GEC (İngitere) ve Siemens (Almanya) arasındaki girişim her iki firmanın da daha büyük piyasalara girişini kolaylaştırmış ve teknolojik kapasitelerini artırmıştır. Bilgisayarlarda Siemens (Almanya) ve ICL (İngiltere) ve Groupe Bull (Fransa) ortak araştırma girişimlerine başlamıştır. Otomobil endüstrisinde General Motors (ABD) ve Toyota (Japonya) arasındaki işbirliği organizasyonel yeteneklerin transferini ve üretim araç ve gereçlerinin paylaşımını öngörmektedir. Hatta otomobil endüstrisinde şu anda 15 olan belli başlı otomobil üretici sayısının, 2010 yılında 5-10'a düşeceği tahmin edilmektedir. Dünyanın en büyük uçak üreticilerinden Boeing firması 777 model uçak üretimini Japonya'dan Fuji, Kawasaki, Mitsubishi ile birlikte gerçekleştirmektedir. Yine IBM' in de çok çeşitli ortaklıkları bulunmaktadır. Dünya yarı-iletken endüstrisinin devleri de tamamen birbirleriyle işbirliği halindedir.
Hızlı eskime, modası geçme olgusu bir realitedir ve artık endüstride düşük harcamalı yatırımlar yapılamamaktadır. Bu nedenle büyük şirketler bile tek başına ayakta kalmanın giderek zor olduğunun farkına varmışlardır. Ayrıca, teknolojik dinamizm firmaları dünyanın diğer kısımlarında da işbirliğine yönelmeye ve ortaklar bulmaya zorlamaktadır. Özellikle elektronikte öyle hızlı gelişmeler yaşanmaktadır ki, hiçbir firmanın tek başına, uygun bütün teknolojik esasları karşılaması mümkün değildir. Önemli ürün ve yöntem gelişmeleri Asya'dan, Kuzey Amerika'dan ve Avrupa'dan doğmaktadır. Üreticiler de giderek teknolojik ve ürün geliştirme de müşterileriyle işbirliğine yönelmektedir. Bir firmanın belirli dış piyasalardaki üretici ve kullanıcılarla temas halinde olmaması, teknolojik durgunlukla sonuçlanmaktadır. Bunlara ilaveten yeni bir ürün geliştirme maliyetinin oldukça büyük olduğu bazı durumlar, firmaları riskleri ve maliyeti nominal rakipleriyle paylaşmaya itmektedir. Örneğin, yeni bir chip geliştirmenin maliyeti yeni bir chip fabrikası için gerekli olan harcamayla neredeyse aynıdır. ABD'de ve Avrupa'daki chip yapımı ve ar-ge ortaklıkları bunun bir kanıtı olarak gösterilebilir. Bugün, Toshiba, Mitsubishi, Hitachi, NEC, Fujitsu, IBM, İntel, Motorola, Texas Instrument, ve LSI Logic'in tamamının Avrupa'da chip fabrikaları vardır ya da bu fabrikalar inşa halindedir. Yine diğer taraftan en önemli Avrupalı yarı-iletken üreticilerinden, Philips, Siemens, ve SGS Thomson'un Asya'da üretim araç ve gereçleri bulunmaktadır.
İşbirliğine yönelik anlaşmaların hızla artmasının temel sebepleri arasında şunlar sayılabilir
1. işbirliği, herhangi bir piyasaya özellikle de denizaşırı piyasalara girişi kolaylaştırmaktadır.
2. işbirliği, beklenmeyen olağan dışı maliyetleri beraber paylaşmaya ya da riskleri azaltamaya imkan tanır.
3. işbirliği, şirketlerin, işbirliği gerektiren tamamlayıcı kaynaklarını kullanmasını ve rekabetçi konumunu yükseltmesini sağlar.
Faaliyetleri tek başına yürütmek birçok nedenden dolayı çekiciliğini kaybetmektedir. Gelişmiş, istikrarlı piyasalarda işletmelerin doğal büyümeleri ve varlıklarını devam ettirmeleri, çok yavaş ve aynı zamanda çok pahalı hale gelmiştir. Diğer yandan hem odaklaşma, hem de esnekliği gerektiren uluslararası global pazarlarda şirketlerin kendi kendilerine yetmeleri gün geçtikçe zorlaşmaktadır. Bu da, firmaları, birbirleriyle işbirliğine yönelmelerini teşvik eden bir diğer önemli nedenlerden biridir. Bu tür işbirlikleri, firmaların yeteneklerini geliştirmelerine ve bilgi birikimine ulaşmalarına imkan sağlamakta; böylelikle de kendi güçlerini artırmaktadır. Ayrıca, ortakla sıkı ilişkiler içine girmek, işletmelerin yeni yetenekler kazanmasına da yardımcı olmaktadır.
Bu şekilde firmalar teknik kaynaklarını paylaşabilmekte, ölçek ekonomileri elde edebilmekte ve tamamlayıcı beşerî ve teknik varlıklarından sinerjiler sağlayabilmektedir. Geleceğin rekabetinde, ittifaklarında çeşitli oyunlar, stratejiler söz konusu olacağı için özellikle araştırma-geliştirme maliyetlerinin yüksek olduğu biyoteknoloji, bilgi teknolojisi gibi yeni alanlarda firmalar arasındaki araştırma ortaklıkları ve teknik ittifaklar gelişmiş dünyanın tümünde hızla artmaya başlamıştır. Çünkü büyük şirketlerin bir araya gelmesiyle, kendileri başarsın, başarmasın, birleşmeler sonucunda yeni ürün elde etmenin daha kolay ve daha başarılı olduğu görülmektedir. Yine bu birleşmeler büyük firmalara, mikro firmaların araştırma-geliştirmeyi daha hızla yapabildiğini göstermektedir. Kısaca Thurow'un ifadesiyle "21. yüzyılın rekabet ortamında iktisadi oyuna katılan tüm tarafların, salt rekabet içinde değil, işbirliğini gerektiren bir rekabet içinde olduklarını hergün kendilerine hatırlatmaları gerekmektedir. Herkes kazanmak ister, ancak eğer bu oyun oynanacaksa işbirliğide şarttır." O halde bugünün ve geleceğin global rekabet ikliminde, ticari faaliyetin bir savaşa dönüştüğünü ve bu savaşında, yeni doğan ticari bloklar ve global ortaklıklar arasında geçeceğinin söylemek çok yanlış bir ifade olmasa gerektir.
9 Küreselleşme, Büyüme Ve Gelir Dağılımı
Dünya nüfusunun yüzde 10’u mal ve hizmetlerin yüzde 70’ini üretmekte ve dünya toplam gelirinin yüzde 70’ini almaktadır. Dünya nüfusunun yaklaşık yarısı ise günde 2 dolardan daha az bir gelirle yaşamaktadır (satın alma gücü paritesi ile yılda 700$). Dünya nüfusunun yüzde 50’sini oluşturan bu 3 milyar insanın dünya üretimindeki payı sadece yüzde 6’dır. Küreselleşme olarak bilinen ekonomik liberalizasyon ve teknolojik gelişmelerin bir sonucu olarak ülkelerin ve insanların gittikçe birbirlerine yakınlaşmasına rağmen gelir farklılıkları dünyanın en göze çarpan gerçeklerinden biridir. Bazı çevrelere göre küreselleşme eşitsizliğe neden olmaktadır. Modern teknoloji ve ekonomik liberalizasyon yoksulu daha da yoksul yapmamıştır. Fakat zenginlerin daha da zengin olmasına yardımcı olmuştur. Dünya Bankası’na göre sadece dünya nüfusunun yarısı günde 2 dolardan daha az bir gelirle yaşamamakta, buna ilaveten dünya nüfusunun 1/5’i, yani yaklaşık 1,2 milyar kişi 1 dolardan daha az bir gelire sahip bulunmaktadır. İkinci grubun sayısı 1987 yılındaki ile yaklaşık aynı olmasına rağmen dünya nüfusuna oranı yüzde 24’den yüzde 20’ye düşmüştür. Doğu Asya’da aşırı yoksulların oranı yüzde 27’den yüzde 15’e ani bir düşüş göstermiştir. Güney Asya’da da oran yüzde 45’den yüzde 40’a düşmüş, fakat Sub-Saharan Afrika’da yüzde 46 ile yüzde 47 arasında sabit kalmıştır.
Buna ilaveten, dünyanın en zengin 20 ülkesinin ortalama gelirinin, dünyanın en fakir 20 ülkesinin ortalama gelirine oranı 40 yıl önce 20 iken, günümüzde bu oran yaklaşık 40’a yükselmiştir. İktisat tarihçileri tarafından ortaya konulan rakamlar, bu oranların 1900 yılında 5’e yakın ve 1820 yılında da yaklaşık 2 olduğunu göstermektedir. Başarılı ülkelerin ortalama gelirlerinin, daha az başarılı ülkelerinkine oranı iki yüzyıl boyunca artış göstermiştir.
Dünya Kalkınma Raporu’na göre dünya genelinde kişiler arasındaki gelir eşitsizliği 19. yüzyılda önemli bir şekilde yükselmiş ve 20. yüzyılın ilk yarısında hemen hemen sabit kalmıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısında çok hızlı olmamakla beraber tekrar yükselmiştir.
Küresel gelir eşitsizliğinin ve zengin-yoksul ülkeler arasındaki ortalama gelir farklılıklarının temel belirleyicisi nispi ekonomik büyümedir.
19. yüzyılın başlangıcında küresel yıllık ortalama gelir bu günün satın alma gücü ile kişi başına yaklaşık 650 dolar idi. Başka deyişle 1 milyarlık nüfusun 2/3’ünün günde bir dolar civarında bir gelirle yaşadığı tahmin edilmektedir. Daha sonra, Avrupa ve Kuzey Amerika’da başlayan büyüme, Rusya, Latin Amerika ve Doğu Asya da dahil olmak üzere tüm dünyaya yayılmış, ortalama gelirler yükselmiş ve bu ülkelerdeki fakirler aşırı fakirlikten kurtulmuştur. Bu büyüme sürecinin en zayıf olduğu bölgeler Güney Asya ve Sub-Saharan Afrika’dır. Bu bölgelerdeki aşırı yoksulluğun asıl nedeni budur. Keza, Dünya Bankası’nca yakın geçmişe ilişkin olarak yapılan bir analizde; 1990’lı yıllarda aşırı yoksulluktaki yavaş düşüşün, en fakir ülkelerdeki büyümenin çok düşük olmasından kaynaklandığını göstermiştir.
Benzer şekilde, uzun dönemli büyümedeki eşitsizlikler de zengin ve yoksul ülkeler arasındaki farkı açıklamaktadır. Birkaç istisna dışında 19. yüzyılda büyümeye başlayan ülkeler büyüme süreçlerini devam ettirmişlerdir. Bu ülkelerde, satın alma gücü paritesi ile kişi başına reel ortalama gelirler 1820’lerdeki gelirlerinin neredeyse 20 katıdır. Fakat, bazı ülkelerde kişi başına gelirler kabaca iki yüzyıl öncesiyle aynı düzeydedir. Etiyopya buna iyi bir örnek teşkil etmektedir. Kaçınılmaz bir şekilde bu ülkelerle, büyümeyi ilk gerçekleştiren ve bu büyümelerini devam ettiren ülkeler arasındaki fark gittikçe büyümüştür.
Nispi büyüme oranlarındaki farklılıklar kişiler arasındaki gelir dağılımındaki değişikliklerin pek çoğunu açıklamaktadır. Dünya Bankası’nca yapılan bir çalışma; dünya genelinde kişiler arasındaki gelir farklılıkların yaklaşık yüzde 88’inin ülkeler arasındaki ortalama gelir eşitsizlikleri ile açıklanabildiğini ortaya koymuştur. Kısa dönemlerde ülke içi gelir dağılımı da önem kazanmaktadır. Ayrıca, bu çalışmada, örneğin, kentsel Çin’in kırsal Çin’e ve Hindistan’a göre nispi olarak hızlı büyümesi 1987 ve 1993 yılları arasındaki küresel dengesizliğin açıklanmasında önemli bir gelişme olarak kabul edilebilir.
Eğer yoksulluğun ve eşitsizliğin tek belirleyicisinin büyüme olduğu kabul ediliyorsa, bu durumda küreselleşmenin öneminin ne olduğu sorusu ön plana çıkmaktadır. Bu sorunun cevabı doğru politika ve kurumsal koşullarda entegrasyonun büyümeyi desteklediği şeklindedir. Küresel eşitsizliğin en hızlı arttığı dönemlerin 19. ve 20. yüzyılın ikinci yarılarının olması bir rastlantı değildir. 20. yüzyılın ilk yarısında küresel eşitsizliğin artmamasının nedeni, büyük ölçüde entegrasyon karşıtı ve dünyanın en ileri ekonomilerinde küresel depresyona yol açan büyük politika hatalarıdır.
Gerçekten de; küreselleşme, eşitsizlik ve fakirlik arasında bir bağ mevcuttur. Fakat bu ne yeni bir şeydir ne de eleştirildiği gibidir. Küreselleşme ülkeleri fakirleştirmez, aksine onların zengin olmalarına yardımcı olur. Fakat, küreselleşme tüm ülkeleri aynı ölçüde zenginleştirmez. Küreselleşme sonucunda; dünya genelinde gelir dengesizliği artmış ve büyümelerini gerçekleştiremeyen ülkelerde yoksulluk devam etmiştir. Hızlı ekonomik büyümenin eşit bir şekilde yayılmamasının pek çok ülkedeki nedeni; yetersiz politikalar, politikacılar ve kurumlardır. Zengin ülkeler, yoksul ülkeler yoksul kaldıkları için zenginleşmemişlerdir. Bu ülkelerin eleştirebilecek yönü, yoksul ülkelerin çaresiz bir şekilde ihtiyaç duydukları yardımı ve fırsatları sağlamalarında başarısız olmalarıdır.
Zengin ülkelerin büyüme oranları son 20-30 yılda yavaşlamışken küreselleşmeye katılan gelişmekte olan ülkelerin büyüme oranları, bu ülkelerin tersi bir eğilim göstererek 1970’lerden itibaren yükselme göstermiş ve bu hız 1980 ve 90’larda da devam etmiştir. Küreselleşmeye katılmamış gelişmekte olan ülkelerin büyüme oranları ise zengin ülkeler gibi 1970’lerden itibaren yavaşlamış ve bu eğilim 1980 ve 90’larda da devam etmiştir. 1990’lı yıllarda küreselleşmeye katılan gelişmekte olan ülkelerde kişi başına GSYİH yüzde 5, zengin ülkelerde yüzde 2,2 ve katılımcı olmayan gelişmekte olan ülkelerde ise sadece yüzde 1,4 büyümüştür. Böylece küreselleşme sürecine dahil olan ülkeler zengin ülkelere yetişirken, dahil olmayanlar çok geride kalmışlardır.
Dünya Bankası, Trade, Growth, and Poverty, David Dollar and Aart Kraay

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Küyerelleşme Glokalleşme Nedir
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|