Okunma: 397 kez
A.KAPİTALİZMDEN ÖNCEKİ SINIF MÜCADELELERİ
Özel mülkiyet temeline dayanan üretim ilişkileri, sınıf sömürüsü ve dolayısıyla da sınıflar mücadelesi tarafından karakterize edilirler. Bu biçim altındadır ki, insan aksiyonu tarihte spontane olarak tezahür eder.
Sömürülen sınıflar elbette ki, sömürüyü ortadan kaldırmak isterler. Bu, ancak üretici güçlerin belirli bir gelişme düzeyinde mümkündür.
Proleteryen devrime gelinceye kadar, ezilen sınıfların mücadelesi hiçbir zaman özel mülkiyet rejiminin değişikliğe uğramasından, bir sömürü biçiminin bir başkasının yerini almasından başka sonuç vermemiştir. Sınıflar mücadelesi, sömürenlerle sömürülenler arasındaki üretim ilişkilerinde mevcut temel çelişkiyi yansıtır.
1) TOPLUMUN KÖKENİ
Marksizm ilkel toplumların, bütün toplumlar gibi, ekonomik bir temele dayandığını göstererek bu toplumların bilimsel bir tanımını verir. İlkel toplum çağının üretici güçlerinin gelişmesi çok zayıftı. Doğa kuvvetleri ve yırtıcı hayvanlara karşı insanların tek başlarına korunabilmeleri için yeterli malzeme yoktu. Bu yüzden insanlar güçlerini birleştirerek tehlikeleri göğüslemeye çalışıyorlardı.
Bunun sonucu olarak üretim araçları ve ürünler toplumun ortak mallarıydı. Sadece bazı üretim aletleri onları imal edenlerin kişisel mülkiyetindeydi. Üretim araçlarının kollektif mülkiyeti, esas bakımından, üretici güçlerin karakterine uygun düşmekte ve ilkel komün denen toplum formasyonunun temelini meydana getirmekteydi.
Bu toplumlarda özel mülkiyet kavramı ve duygusu henüz yoktu. Yani idealistlerin dediğinin tersine, “benimki”, “seninki” duyguları, kin ve bencillik insan tabiatının ebedi duyguları değildir. Bunlar, kişisel mülkiyetin doğurduğu tarihi ürünlerdir.
İlkel insanı karakterize eden şey, klanın çıkarlarına fedakarca bağlılık, klanın diğer üyelerine karşı gösterilen dürüstlük ve güven duygularıydı. İlkel komün düzeninin başka bir özelliği de bu toplumda kadına tanınan roldü. Bu toplum anaerkil bir toplumdu.
2) SINIFLARIN ORTAYA ÇIKIŞI
Marksizme göre, ilkel toplumu yıkan üretici güçlerin gelişmesidir. İnsanın maddi servetleri kendi adına ve kendi tekeline alabilmesi için, ilkel toplumun kaynaklarının sağladığı maddi servetlerden daha fazlasını elde edebilecek duruma gelmesi gerekir. Servetleri bir elde toplayabilmek için üretici güçlerin gelişmesi lazımdır.
Üretici güçlerin gelişmesinde başlıca aşamalar şunlardır: Hayvanların ok ve yay yardımıyla yakalanıp evcilleştirilmesi, çobanlıkla ilkel avcılık arasındaki işbölümü, madeni araçlar sayesinde tarıma geçiş, zanaatlarla tarımın birbirinden ayrılması.
Bu ilerlemeler çok önemli sonuçlara yol açtı. İlk olarak hayvan yetiştirme, ardından da tarım, rastlantıya bağlı olan avcılığa göre çok daha düzenli ve bol kaynaklar sağladı. Hayvanların evcilleştirilmesi ise erkeğe ekonomik bakımdan imtiyazlı bir konum kazandırdı.
Hayvan yetiştiriciliği ve tarımla birlikte, çalışmanın amacı yakın ihtiyaçlar olmaktan çıktı. Bundan böyle bir fazlalık üretildi, mübadele imkanı doğdu ve mübadele bir zorunluluk haline geldi. Mübadeleyle birlikte de servet biriktirme imkanı ortaya çıktı.
Bu değişimler sonucunda, insan emeği minimum tüketimi aşan bir fazlalık sağladığı için, yeni işgüçlerini bir araya toplamakta yarar görüldü. Daha önceden gereksiz birer boğaz sayılan savaş esirlerinin emekleri bir fazlalık sayılıyor ve bunlardan yararlanma yoluna gidiliyordu. Böylece esir köle haline geldi. Üretici güçlerin gelişimi temeli üzerinde ortaya çıkan köleliğin, teknik bakımdan son derece geri kabileleri yaşadıkları bitkisel hayattan çıkarıp bir ileri adım meydana getirdiğini kabul etmemek hata olur.
Zamanla üretim araçları üzerinde özel mülkiyet anlayışı yayıldı, toplumlar sınıflara ayrıldı. İlkel komün silinip gitmiş, toplumun ekonomik temelleri değişmişti. Bütün bunlar, tekniğin mükemmelleşmesi ile birlikte, üretici güçlerin ihtiyaçlarına uygun olarak, ilkel toplumun kendi bağrında meydana gelmişti.
Sınıfların ortaya çıkması kaçınılmaz bir şeydi. Çünkü, üretimin artmasını mümkün kılıyordu. Bununla birlikte, Engels, sınıfların ortaya çıkışının, her ileri adımın bir geri adımı şart koştuğu bir insanlık çağını şart koştuğu bir insanlık çağı açtığını belirtmekteydi.
İnsanın insan tarafından sömürülmesinin sonucu, sömürülenin kendi emeğinin meyvesinden istediği gibi yararlanmasına engel olunmasıdır. Sömürülen kendi ürettiğinden ayrı kalırken, sömüren üretmediği bir şeye sahip çıkar. Burada üretimin amacı, üretimi yapan çoğunluk değil, üretimin aracı olmayan, yani üretim yapmayan azınlıktır.
Marx’a göre, insan soyunun yenileşmesi ne ahlaki veya felsefi propagandalarla, ne de şiddet kanunları koymakla değil, sınıf sömürüsünün ortadan kalkmasıyla gerçekleşir. Sınıf mücadelesinin ortadan kalkması, sınıf mücadelesinin sonunu kadar götürülmesiyle mümkün olur. Bu, devrimdir. İnsan soyunun tek yenileşme umudu halk kitlelerinin mücadelesidir. Çünkü, mücadele edenleri dönüşüme uğratan mücadeledir.
3) KÖLECİ TOPLUMLAR VE FEODAL TOPLUMLAR
Tarih, insanın insan tarafından sömürülmesine üç biçimde tanık olmuştur. Bunlar, köleci sömürü, feodal sömürü, kapitalist sömürü.
Köle sağlamak amacıyla yapılan mücadele ve savaşın yarattığı kölelik düzeni, savaş eserlerinin zorla çalıştırılmasından başka bir şey değildir. Bu rejim, başından sonuna kadar zorlu bir sınıf mücadelesine sahne olmuştur.
Köle sahiplerinin hem üretim araçları hem de çalışanlar üzerindeki mülkiyeti, üretim ilişkilerinin temelini meydana getirir. Eski bir savaş esiri olan köle, tıpkı bir hayvan gibi alınıp satılabilir, öldürülebilir. Hür ve ortaklaşa çalışma son bulmuştur. Bir yanda sömürülen emekçinin zorla çalıştırılması, öte yanda da üretimle hiçbir alakası olmayan ve üretimi arttırmak için köle sayısını arttırmaktan başka hiçbir yol bulamayan efendiler vardır. Köle sahibi, mutlak maliktir.
Kölelerin hiçbir hakları yoktur. Sınıflarla birlikte, köleleri itaat altında tutabilmek için zorunlu spesifik organlar kaçınılmaz olarak belirir. Buysa devletin başlangıcıdır. Hukuk, ahlak, din ve idealist felsefe egemen sınıfların hizmetinde, kendilerine düşen rolü oynarlar; ve bizzat bunlar, toplumun egemen sınıflara bölünüşünün ürünüdürler.
Köle, emeğinin bütün ürününün efendiye gittiği izlenimindedir. Bu ürünün bir parçası, beslenme payı olarak köleye verilmektedir. Kölelerin mücadeleleri başlangıç halinde, fakat ilkeldir.
Köleci toplumda başka sınıflar da oluşur. Zanaatların tarımdan ayrılmasıyla birlikte zanaatçılar sınıfı, meta mübadelesinin gelişmesiyle tacirler sınıfları ortaya çıkar. Bundan da yeni çelişkiler doğar. İki üretici arasında aracı rolü üstlenen tacirler sınıfı kısa zamanda zenginleşir ve servetleri doğrultusunda toplumda bir etkinlik kazanır. Siyasi iktidarı kendi sınıf çıkarları yönünde kullanmak için büyük toprak sahipleriyle yarışa girerler. Fakat, bu ikincil çelişkiler temel çelişkiyi maskeleyemez. Sosyal sistemin temel unsuru olan kölelik vazgeçilmez konuma gelir.
Köleci üretim ilişkileri, başlangıçta üretici güçlerin gelişmesinin temel gücü iken, sonradan köstekleyici bir güç haline gelmiştir. Yeni buluşlar pratik alana geçirilememiştir. Çünkü, köle emeğinin geçersizleştirecek yeni teknikleri üretim alanına getirmek yerine, yeni köleler sağlamak tercih edilmektedir.
Ayrıca, köle toplama işi, sürekli olarak yeni savaşlara ihtiyaç gösteriyordu. Aksi halde, köle çocuklarını yetiştirmek gibi masraflı bir yola başvurmak gerekecekti.
Köleci rejim, üretici güçlerin karakteriyle çelişkiye düştüğü an, rejimin spesifik çelişkisi onu yıkıma sürükledi. Ekonomik hayatı ayağa kaldırabilmek için yeni üretim ilişkilerine ihtiyaç vardı. Bu yeni ilişkiler kölelik rejiminin kalıntıları üzerinde gelişti. Böylece feodal sistem ortaya çıktı.
Feodal rejim özel mülkiyette bir evrimi gösterir. Bu rejimin ekonomik tabanı, üretim araçları üzerinde feodal senyörün mülkiyeti ve çalışan, yani serf üzerindeki sınırlı mülkiyet hakkıdır. Feodal senyör, artık, serfi öldürme hakkına sahip değildir; ama, onu alıp satabilir. Serf, ister köylü ister zanaatkar olsun, ancak kendi kişisel aletleri üzerinde ve kendi çalışmasıyla kurduğu özel ekonomisinde hak sahibidir. Böylece serf aile sahibi olabilir. Serf ihtiyacı, ilke olarak, serfliğin babadan oğula geçmesiyle sağlanır.
Bu rejimde de sömürünün esası, serfin meydana getirdiği ürün fazlasını, senyörün kendisine mal etmesidir. Sömürü, kölelik çağına göre çok hafif bir yumuşama gösterir. Bütün haklar feodal senyöründür. Komşu senyörlerin haydutluk ve yağmacılığına karşı onları koruma bahanesiyle serflerine ayni yükümlülükler yükleyen feodal senyör, serflerini kendisi soymaktadır. Serflerin mücadelesi de köleler gibi ilkeldir.
Serflerin kendisini önce zanaata sonra da ticarete veren bir kesmi yeni bir sınıf meydana getirir. Burglarda oturan bu insanlar, yani burjuvalar ile feodaller arasındaki çıkar çatışmaları zamanla büyür. Bu iki sınıf arasındaki çelişki, başlangıçta ikincil bir çelişki iken, zamanla ön plana geçip temel çelişki konumuna gelmiştir. Yeni üretici güçler, köylerde değil; şehirlerde gelişmektedir.
Burjuva, serfliği kaldıran demokratik devrimdir. Ekonominin gelişmesi için yeni üretim ilişkilerine ihtiyaç vardı; feodal sistemin yıkıntıları üzerinde kapitalist sistem yükseldi.
4) BURJUVAZİNİN GELİŞMESİ
Yeni üretim ilişkilerine yol açacak olan üretici güçler, eski düzenin bağrında ortaya çıkarlar. Bir üretim tarzını belirleyen, egemen üretim ilişkileridir; bu egemen üretim ilişkilerininse toplumda biricik üretim ilişkileri olması şart değildir.
Başlangıçta üretim azdır ve mahallinde tüketilir; mübadeleler seyrektir; henüz çok az gelişmiş olan ve feodallere bağımlı bulunan şehire oranla köyün bir üstünlük taşıdığı görülür. Sonraları, serfliğin yol açtığı zanaatlardaki yeni ilerlemeler sayesinde şehirlerde yeni fenomenler ortaya çıkar; Pazar için bir üretim artışı meydana gelir. Bunun sonucu olarak da, meta alım satımında spesiyalleşmiş, burjuvazinin ilk embriyonu olan tacirler sınıfı doğar.
Bu, burjuvazinin feodallere karşı açtığı sınıf mücadelesinin ilk biçimi olan komünal hareketin kökenidir: feodal senyör, burjuvalara tanıdığı muafiyetlere karşılık nakdi haklar ister. Burjuvalar, bu yoldan çeşitli siyasi haklar satın alırlar. Kral, çoğu zaman, ödünç para karşılığında, kendi rakipleri durumundaki senyörlere karşı burjuvaları tutar.
Haçlı seferleri, Akdeniz yolunu açarak ticaret burjuvazisinin gelişmesine yardım etti. Yüzyıl Savaşı, bir yandan feodallerin askeri alandaki yetersizliğini ortaya koyarken, diğer taraftan da burjuvazinin güçlenişini gösterdi. Askerlik tekniklerindeki ilerlemeler senyörlükleri güçten düşürdü. Ateşli silahlar öylesine pahalıydı ki, bunları ancak tacirlerin finanse ettiği kral alabilmiştir. Böylece kral, şatoların etrafını çeviren hisarları yıkmayı başarmıştır.
15.yüzyılın sonunda, altın sağlamak amacıyla yapılan keşifler sonucunda Avrupa pazarına altın aktı. Böylece bir çırpıda muazzam servetler oluştu, fiyatlar yükseldi ve senyörler yıkıma sürüklendiler. Büyük burjuva aileler, çağın gerçek kralları haline geldiler.
Feodal rejimi karakterize eden zanaat üretimi artık yetmez bir hale geldi. Ticaret merkezleri, manüfaktür merkezi haline geldiler. Manüfaktür, bir ürünün yapımının parçalar halinde ayrı ayrı işçilere dağıtılmasıdır. Ticaret araç iken, amaç haline geldi. Böylece, sanayi burjuvazisi, feodal toplumun bağrında ortaya çıktı ve onunla beraber proleteryanın ilk embriyonları belirdi. Bu ücretli proleteryanın, kapitalist sömürülmesini karakterize ettiği yeni üretim ilişkilerinin başlangıcıdır. Ücretli proleterya, borca batmış ve topraklarından kovulmuş köylüler, rekabetin iflasa sürüklediği zanaatçılar, feodallerin işsiz kalmış ücretli askerleri arasından ve feodal baskıdan kaçan bütün bu insanların içinden bulunup sağlanıyordu.
Gerçekte, yeni üretim ilişkileri, karı arttıran yeni üretici güçlerin gelişmesini kolaylaştırırlar: manüfaktürden mekanikleşmiş sanayiye, sonra da buharlı makinelerin ortaya çıkışıyla makineler sistemine ve modern büyük makine sanayiine geçilir. Marx’ın 18.yüzyılda Manifesto’sunda tasvir ettiği sanayi devrimi budur.
Bu yeni üretici güçlerin ortaya çıkmasının sonucu, feodallere karşı yürütülen sınıf mücadelesidir. Rönesans bunu ifade eder. Burjuvazi, feodalitenin ideolojik müttefiki olan kiliseye karşı çıkmakta ve Antikçağ ideolojisinde kendisi için bir destek bulmaktadır. Din savaşları, bu mücadeleyi, daha üstü örtülü bir şekilde dile getirirler. Mücadele, 18.yüzyılda daha da keskinleşir; bundan böyle, devlete karşı yönelmiştir. Mücadelenin keskinleşmesinin büyük bir anlamı vardır; burjuvazi anlamıştır ki, başarıya ulaşmak için eski üretim ilişkilerinin tasfiye edilmesi, yeni üretim ilişkilerinin tam hükümranlığının sağlanması gerekmektedir. Mücadele politik bir nitelik kazanır. Feodal mülkiyet rejimi yerine kurulan uygun bir sosyal ve politik kuruluşla birlikte, burjuva sınıfının ekonomik ve sosyal üstünlüğü ile birlikte serbest rekabet yükselmiştir.
Başlangıçta, burjuvazinin güttüğü amaç, feodal toplumun içinde kendisine bir yer sağlamaktan başka bir şey değildi. Sınıf mücadelesi, maddi, ekonomik, reel çıkarların sosyal, politik ve ideolojik yansısıdır. Burjuvazinin kendisi de objektif tarihe, kendisini, meta üretiminin ekonomik bir ürünü olarak, özel mülkiyetin bir ürünü olarak geçirmiştir. Başta spontane bir karakter taşıyan mücadele, giderek bilinçli ve metodik hal alır ve yükselen sınıfı devrimcileştirir. Burjuvazinin amacı da artık feodal sistemi ortadan kaldırmaktır. Bunun içindir ki, mücadele artık, feodaller yönünden, sınıf olarak varlıklarını korumak bakımından daha da keskinleşip amansızlaşır. Bu yüzden, feodaller giderek daha gericileşirler.
Marx’ın formülünün anlamı burada ortaya çıkar: sınıflar arası mücadele tarihin motorudur; yani üretim çelişkilerini çözmeye yarayan, sayesinde, üretici güçlerin ve bütün toplumun ilerleme gösterdiği politik araçtır. Burjuvazi örneğinde görüldüğü gibi, devrimci sınıf, aynı zamanda sömürücü sınıf da olabilir; ve egemenlik altında olan sınıf, ezilen sınıf olmayabilir. Yükselen sınıf, kendi tarihi misyonunun bilincine, ya ekonomi ya da en azından ekonomik tecrübeyle varır. Bu bilinç güçlendikçe, yükselen sınıfın devrimci mücadelesi de etkinlik kazanır.
Bütün tarih, sınıflar arasındaki mücadelenin, ezilen sınıflarla ezen sınıflar, egemen sınıflarla boyunduruk altındaki sınıflar arasındaki mücadelenin tarihi olmuştur.
B. MARKSİZMİN ÜÇ KAYNAĞI
Marksizm bir bütün olarak ele alınırsa, insan zihninin spontane bir ürünü değildir. Bir yandan, kapitalist toplumun objektif çelişmeleri üzerine doğmuştur. Öte yandan ve ayrılmaz olarak, geçmişin objektif şartları içinde meydana gelmiş olan, toplumların gelişmesinin ortaya koyduğu problemlere cevap arayan fikirleri izler.
Marksizmin üç kaynağını şu şekilde sınıflandırabiliriz:
1) ALMAN FELSEFESİ
19. yüzyılın başlangıcındaki Alman felsefesi, Marksizmin bir kaynağıdır. 1789 İhtilali’nin hayranı olan Hegel, Fransız İhtilali’nin fiiliyat alanında yaptığına benzer bir ihtilali fikir alanında yapmayı tasarlamıştı. Diyalektik, ebedi sanılan hakikatleri tahtından indiriyor; tarihi, fikirlerin mücadelesiyle hareket eden bir süreç olarak görüyordu. Hegel’in kökteki zaafı olan idealizmi daima objektif bir güçsüzlüğü yansıtır. Feodalizmi alaşağı etmek isteyen ama buna gücü yetmeyen bir burjuvazinin teorik ifadesi demek olan Hegel felsefesi, Engels’in deyimiyle “ölü doğmuş koskoca bir çocuk”tu. Diyalektik gelişme, sırf fikri bir gelişme olarak kalıyordu. Diyalektik böylece, mevcut düzenin idealizasyonu batağına batağına saplanmıştı. Diyalektiğin hareketi, devrimi ancak zihinde yapılabilen bir burjuvanın güçsüzlüğüyle dondurulmuş oluyordu.
Ludwig Feuerbach, her ikisi de Alman liberal burjuvazisinden gelen Marx ve Engels üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Feuerbach’ın materyalizmi mekanist olarak kalıyordu. Feuerbach, haklı olarak, insanı tabiatın ürünü olarak görüyordu. Ama, kendisi, insanın tabiatı dönüşüme uğratan bir üretici olduğunu ve Toplumun kökeninin de burada bulunduğunu göremiyordu. Bilimsel bir tarih anlayışından yoksun olan Feuerbach, bu anlayışın yerine, ne olduğu belirsiz bir sevgi dinini koyuyordu ki bu idealizme dönüşten başka bir şey değildi.
Diyalektik materyalimi işlemekle, Marx, hem Hegel’in idealist diyalektiğini hem de Feuerbach’ın mekanist materyalizmini aşan, tamamıyla bilimsel bir felsefe ortaya koymuştur.
2) İNGİLİZ EKONOMİ POLİTİĞİ
19. yüzyıl başında, İngiltere ekonomik bakımdan en ilerlemiş ülkeydi. İngiliz burjuvazisi, 18.yüzyılın sonunda manüfaktürden fabrikaya, yani makine kullanımına geçmiş ilk burjuvazi olmuş, böylece büyük endüstriyel üretim, yani kapitalist toplumun teknik temeli doğmuştu.
Büyük İngiliz ekonomistleri Adam Smith ve David Ricardo, emek-değer teorisinin kurulması işine girişmişlerdi. Ne var ki, onlar meta mübadelesinin ardında, insanlar arasındaki objektif ilişkileri göremiyorlardı. Bundan dolayı da her metanın üretimi için sosyalman gerekli iş süresi ile belirlendiğini ortaya koyamadılar. Marx’ın üstünlüğü, mübadele değerinin gerçek mahiyetinin, billurlaşmış emekten başka bir şey olmadığını göstermesidir. Marx, bunu yapmakla, ağır basan sınıfsal çıkarlar buna engel teşkil ettiği için kapitalizmin tahlilini sonuna kadar götürecek yeteneği göstermeyen İngiliz ekonomi politiğinin sınırlarını aşmış oluyordu. Marx, artık-değeri keşfetmekle, ekonomi politiğe kesin bir sıçrama yaptırmış oldu. Kapital’in marksist ekonomi politiğin şaheseri sayılması bundandır.
3) FRANSIZ SOSYALİZMİ
Bilimsel sosyalizmin serpilip yeşermesine yol açan modern sosyalizmin tohumlarını 18.yüzyıl Fransız filozoflarının materyalizminde aramak gerekir. Marx’ın selefleri olan üç büyük ütopyacı, Fransız Saint-Simon ile Fourier ve İngiliz Owen, 18.yüzyıl materyalizmini derinden benimsemişlerdi.
Marx’tan önceki sosyalizm henüz bilimsel değildi. Gerçi Fransız sosyalizmi bunun esas kısmını meydana getiriyordu; ama bu sosyalizm, bazı Alman düşünürleri ile İngiliz Owen’ı da içine alıyordu.
C. MARKSİZM
Liberalizme karşı doğan tepkilerden sadece Marksim felsefesi, iktisat teorisi ve iktisat politikası sistemiyle bütünlüğü olan bir öğretidir. Marksizm temelde üç öğeden oluşur. Bunlar:
• Felsefesi
• İktisat sistemi
• İhtilal teorisi ve geleceğin toplumudur.
Bu kayakları itibarıyla Marksizm’in 19. yüzyıl Avrupa’sının en gelişmiş üç ülkesindeki ideolojik akımları alıp, devam ettirdiği ve tamamladığı söylenebilir. Nasıl liberal kaynaklı iktisat teorisinin zaman ve mekan içinde sürekli bir evrimi varsa, Marksizm de, daha sonra, Leninizmle, Maoizimle organik bir büyüme geçirmiştir. Ancak SSCB ve Doğu Avrupa’da komünizmin çökmesi, Batı Avrupa’da komünist partilerin parçalanması ve birçok Marksist yayın organının yaşamını tamamlaması ile ideoloji etkenliğini, cazibesini ve esinini yitirdi. Yani, öğretinin evrim süreci durdu. Nedeni öğretinin vaadettiği utopia ile yaşanan günlük gerçeklerin ilişkisizliğiydi.
Marksizmin kurucuları K.Marx (1818 - 1883) ve F.Engels (1820 – 1895)dir. Ancak gerçek fikir kaynakları ‘Batı Avrupalı’dır. Marx tahlillerinde daha derin ve sistemli, Engels ise daha açık ve berraktır.
Marx’ın sisteminin bütününü kapsayacak şekilde felsefesi, iktisadi analizi ve ihtilal teorisiyle ilgili açıklamaları, tek bir eserinde bulunmaz; fikirleri, çok sayıda eser arasında yayılmıştır. Ayrıca öğretisine katkı yapmayan pek çok eseri de vardır.
1) MARKSİZM’İN DOĞUŞUNU HAZIRLAYAN ORTAM
Marksist öğretinin doğuşunu hazırlayan bir yandan çağın gerçekleri, bir yandan da çağının hakim düşünce akımıdır. Sanayi kapitalizminin sık sık iktisadi krizlerle sarsılması, fabrikalarda ücretli işçi olarak çalışan kitlelerin sefaleti, o dönemin somut iktisadi sorunlarıydı.
Çağın düşünce akımları ise, bir veya diğer şekilde Marksist öğretiye yansıdı. Darwin’in, biyolojik evrim kanunlarını bilimsel yoldan açıklaması, Marx’ı etkiledi. Marx, Darwinismde, sınıf çatışmasının biyolojik temelini buldu.
Marx, Klasikler gibi kapitalizmde evrensel ve sonsuz bir düzen görmeyip, bunun geçici olduğunu toplumun evrim kanunlarını arayarak ispatlamayı denedi. Bu bakımdan Marx kendi sosyalizmini, daha iyi bir dünya hayal eden önceki sosyalistlerden ayırarak, bilimsel diye niteledi.
Marksizmin üç temel öğesini anlamak için, bunları, öğretisini hazırlayan ortamla birleştirmek gerekir. Marksizmin felsefesi, insanlık tarihinin evrim kanunlarını belirli bir yöntemle ortaya çıkarmaya yönelmiştir. Marksist iktisat, kapitalizmin gerçekçi bir tahlili ve eleştirisidir. Kapitalizmin nasıl işlediğini ve bu işleyiş biçimi sonunda niçin çökeceğini açılayan kanunlarla ilgilidir. İhtilal teorisi de, kapitalist toplumun yıkılışının ve yeni bir toplum düzenine, sosyalizme, geçişin teorisidir.
D. MARKSİZMİN FELSEFESİ
Marksçı felsefe deyimi, Marksçı olmayan bütün felsefelere karşı bir anlam taşır. Bu, klasik anlamda bir felsefe değildir. Bir yöntembilim; teoriyle pratiği, bütün bilimlerle felsefeyi kaynaştıran ve tek bir bütünsel bilim olarak işleyen bir dünya görüşü, en doğru deyimiyle bir Marksbilim’dir.
Marksizmin felsefe yanı, Alman idealizminin ve özellikle Hegel’in eleştirilerek aşılmasından doğmuştur. Marksist felsefeyi oluşturanlar diyalektik felsefe, maddeci (materyalist) felsefe ve eylem felsefesidir. Marksist felsefe, bilimsel gelişmenin ürünüdür ve diyalektik özdekçilikle tarihsel özdekçiliğin temelleri üstünde kurulmuştur. Marx ve Engels, gelişen bilime dayanarak, felsefi düşüncenin tüm evriminin kazançlarını yeniden ele alıp özdekçi anlayışı tüm yanılgılarından arındırmışlar ve yepyeni bir felsefe kurmuşlardır. Marx ve Engels, Hegel’in tam tersine, diyalekti, bilinçten değil, doğadan ve toplumdan çıkarmışlardır. Çünkü doğa ve toplum diyalektik olarak evrimleşmektedir. Buna bağlı olarak da Marksçı felsefe, her an pratikle bağımlı olarak kendi kendini aşmaktadır.
1) DİYALEKTİK FELSEFE
Varlık felsefesi, ‘biçimsel mantık’a dayanarak, herhangi bir A kategorisinin, daima kendisiyle, yani A ile, özdeş olduğu ilkesine dayanır. Örneğin, eğer bütün insanlar ölümlü ise, Ahmet bir insansa, Ahmet de ölümlüdür. Fakat, bu düşünce yöntemi, her problemin çözümü için yeterli değildir. Çünkü evrim sürecinde, A değişir. Varlık felsefesine karşı Oluşmak felsefesi, işte, evrim sürecinin düşünce yöntemini bulmaya çalışır. Hegel, biçimsel mantığa karşı çıkarak, değişmenin daima, çelişkilerin verimli çatışmasından doğduğunu söyler. Oluşmak felsefesinin mantığına göre, gelişen bir varlık, kendi içinde karşıtını da taşır; kendisiyle karşıtı, yani, A ve A’nın karşıtı, verimli bir birleme içinde yani bir varlığa, A`` ne yol açar. A, eğer yaşayan insansa, içinde, hayatın karşıtı olan ölümü taşır; kendini devam ettirecek olan çocukları yaratır.
Örneğin bir yumurta, yumurta olarak kalabilir ya da bir civcive dönüşebilir. Yumurta olarak kalma ya da civcive dönüşme çelişkisini yumurta kendi içinde taşır. Uygun koşullar sağlanırsa, yumurtanın içinde bir civciv oluşur. Yumurta olarak bırakılırsa, sonunda bozulur. Her iki durumda da yumurta olduğu gibi kalmaz. Değişmiyor gibi göründüğü zaman bile, kendi içinde belli bir değişim, dönüşüm ve hareket içindedir.
Bu düşünce yöntemi, gelişmesi söz konusu olan fikirlere, kurumlara ve toplumlara uygulanabilir. Yöntemin ilkelerine göre, her kategorinin oluşma veya gelişme süreci tez, antitez ve sentezden aşamalarından oluşur. Bu aşamalarda, karşıt tez ön planda rol oynar ve kavga, ihtilali, mücadele demektir.
Kısacası, diyalektik yöntem, tarihi yapan karşıt güçleri inceler; biçimsel mantığın tutarlı düşüncesi yerine, evrilen güçlerin mantığını ikame eder.
Marx ve Engels, Hegel’den diyalektik yöntemi almakla beraber, Hegel felsefesinin dayandığı temeli reddetmiştir. Hegel idealist olduğu halde, Marx ve Engels maddeci (materyalist) dir yani madde dünyası insan düşüncesine egemendir.
2) MADDECİ (MATERYALİST) FELSEFE
Marksist felsefi materyalizm şu temel çizgilerle karakterize edilebilir:
• Dünyanın doğası gereği maddi olduğu; evrenin sayısız olayların hareket halindeki maddeden başka başka görünümleri oldukları; diyalektik yöntemin ortaya koyduğu gibi, olayların bağıntılarının ve birbirlerini karşılıklı koşullandırmalarının, hareket halindeki maddenin gelişmesinin zorunlu yasaları oldukları; dünyanın, hareket halindeki maddenin yasalarına göre geliştiği ve hiçbir evrensel tin’in gereksemediği ilkesinden hareket eder.
• Marksist felsefi materyalizm maddenin, varlığın, doğanın; bilincin dışında ve ondan bağımsız olarak varolan nesnel bir gerçeklik olduğu, maddenin bir ilk veri olduğu, oysa bilincin bir ikinci veri ve türev olduğu, çünkü maddenin yansısı, varlığın yansısı bulunduğu; düşünmenin, gelişmesinin yüksek bir yetkinlik derecesine varmış maddenin bir ürünü olduğu; bir başka şekilde söylemek gerekirse, düşüncenin beynin ürünü olduğu ve beynin düşünmenin organı olduğu; dolayısıyla düşünmenin maddeden ayrılamayacağı ilkesinden yola çıkar.
• Marksist felsefi materyalizm, dünyanın ve yasaların bilinebilir oldukları; deneyimle, pratikle gerçeklenmiş doğanın yasaları hakkındaki bilgimizin geçerli bir bilgi olduğu ve nesnel bir gerçek imlemi taşıdığı; dünyada bilinemez şeyler olmadığı, ama sadece henüz bilinmeyen, bilim ve pratik yoluyla bulunacak ve bilinecek şeyler olduğu ilkesinden yola çıkar.
3) EYLEM FELSEFESİ: PRAXİS
Eğer insan faaliyeti, tarihsel evrimle aynı yönde yapılmaktaysa, Marksizme göre etkilidir. Tarihsel evrimin yönü de, kitlelerin iktidara gelmesidir. Marksizm de bu kitle ‘proleterya’ dır. Marx, tarihin sınıfların oluştuğu ilk toplum biçimi olan köleci toplumdan, feodal topluma, feodal toplumdan da kapitalist topluma doğru gelişmesini açıklayan genel yasalar ortaya koymuştur. Tarihsel gelişmenin ekonomik temelini ve tarihin, bu temelin yarattığı sınıflar arasındaki mücadeleye bağlı olarak nasıl değiştiğini açıklamıştır. Marx, bu genel yasalar çerçevesinde kapitalist toplumun komünist topluma dönüştürülmesinin kaçınılmaz olduğunu söylemiştir. Eylem felsefesi aynı zamanda düşüncenin anahtarını da verir.
Eylem düşünceyi yarattığı gibi, Marksizme göre, insana kendisini de tanıtır. İnsan, kendisini, kendi çalışmasıyla yaratır. Böylece, eylem felsefesi, çalışma felsefesinde, emeğin yüceltilmesiyle sonuçlanır. Praxis, insana, eylemi ile kurtuluş yolunu göstermek iddiasındadır. Ancak bu kurtuluş, Marksizme göre, kapitalist sistem dolayısıyla önlenmektedir.
Marksist iktisadın amacı insanın kurtuluş yolunu tıkayan kapitalizmin, niçin yerilmesi gereken ve niçin çökmeye mahkum olan bir sistem olduğunun incelenmesidir.
E. MARKSİZMİN İKTİSADİ ANALİZİ
Marksist iktisadi kapitalist sistemi, felsefesine uygun şekilde iki açıdan inceler. Biri kapitalizmin, insan sömürmesine yol açan bir sistem olduğunu göstermek, diğeri, sömürmeye dayanan ve gayrı meşru olan sistemin diyalektiği, iç çelişkilerinin etkisiyle çökmeye mahkum olduğunu, yerini bir diğer toplum düzenine bırakacağını ispatlamaktır.
Marksizm, kapitalizmin, iktisadi analizde yergisini emek-değer, artı-değer, ve kar teorisiyle yapar. Diğer teorileri, sistemin iç çelişkilerini ve çökmeye niçin mahkum olduğunu göstermeye yönelmiştir. Marksist iktisadi analiz, büyük ölçüde, İngiliz Klasik iktisadına, özellikle Ricardo’ya dayanır; ‘iktisadi kriz’leri sistemin işleyişinin doğal sonucu sayması bakımından, bundan ayrılır.
Marksist analizde, toplam safi ürün veya toplam hasıla, değişken kapital ve artı-değer diye ayrılır. Değişken kapital(v) ücret fonundan, artı-değer(s)de kar, rant ve faizden oluşur. Toplam gayri safi ürünle toplam safi ürün arasındaki fark, sabit kapital(c) olarak adlandırılır; bu amortisman ve enerji ile hammaddeden ibarettir. Bu verilere göre toplam gayri safi ürün, (c+v+s) olacaktır.
(s/v), artı değer haddi veya sömürme haddidir. Üç üretim girdisi gelirinin ücrete oranını gösterir. (c/v) kapitalin organik birleşimidir. Bu oran, standart iktisat teorisinde, işçi başına kullanılan kapital miktarı demektir. Marksist iktisadi analizde, girdiler arasında ikame yoktur; üretim tekniği veri iken, kapital ve işgücü, sabit oranlarda birleşir. Dolayısıyla, faiz haddindeki değişmenin, bu oran üzerinde hiçbir etkisi olamaz; reel ücretlerdeki değişme de üretim tekniği değişmesini etkilediği ölçüde, bu oranı etkileyebilir. Kapitalin, daima, tam kapasitede kullanıldığı varsayılır. (s/c+v) ise kar haddidir. Bu oran, belirli bir dönemde, cari maliyet başına artı-değer haddini gösterir. Tam rekabet şartlarında, çeşitli üretim dallarında amortisman haddi ve stok devir haddi eşitse, bu oran, çeşitli üretim dalları arasında eşitliğe yönelir.
Marx’ın dayandığı felsefe sistemi kadar kurduğu teoride Neo klasik iktisattan büyük farklar gösterir. İlk olarak, tahlil yöntemi açısından farklıdır. Neo klasik okul mikro düzeyde statik denge tahliline dayanırken, Marx, makro düzeyde dinamik tahlil yapar; kurumların da aynı kalmadığı iktisadi büyüme sürecini ve değişme sürecini inceler. Devresel krizler bu büyüme sonucu oluşur. Ayrıca, tam rekabet piyasalarında etkinlik sorununun, Neo klasik Okulun temel uğraşı olmasına karşılık, Marx, firmaların büyümesi ve temerküz olayını görmüştür.
İkincisi, Marxsist analizde ‘marjinal analiz’ in yeri yoktur. Çünkü, marjinal analiz, ürünü, tüm girdilerin ortaklaşa yarattığını varsayar. Üçüncüsü, kapital birikimi konusundaki varsayımdır ki bu temel ayırıcı özelliği oluşturur. Birikim, bu sistemde, kar veya faiz haddinin fonksiyonu değildir; kapitalistin birikim güdüsüne bağlıdır. Dördüncüsü ise istihdam hacmi değişmeleriyle ilgilidir. Nispi girdi fiyatlarındaki değişmelerin Marx’ın sisteminde yeri yoktur. İstihdam hacmi, o anda varolan kapital stoku tarafından belirlenir; üretimin sınırı emek değil, kapitalin tam kullanımı sınırıdır.
Nihayet, Marx, temerküz olayının, tekelleşmenin üstünde durmuş olsa da, emek-değer, artı-değer ve kar haddinin eşitlenmesi teorileri rekabet varsayımına dayanır. Marx’ın iktisadi tahlilleri, Klasik Okul ile Keynes ve onu izleyen iktisatçıların kurdukları modellere birçok bakımdan benzerlik gösterir. Fakat, Neo klasik tahlilden çok farklıdır.
F. MARKSİST TEORİLER
Marksizmin kapitalizmin işleyiş düzenini tahlili ve buna dayanarak bu düzeni yergisi emek-değer, artı-değer ve kar teorisiyle ifade edilir. Bu teorilerden en çok eleştirileni emek-değer teorisi olmuştur. Kimilerine göre büyüme ve devresel dalgalanma teorileri, emek-değer teorisine hiçbir şekilde dayanmaz. Bazılarına göre ise bunun tam tersi doğrudur. Marksist emek-değer teorisi, diğer sömürme teorilerinden farklıdır. Marksist teoriye göre, sömürme, kapitalizmde rekabetin niteliğinden doğmuştur.
1) EMEK-DEĞER TEORİSİ
İnsanın, geçim vasıtalarını üretme faaliyetiyle ilgili en basit kavram, emektir. Emek, beşeri arzuları tatmin edecek kullanma değeri olan metaları yaratır. Kullanma değerleriyle metalar, tüketimle amaçlarını gerçekleştirir. Bunun yaratıcısı olarak emek,tek üretici değildir; tabii kaynaklar olmadan uygulanamaz.
Emeğin iki yönü vardır. Bunlar, belirli kullanma değerlerini yaratan emek ve toplumun ihtiyacı olan tüm kullanma değerlerini yaratan bireysel emektir. İnsan, toplum için üretince, arzuların toplumsal etkenlerle belirlendiği göz önünde tutulmalıdır; kullanma değerleri, toplum örgütünün bir parçası olmuş demektir. Bu, bireysel emek genelleşmiş, toplumsal emeğin bir parçası olmuş demektir. Toplumsal üretim, her bireyin emeğinin, toplumun toplam emeğinin bir kısmı haline dönüştürülmesini gerektirir. Bu dönüşüm şekli, üretimdeki toplumsal ilişkilere bağlıdır.
Kapitalist topluma gelince: Üretim araçlarında özel mülkiyet, özel girişim, özel mübadele, gelirin özel olarak dağılımıyla nitelenen bu toplumda, bireysel emeğin genelleştirilmesi, metaların sadece kullanma değeri değil, aynı zamanda, mübadele değeri taşıyıcısı haline getirilmesi yoluyla olur. Kapitalist üretimde, her metanın, böylece, iki niteliği vardır: Maddi nitelikleri dolayısıyla, kullanma değeri; toplumsal emeğin bir bölümünün buna harcanmış olması dolayısıyla, mübadele değeri. Mübadele değeri, kullanma değerinin bulunduğunu varsayar; kullanma değeri yoksa, o mal değer taşımaz. Mübadele değerinin ölçüsü, toplumsal bakımdan gerekli emek- zamandır.
Değeri belirleyen toplumsal bakımdan gerekli emek-zaman, bugünkü üretim sürecinde harcanan emek-zaman değildir. Değerin belirleyicisi olan emek-zaman, bir metanın üretimine giren dolaysız e hammadde ile teçhizatta içerilmiş , dolaylı emek harcamalarını birlikte kapsar.
Kapitalist üretimde, emeğin iki yönü vardır. Kullanma değeri yaratıcısı olarak özelleşmiş ve mübadele değeri yaratıcısı olarak genelleşmiş emek. Toplumdaki kullanma değerleri çeşitlerine karşılık emek çeşitleri vardır. Özel mübadelenin bulunmadığı bir toplumda, durum böyledir. Ancak, metaların özel mübadeleye konu olduğu kapitalizmde, metaların kullanma değeri olarak maddi, tekil farklarını ihmal eden, bunlar arasında bir eşitlenmeye yol açan, mübadele değeri vardır. Kullanma değeri olarak metanın içerdiği emeğin, nitel, mübadele değeri olarak ise, nicel önemi vardır.
Metaları kendi aralarında ölçülebilir hale getiren şey para değildir. Para, emeğin ürünü olan metalara esrarlı bir nitelik, fetiş niteliği vermekte, mübadelenin gerisindeki gerçekleri gizlemektedir.
Marx, Ricardo’nun emek-değer teorisini sistemleştirir; kullanma değeriyle mübadele değeri arasında ayrım yapar; emeğin evrensel ve tarihsel niteliklerini belirtmek yoluyla teoriyi geliştirir. Fakat, Marx’ın emek-değer teorisi, Ricardo’nunkinden önemli bir noktada farklıdır. Ricardo, emek-değer teorisini, nispi fiyatları açıklamak için kullandığı halde, Marx, bunu dar anlamda nispi fiyatlarla ilgili bir hipotez olarak ileri sürmemiştir. Metaların içerdiği emek, Marksist teoride, oların değerini belirlemeyip, değerin özünü oluşturur.
Ricardo’nun emek-değer teorisi, bir nispi fiyat teorisi sayılabilir. Onu izleyen Marx ise, değişen piyasa değerlerinin gerisinde metaların beşeri öz’ünü, kapitalist ekonominin gerçeklerinin, paranın büyüleyici örtüsünün gerisinde toplumsal ekonominin idealini arar. Değer kanunlarına da dayanarak da, bu ekonomide, sömürmenin nasıl doğduğunu ve niçin bu sistemin düzeltilemez olduğunu, artı-değer teorisinde inceler.
Karın kaynağını emek sömürüsünde bulan bu teori, Marx’ın sisteminin en fazla eleştirilen yanı olmuştur. Kimileri bu teori sonucunda emeğin değerinin metafiziksel açıklandığını iddia ederken, kimileri ise teorilerin, birtakım hipotezler arasındaki ilişkiden ibaret olduğunu iddia eder. Marx2ın bu teorisinin, emeğin yüceltilmesi ve emeği yüceltmeyen bir iktisadi sistem olarak kapitalimin yerilmesi gibi, bir ideolojiye dayandığı gerçektir. Marx, sadece emek gelirinin haklı ve kazanılmış olduğu önyargısından, inanç sisteminden hare-ket etmektedir.
2) ARTI-DEĞER TEORİSİ
Gerek emekçinin emek gücünü piyasada bir meta olarak serbestçe satabilmesi, gerekse emek gücünden başka satacak diğer hiçbir metası olmaması, kapitalizmde gerçekleşir. Bu durum evrensel olmayıp, kapitalist topluma özgüdür.
Emek gücüde diğer metalar gibi, değeri, üretimi ve üremesine giren toplumsal bakımdan gerekli emek-zaman ile ölçülebilen bir metadır; yani, emek-gücünün mübadele değeri, emekçinin geçimlik tüketiminin içerdiği toplumsal bakımdan gerekli emek-zaman ile belirlenir. Kapitalist, emek gücünü satın alıp üretimde kullandığında, bunun kullanma değerine, yani, emeğin tüm ürününe sahip çıkar, fakat ücret olarak, mübadele değerini öder. Yani, emek gücünü satan işçi, kapitalist için çalıştığı işgücünün bir bölümünde kendisine ödenen ücreti karşılayacak değeri yaratırken, geri kalan sürede kapitalist için üretir. Emek gücünün mübadele değeriyle kullanma değeri arasında, ikinci lehine olan fark, artı-değer’i oluşturur.
Örneğin, günde 9 saat çalışan ve 10bin lira ücret alan bir işçi, işgününün ilk 5 saatinde kendisine ücret olarak ödenen 10bin liraya eşdeğer bir üretim yapar. Kalan 4 saatte yarattığı değer kapitaliste kalır. Kendi ücretinin üzerinde yarattığı bu değer artı-değerdir.
Toplam artı-değer, sömürme haddi ve kullanılan değişken kapital miktarına, yani kullanılan işçi sayısına bağlı olduğu için, iki belirleyici etken söz konusudur. Toplamın artı-değerin artabilmesi için, eğer bu etkenden biri azalırsa, diğerinin bu azalışı telafi edecek şekilde büyümesi gerekir. Artı-değeri artırmanın bir yolu, işgününü uzatmaktır. Buna mutlak artı-değer denir. Diğer bir yol ise, emeğin geçimlik tüketiminin üretimi için gerekli iş saatlerini azaltmaktır. Buna da nispi artı-değer denir. Bu da emek veriminin artmasına bağlıdır.
Marx, bu teorisiyle, serbest rekabetçi kapitalizmde mübadele kanunlarının sömürmeye nasıl yol açtığını ortaya koymak ister. Kapitalizm önce üretim araçları mülkiyetini kendisine alır ve sonrada işçinin emek gücünü sömürür. Sınıf mücadelesinin kaynağı da bu sömürüdür.
3) KAR TEORİSİ
Kapitalistin emeği kullanabilmesi değişken kapital kadar sabit kapitale de bağlıdır. Kapitalisti ilgilendiren kar haddidir.
Kapitalistler arasında ki rekabet, kar haddi farklarının sürekli olmasına imkan bırakmaz. Her birim kapital ortalama kar haddine eşit kar getirmek eğilimine rekabet yoluyla sevkedilir. Buna, bilinçsiz kapitalist komünizmi denir. Kar haddinin eşitlenmesi, aynı üretim dalında bulunan kapitalistlerini, aynı ürünü, aynı fiyata satacağını gösterir. Bu da üretim fiyatı ile değer arasında bir fark doğmasına yol açar.
Marx, üretim fiyatı ile değeri birbirinden ayırdığı gibi bir de piyasa fiyatı ayırır. Değer, bir malın içerdiği, toplumsal bakımdan gerekli emek-zaman ile ölçülür. Üretim fiyatı, üretim maliyeti artı ortalama kar haddine eşittir.
Rekabet iki şekilde işler. İlk olarak, her üretim dalında rekabet, piyasa fiyatlarını, üretim fiyatlarına eşitlemek eğilimini yaratır. İkici olarak ise, tüm kapitalist üretim kesimleri arasında kar haddinin eşitlenmesi eğilimi, yine , rekabet yoluyla yaratılır. Kapitalizmde, üretim fiyatı ve değer farklı olmakla beraber, Marx, sosyalist ekonomide bu ikisinin eşitleneceği kanısındadır. Kapitalizmde, bu eşitliği önleyen bir diğer neden, toprak mülkiyetinin rekabeti engelleyerek, artı-değer haddinin , ortalama kar haddine eşitlenmesini önlemesidir.
Marx’a göre, sosyalist ekonomide,artı-değerden elde edilen tüm gelirler ortadan kalkınca, fiyatlar, ücret artı amortisman ve hammaddelerin değeriyle belirlenecektir. Fiyatlar değere orantılı olacaktır. Ayrıca, mülkiyet gelirlerinin ortadan kalktığı sosyalist sistemde, herkes üretime emek geliri karşılığında katılacaktır. Kısacası kapitalist ekonomide artı-değerin varlığı fiyatın değeri yansıtmasını önlediği halde, sosyalist ekonomide, üretim araçlarında özel mülkiyet ve artı-değer ortadan kalktığında, fiyatlar değeri yansıtacaktır.
Marx’ın bu teorisine gelen eleştiri ise şu yöndedir: fiyatların, ücret artı amortismanla belirlendiği durum, ancak safi yatırımın durduğu, kapital stokundaki büyümenin toplumsal faydasının kalmadığı bir aşama olacaktır. Tüm gelir tüketime harcanacaktır ve sermaye artırımı mümkün olamayacaktır. Marx’ın bu teorisi, kar maksimizasyonu ilkesinin tam zıttıdır.
4) DEVRESEL DALGALANMALAR TEORİSİ
Kapitalist sistemin iç çelişkileri, Marx’a göre, aynı zamanda kendilerini devresel krizler olarak belli eder. Kapitalizm geliştikçe, krizler saha şiddetlenecektir. Kriz, işsizliği de beraberinde getirecektir. Şiddetlenen krizler, kapitalist toplumun yıkılma sürecinde rol oynar. Marx’ın bu teorisi, Say Kanunu’nun tam karşıtıdır.
Marx’ın ‘artı –değerin gerçekleştirilmesi’ diye nitelediği efektif talep teorisi ‘basit tekrar- üretim süreci’ ve ‘genişletilmiş tekrar-üretim süreci’nde meydana gelen krizleri inceler.
Basit tekrar-üretim sürecinde, safi yatırım bulunmaz. Toplam gayri safı hasıla, cari tüketim ve yenileme yatırımından oluşur. Kapitalistlerin ve işçilerin tüm geliri, tüketime harcanır. Safi yatırımın bulunmadığı bir ekonomi dahi, metaların dolanımına para aracılık ettiği için, dengesizliğe düşebilir; yenileme yatırımı hacmindeki değişmeler, amortisman fonlarının birikmesi ve harcanması yoluyla efektif talepteki değişmeler, dengeyi bozabilir. Eğer amortisman fonlarına ayrılan tutar, yenileme yatırımı harcamalarından büyük olursa, ekonomide daralma olur.
Genişletilmiş tekrar-üretim sürecinde dengesizliğin nedeni gömülemedir. Yanı paranın kilit altına konmasıdır. Yatırım fonlarının yatırım vasıtasına dönüştürülememe nedeni gömülemedir. Kapital eşyası satın alınacağı zaman, kapitalist , piyasada istediğini bulamayınca beklemek zorunda kalır. Gömülüme burada yatırım güdüsüyle yapılmaktadır.
5) MARKSİST KAPİTALİST BÜYÜME TEORİSİ
Marksist büyüme teorisi, kapitalizmin iç çelişkilerinin, durgunluğa yer bırakmaksızın sürekli büyüme sağladığını gösterir. Sistemin kendi içinde yarattığı büyüme, sonunda, çöküşünü hazırlayacaktır.
Marx’ın ‘Kapital’ de incelediği kapitalist birikim süreci, şu şekilde özetlenebilir:
Hareketin ilk şartı, tekrar üretimdir. Üretimi belirleyen şartlar, tekrar üretimi de belirler. Kapitalist üretim, kapitalist tekrar üretimi de gerektirir; artı-değer elde etmek için kullanılan kapital, tekrar aynı amaç için kullanılacaktır. Eğer tüm artı-değer kapitalistin tüketimine gidiyorsa, safi birikim yoksa, ‘basit tekrar üretim süreci’ söz konusudur. Eğer gitmiyorsa, bunun bir kısmı birikime gidiyorsa ‘genişletilmiş tekrar üretim süreci’ vardır.
Birikim, artı-değerin kapitale dönüşümüdür. Fakat bunun gerçekleşmesi ilave işgücünü ve üretim araçlarını gerektirir. Çünkü, artı-değer, kapital olarak kullanılabilecek para tutarı biçiminde gerçekleşir. Gerek işgücü gerek üretim araçları, bir önceki üretim sürecinin ürünüdür. Kapitalistin ele geçirdiği artı-değerin bir kısmı yeni üretim araçlarının üretilmesi için kullanılmıştır. Ücretler ise, işçi sınıfının üremesini sağlayacak düzeydedir. Böylece, yeni bir tekrar üretim süreci ortaya çıkabilir.
Toplam artı-değer, sömürme haddi ve kullanılan emekçi sayısıyla belirlenir. Sömürme haddi, işçiyi daha uzun süre çalıştırmak, ücret haddini düşürmekle artırılabileceği gibi, emek verimini yükseltmekle de artırılabilir. Birikimin çapını belirleyen ikinci değişken, artı-değerin kapitalistin tüketimi ve birikim arasında bölünüşüdür. Ancak burada rol oynayan etken kar haddi değildir.
Kapitalist, artı-değerin mümkün olduğu kadar büyük kısmını kapitale dönüştürür. Böylece üretime giren kapital miktarı artar. Zamanla artı-değer büyüdüğü için, kapital birikimi de süratlenir. Ancak, birikimin süratlenmesi bazı sonuçlara yol açar.
Birikimin bir sonucu, kapitalin organik birleşiminin yükselmesi ve bunun tüm üretim dallarına yayılmasıdır. Kar haddi, kapitalin organik birleşimiyle ters orantılı olduğuna göre, birikim kaçınılmaz şekilde ortalama kar haddinde düşüşe yol açar. Birikim, aynı zamanda toplam artı-değeri veya toplam karı da artırır. Kapitalizmin bir çelişkisi buradadır.
Birikimin diğer sonucu, kapitalin gittikçe daha az elde temerküz etmesidir. Kar haddi azalırken kapital yoğunluğunun artması ve küçük kapitalistlerin tasfiyesi, kapital temerküzü olayını şiddetlendirir. Artan temerküz, küçük kapitalistlerin tasfiye olarak, emekçi durumuna gelmeleri sonucunu verir. Diğer yandan, temerküzdeki artış, kapital birikimini ve kapitalin organik birleşiminin yükselmesini süratlendirdiği için, kar haddini daha süratle düşürmek eğilimindedir.
Kapitalizm geliştikçe, kapital stoku büyüdükçe, emek verimi arttıkça, belirli ürün miktarı için gerekli emek azalır. Yedek sanayi ordusu, kaynağı itibariyle, teknolojik işsizliktir. Kapitalizm geliştikçe, emekçi sınıfının daha da kötü şartlar altında kaldığını, yani, kapitalist üretimdeki temel çelişkiyi göstermektedir. Kapital birikip, servet artıp, daha az ellerde toplandıkça, aynı zamanda sefalet de birikmektedir. Emekçiler çalışmalarıyla bir yandan kapitali yaratırken, bir yandan da, kendi sefaletlerini yaratırlar. Küçük firmaların ve orta sınıfın tasfiyesi, işsiz kitlesini daha da büyütür. İşsizliğin artması, ücret haddi üzerinde de olumsuz etki yapar.
Marx’ın bu teorisine bazı eleştiriler gelmiştir. Marx, kapitalin organik birleşimi yükseldikçe, kar haddinin azalacağını varsaymıştır. Ancak, verimlilik yükseldikçe, reel ücretler de yükseliyor demektir. Yani, toplam üründen emeğin aldığı nispi pay değişmeyecektir. Marx, kar haddindeki azalışı, ancak reel ücretlerin sabit olduğu varsayımını terketmekle destekleyebilir. Marx, kar haddindeki azalışı incelediği zaman, reel ücretlerin artma eğilimi üzerinde hiç durmaz.
G. MARKSİST SINIF ANLAYIŞI
Sınıf kavramı Marksist doktrinin en önemli kavramlarından biri, belki de onun temel direğidir. Marx, sosyal sınıfın tam bir tanımını vermez. Ayrıca sınıfların yapısı, ayrımları ve sayısı konularında da ilk bakışta belki çelişmeli gibi görünen noktalar vardır. Komünist Manifestosu’nda tüm toplum tarihinin başlangıçtan günümüze kadar sadece iki sınıf arasındaki (sömüren ve sömürülen) çatışmanın tarihinden ibaret olarak nitelendirirken, sınıf kavramı en gelişmiş anlamda alınmış ve onun bütün ara bölümleri iki kategori halinde kapsanacak şekilde basitleştirilmiştir.
Tarih boyunca değişik toplum tiplerini belirleyen değişik üretim biçimleri olmuştur. Sosyal sınıflar da üretim sisteminde oynadıklara role göre, daha açık bir deyişle, üretim araçları ile olan ilişkilerine ve durumlarına göre belirlenirler. Sınıf ayrımının temeli, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanır. Marksist sınıf anlayışının kilit noktası buradadır. Üretim araçlarının mülkiyetine sahip olanlar, bir sınıf meydana getirirler (kapitalist toplumda fabrika ve işletme sahipleri, yani burjuvazi). Üretim araçlarına sahip olmayanlar da ayrı bir sınıf oluştururlar. Kapitalist toplumlarda geçimini sağlamak için emeğini satmak zorunda olan sınıfın adı proleteryadır. Ancak işçi sınıf emeğinin tam karşılığını alamaz. Kapitalistin kar olgusu işçinin sömürülmesine yol açar. İşçi ise hayatını sürdürmek zorunda olduğu için kapitalistin bu sömürüsüne katlanmak zorunda kalır. Marx ‘Ücretli Emek ve Sermaye’ adlı eserinde bu konuda şöyle der:
‘...İşçi, ne bir köle sahibine, ne de toprağa aittir, ama günlük yaşamının 8, 10, 12, 15 saati bunu satın alana aittir. İşçi, kendisini kiralayan kapitalisti istediği an terk eder, ve kapitalist de, artık onun sırtından kâr elde etmediği, ya da umduğu kârı elde etmediği anda kendisine yol verir. Ama yaşamının biricik kaynağı kendi işgücünün satımı olan işçi, kendi varlığını reddetmeksizin alıcılar sınıfının tümünü, yani kapitalist sınıfı terk edemez. İşçi, kapitalist sınıfa aittir, ve dahası, kendisini satmak, yani bu kapitalist sınıf içinden bir alıcı bulmak ona düşer...’
Marksist sınıf anlayışında ‘hakim sınıf’ kavramı vardır. Kapitalist toplumda hakim sınıf, üretim araçları mülkiyetini elinde bulunduran, burjuvadır. Burjuvazi ekonomik iktidarı elinde bulundurur. Fakat ekonomik üstünlük aynı zamanda politik üstünlüğü de sağlar. Siyasal iktidar daima hakim sınıfın elindedir.
Burjuvazinin ekonomik çıkarı, işçilerden mümkün olduğunca çok iş elde ederken, onlara alabilecekleri en az ücreti ödemektir. Bunun tersine, işçilerin ekonomik çıkarı, işverenlerinden mümkün olduğunca çok para alırken, bunun karşılığında en asgari işi yapmaktır. Ancak burada tabii ki burjuvazi galip gelir. Marx ‘Ücretli Emek ve Sermaye’ adlı eserinde bunu şöyle belirtir:
‘...Ücret, kapitalistin belirli bir iş zamanı karşılığında ya da belirli bir işin yapılması karşılığında ödediği para tutarıdır. Kapitalist, para ile işçilerin emeklerini satın alıyor görünür. Onlar da, kapitaliste bu para karşılığında emeklerini satarlar. Ama bu ancak görünüşte böyledir. Oysa gerçekte onların para karşılığında kapitaliste sattıkları işgücüdür. Kapitalist bu işgücünü bir günlüğüne, haftalığına, aylığına vb. satın alır. Ve satın aldıktan sonra da, işçileri baştan şart koşulan süre boyunca çalıştırarak, bu işgücünü kullanır...’
Marx için önemli bir başka kavram ‘sermaye’ dir. Kapitalist, elindeki sermayeyi artırmak ister. Bunun nedeni, rekabet ortamında ayakta kalabilme isteğidir. Bunun içinde işçiyi en düşük ücretle çalıştırır ve karşılığında karını mümkün olduğunca artırıp sermayesine ekler. İşçiyi en düşük ücretle çalıştırması da işçinin üretim maliyetine bağlıdır, yani işçiyi işçi haline getirmek için ne kadar kısa bir eğitim süresi olursa, işçinin de elde edeceği ücret o kadar düşük olur. Marx, sermayenin birikimi için kapitalistin işçiye gereksinimi olduğunu söyler ve bunu ‘ Ücretli Emek ve Sermaye’ adlı eserinde şu sözlerle ifade eder:
‘...Sermaye, ancak işgücü karşılığında değişilmek suretiyle, ancak ücretli emek yaratarak çoğalabilir. Ücretli işçinin işgücü, sermaye ile ancak sermayeyi artırarak, kölesi olduğu gücü kuvvetlendirerek değişilebilir. O halde, sermayenin artması demek, proletaryanın artması demektir. Burjuvalar ve burjuva iktisatçıları, kapitalistle işçinin çıkarlarının bundan ötürü aynı olduğunu iddia ederler. Gerçekten de! Kapitalist, işçiye iş vermezse, işçi mahvolur. Sermaye de, işgücünü sömürmezse yok olur, ve onu sömürmesi için de satın alması gerekir...’
Marx’ın sınıf kavgasındaki beklentisinin sonunda bir ihtilal olacaktır. Marx’a göre geleceğin hakim sınıfı proleterya olacaktır. Proleterya, tarihin normal akışını hızlandırarak bir devrimle devlet mekanizmasına yani siyasal iktidara el koyacak ve diktatörlüğünü kuracaktır. Proleterya diktatörlüğü yolundan da, burjuvazinin tasfiyesi suretiyle ve zamanla nihai hedef olan tek sınıflı topluma veya sınıfsız topluma geçilecektir.
H. MARKSİZME GÖRE GELECEĞİN TOPLUMU
Marksist teori üretim araçlarında özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasını kendisine bir baş hedef olarak tayin etmiştir. Bunun sağlanması için de şiddeti meşru ve yararlı bir araç sayar. Bu devrim proleterya’nın ihtilali şeklinde gerçekleşecektir. İhtilal sonucunda sömürü ve sınıf farklılıkları ortadan kalkacaktır. Marx ve Engels ‘Komünist Manifesto’ adlı eserlerinde proleter ihtilalinden şu satırlara bahsetmişlerdir:
‘Proletarya çeşitli gelişme aşamalarından geçer. Burjuvaziye karşı mücadelesi, var oluşuyla başlamıştır.
Kendilerini doğrudan sömüren burjuva kişiye karşı başlangıçta tek tek işçiler, sonra bir fabrikanın işçileri, sonra da bir bölgenin bir işkolundaki tüm işçiler mücadeleye girer. Saldırıları yalnızca burjuva üretim ilişkilerine karşı değildir, üretim araçlarına da saldırı yöneltirler; rekabet halindeki yabancı malları yok ederler, makineleri tahrip ederler, fabrikaları yakarlar, işçinin ortaçağdaki konumunu yeniden elde etmesi için uğraşırlar.
Bu aşamada işçiler, tüm ülkeye dağılmış ve rekabet yüzünden parçalanmış bir kitle durumundadır. İşçilerin kitlesel birlikteliği henüz kendi birleşmelerinin bir sonucu değil, kendi siyasal amaçları uğruna tüm proletaryayı harekete geçirmek zorunda kalan ve zaman zaman bunu hâlâ başarabilen burjuvazinin birleşmesinin bir sonucudur. Dolayısıyla bu aşamada proleterlerin mücadelesi, düşmanlarına karşı değil, düşmanlarının düşmanlarına, mutlakçı monarşinin kalıntılarına, toprak sahiplerine, sanayici olmayan burjuvalara, küçük burjuvalara karşıdır. Böylece tüm tarihsel hareket burjuvazinin ellerinde yoğunlaşmıştır; bu yolla elde edilen her zafer, burjuvazinin zaferidir.
Ne var ki sanayinin gelişmesiyle proletarya yalnızca çoğalmakla kalmaz; giderek daha büyük kitleler halinde yoğunlaşır, gücü artar ve gücünü daha fazla hissetmeye başlar. Makineleşme giderek iş ayrımlarını törpüledikçe ve ücretler hemen her yerde aynı düşük düzeye indikçe proletaryanın kendi içindeki çıkarları ve yaşam durumları da giderek daha bir eşitlenir. Burjuvaların kendi aralarındaki rekabeti ve bundan doğan ticaret krizleri, işçi ücretlerinde sürekli daha fazla dalgalanmaya neden olur; makineleşmenin artan bir hızla gelişmesi ve sürekli daha iyileşmesi, işçilerin bütün yaşamsal konumlarını güvensizleştirir; tek tek işçilerle tek tek burjuvalar arasındaki çatışmalar giderek daha çok iki sınıf arasındaki çatışma niteliğine varır. İşçiler, burjuvalara karşı koalisyonlar (sendikalar) oluşturmaya başlarlar; ücret mücadelesini birlikte verirler. Ara ara yükselen isyanları beslemek için kendi içlerinde sürekli birlikler oluştururlar. Yer yer mücadele ayaklanma boyutuna varır.’
Marksist teori, gelecekte kapitalizmin kendi iç çelişkileri yüzünden çökeceğini iddia etmektedir. Böylece toplumda sınıfsal bir fark kalmayacaktır. Proleterya’nın iktidara geçmesi sonucu, o güne kadar egemen olan burjuvazi tarihdeki rolünü tamamlamış olacaktır. Böylece üretim araçları özel mülkiyet olmaktan çıkıp kollektif olacaktır. Tüketim malları mülkiyeti ise özeldir.
Başlayacak olan hızlı sanayileşme ve makineleşme sonucunda toplum kendisini bekleyen bolluk dönemine yani ‘komünizme’ ulaşacaktır. Para ortadan kalkacak, işçiler ‘çalışma belgesi’ karşılığında kamu mağazalarında çalışacaklardır. Fiilen harcanan emeğe eşit miktarda mal satın alınabilecektir.
Sınıfsız bir toplum oluştuğu için devlet ortadan kalkacaktır. Devletin varolma nedeni sınıf çatışmalarıdır. Marx’a göre devlet, sadece burjuvazinin yönetimini sağlamaktadır. İşçi sınıfı ise baskı altında tutmaktadır. Bu yüzden sınıfsız bir toplumda devlete ihtiyaç yoktur. Devlet yerine komünler var olacaktır ve toplum komünler federasyonu haline gelecektir.
Komünizmde iktisadi demokrasi sağlanacaktır. Artı-değer kavramı ortadan kalkacak ve malların piyasa fiyatı, değerine eşitlenecektir. Burada kar olgusu hakim değildir çünkü üretim toplumsal ihtiyaçların karşılanması için yapılacaktır. Gözetilecek olgu ‘sosyal fayda’ olacaktır. Ayrıca komünist toplumda emek-değer teorisi hayata geçirilecektir ve toplumsal bazda akılcılık ilkesi gerçekleşmiş olacaktır.
Kapitalist sistemdeki, burjuva ve proleter arasında arasındaki kazanç farkı komünist sistemde yerini adil bir gelir bölüşümüne bırakacaktır. Toplam gayri safi üründen bazı giderler çıkarıldıktan sonra geriye kalan fon, toplum bireyleri arasında bölüşüme hazır hale gelecektir. Bölüşüm ilkesi, ‘herkesten yeteneklerine, herkese ihtiyacına göre formülüyle belirlenecektir.
İnsanlar komünizmle birlikte özgürlük çağına girecektir. Kişisel çıkarla toplumsal yarar arasında çelişki bulunduğu sürece, işbölümü, insanları esirleştirir. Bunu Marx ve Engels’in ‘Komünist Manifesto’ adlı eserinden şu alıntıyla anlatmak mümkün olabilir:
‘...Yaygın makine kullanımı ve işbölümü yüzünden, proleterin işi, tüm bireysel niteliğini ve bunun sonucu olarak da, çalışan insan için tüm çekiciliğini yitirmiştir. Kendisi makinenin bir eklentisi haline geliyor ve ondan beklenen yalnızca en basit, en tekdüze ve en kolay edinilen hüner oluyor...’
Oysa, komünist toplumda, daha önce iş bölümüyle parçalanan ve esirleşen insan, esirleşmeden kurtulacak, insanın tekrar birleşerek bütünlüğe kavuşması mümkün olacaktır. Kişi istediği gibi bir çalışma alanından diğerine geçebilecektir.
Marx toplum tarihinin en üstün noktasının proleteryanın yükselişi olduğuna inanmış ve bu sınıfın çağdaş toplumda egemen duruma geçeceğini beklemiştir. Bu devrim sınıf ayrılıklarının bulunmadığı bir topluma doğru atılmış ilk adım ve insanın kendi kendisini tam gerçekleştirmesinin belgesi niteliği ile tarihin gerçek bir başlangıcı olacaktı. Ancak böyle bir devrim gerçekleşmemiştir.
I. SONUÇ
Kuruculuğunu Karl Marx ve F.Engels’in yaptığı Marksizm, doğduğu günden bu yana, en çok tartışılan konulardan biri olmuştur. Günümüzde de yoğun bir biçimde Kapitalizm ve Marksizm tartışması yapılmaktadır. Bu konularda bir çok güncel eser bulabilmek mümkündür.
Marksizm’in esas amacı özel mülkiyet altında bulunan üretim araçlarını, kollektif hale getirmek ve toplumu ikiye ayıran sınıf kavramını yok etmektir. Karl Marx, yüzyıllardır toplumda sömüren ve sömürülen ayrımı olduğunu söyler ve bu ayrımın, eşitlik ve özgürlük kavramlarını hayata geçirmeye engel olduğunu belirtir.
Marx’ın düşüncesine göre bu ayrım, bir gün işçi sınıfının bir devrimi sonunda ortadan kalkacaktır. Devrim sonrasında toplum kendini eşitlik ve özgürlüğün hakim olduğu ve adına ‘Komünizm’ denilen bir sistemin içinde bulacaktır. Böylece kapitalizm tarihe karışmış olacaktır.
Ancak bugüne baktığımızda Marx’ın düşüncesinin tam anlamıyla gerçekleştiğini söylemek mümkün değildir. Günümüzde halen, Çin ve Küba gibi, komünizmle yönetilen birkaç ülke bulunmaktadır. Ancak bu ülkeler batılı toplumlarla karşılaştırıldığında, kapitalizmin hakim olduğu batının daha rahat bir yaşam sürdüğünü söylemek mümkündür. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, acaba bu ülkelerde komünizm tam anlamıyla uygulanmakta mıdır. Bir diğer husus ise komünizmin uygulandığı SSCB yıllar önce çökmüştür ve bu olay, kapitalistlere, günümüz tartışma ortamında kullanacak bol miktarda materyal yaratmıştır. SSCB’nin dağılması kapitalizmi dünyanın tek geçerli sistemine dönüştürünce, serbest piyasa ekonomisi ve ona ilişkin teorilerin dışında kalan öğretiler ve okullar iktisatta egemen çevrelerce dışlanmış, ‘yanlışlanmış’ sayılmıştır.
Günümüze tekrar baktığımızda kapitalist toplumlarda reel ücretlerin yükseldiği, devresel krizlerin giderek şiddetlenmediği görülmektedir. Marx ise kapitalizmin kendi iç çelişkileri sonucu çökeceğini iddia etmiştir. Ama şu da var ki Marx’ın iktisadi doktrine yaptığı katkılar da göz ardı edilemez.
KAYNAKÇA
• ENGELS, Friedrich ve MARX, Karl ‘Komünist Parti Manifestosu’
• GİDDENS, Anthony ‘Sociology’ (Ayraçyayın Evi, Ankara 2000)
• HANÇERLİOĞLU, Orhan ‘Felsefe Ansiklopedisi Cilt 4’ (Remzi Kitapevi, 1977)
• KAPANİ, Münci ‘Politika Bilimine Giriş’ (Bilgi Yayınevi, 1998)
• KAZGAN, Gülten ‘İktisadi Düşünce’ (Remzi Kitapevi, 2000)
• MARX, Karl ‘Ücretli Emek ve Semaye’
• POLITZER, Georges ‘Felsefenin Temel İlkeleri’ (Sosyal Yayınlar, 1974)
• SABINA, George ‘Yakınçağ Siyasal Düşünceler Tarihi’ (Cem Yayınevi)
• THOMPSON, David ‘Siyasi Düşünce Tarihi’ (Şule Yayınları, 1997)
• YAYLA. Atilla, ‘Siyaset Teorisine Giriş’ (Siyasal Kitapevi, 1998)

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Kapitalizm ve Marksizm
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |