GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Psikoloji arrow Kalkınmanın Demokratikleşmesi Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Kas 24 2007
Kalkınmanın Demokratikleşmesi Yazdır E-posta
(0 Oy)



John Clark   
Pazar, 25 Kasım 2007
Okunma: 738 kez

Giriş Eylül 1971’de Doğu Bengal kötü günler yaşıyordu. Doğu Pakistan’dan 10 milyon göçmen Batı Pakistan ordusunun işkencelerinden kaçıp buraya gelmişti. On milyon, Belçika nüfusundan ve banliyöleriyle birlikte Londra nüfusundan fazla kişi demektir. Göçmenler çamurlar içinde günlük hayatı sürdürmeye çalışıyor; yetkililer yeterli çadır sağlamaya, sağlık hizmeti vermeye, kanalizasyon açmaya yetişemiyorlardı. Salgın hastalıklar hızla yayılıyordu. ( www.genbilim.com )

Az ötede Kalküta’da sokaklar dilencilerden geçilmez haldeydi. Bir de göçmenler buraya gelirse tam felâket olacaktı. Bunu önlemek için her türlü gayret sarfediliyordu. Dilenciler için Kalküta’da her sabah çorba dağtılıyor; o gün yiyecekleri tek öğün olan bu bir tas çorba için yüzlerce kişi kuyruklarda bekleşiyordu.

Bu dilenciler de göçmenlerle aynı ülkenin insanlarıydı. Önceki yıllarda Doğu Bengal’den gelmişlerdi, göç yollarını göçmen kamplarını iyi bilirlerdi.
Bu sebeple birisi dilencilerin sözcüsü olarak çorba dağıtan batılı yardım kuruluşunun (Salvation Army) kapısını çaldı. Tüm dilencilerin çorba porsiyonlarının yarıya indirilmesini, kalan çorbanın da göçmenlere verilmesini istediklerini bildirdi.

Ben o gün oradaydım. Biz batılı ülke insanlarının güvenli ortamlarımız içinde, ne kadar az düşündüğümüzü, hiçbir güvencesi olmayanların ise ne kadar verici olduğunu o gün farkettim. Yoksullar arasındaki bu dayanışma muhakkak ki, Üçüncü Dünya ülkelerinde sık rastlanan bir özellikti.

Yoksullar şartların pasif kurbanları değil, acıya ve haksızlığa karşı savaşan aktif oyunculardır. Fakirliğe karşı uğraş veren acemi veya gönüllü kalkınma kuruluşları başarılı olmak için bu kişileri izlemeli, onların kendilerini izlemesini beklememelidir. Bilinmelidir ki, kalkınma, kişiler ile yapılan bir çalışmadır, kişilere yapılan hizmet değildir.

1970 ve 1980’lerde hep kalkınma çalışmalarına katıldım. Başladığımdan bugüne yeryüzündeki yoksulluk arttı. Ümit verici olan tek şey ise, Üçüncü Dünya ülkelerinde gelişmekte olan taban hareketleri. Gönüllü kuruluşların çalışmaları çok önemli. Hattâ bu kuruluşlar tecrübelerini kullanarak resmî yardım kurumlarına ve hükümetlere karşı çıkıp onları insanî değerlere ve çevre korumaya dayalı çalışmalara yönlendirebilirler. Bunu yapmalıdırlar.

Yoksulluğun ortadan kaldırılması, yalnız fakirlere yardımla mümkün olamaz. Eşitlik, sosyal adalet ve insan hakları da düşünülmelidir. Fakirlerin asıl muhtaç olduğu, maddî yardım değil, kalkınma kavramının değişmesidir.

Gönüllü Kuruluşlar ile Hükümetlerin İlişkisi
Hükümetler ve gönüllü kuruluşlar arasındaki sürtüşme, Güney ülkelere özgü değildir. Buna Kuzey’de de rastlanır. Ne var ki bu bölümde konu, Üçüncü Dünya ülkeleriyle sınırlandırılmıştır.
En yoğun sürtüşme; bir gönüllü kuruluş, hükümetinkinden farklı ve kişilerin katılımı ile demokrasiyi savunan bir kalkınma teorisine bağlanırsa yaşanır.

Bir çok gönüllü kuruluşun hükümete karşı yumuşama stratejisi izlemeye başladığı görülüyor. Bu, zayıflık veya boyun eğme değil, bilâkis bir güçlülük göstergesidir. Politik analiz, kendini tanıma ve ikna etmeye yöneliktir. Gönüllü kuruluşlarda, başarılı olmuş projelerden edinilen tecrübeleri hükümetin kalkınma programlarına sokmaya da yarar.

Hükümete karşı olmak, yoksulların aleyhine olan planları değiştirmek demektir. Bu da, bazı hallerde gösteriler düzenlemek, adlî makamları resmî kararların aleyhine kullanmak, muhalefetle veya sendikayla işbirliği yapmak ve özel iletişim kanalları ile medyayı kullanma gibi metodları gerektirebilir.

Hükümete yandaş olmak ise, resmî programdaki boşlukları doldurmaya yönelik projeler geliştirmeye dayanır. Örneğin gönüllü kuruluşlar, planı düzeltmeye yönelik hizmet eğitimi sağlayabilir, yerel komiteler kurabilir ve sorunlara çözüm bulucu teknikler önerebilir. Bu yaklaşımların hepsi başarılı olabilir. Kötü hükümetlerin bile gönüllü kuruluşlarla işbirliği yapabilecek iyi niyetli bir bölümü vardır. Hemen hemen hiç bir hükümet, yoksula yardımı reddedecek kadar kötü değildir.

David Korten’in dediği gibi, “Son 30 yıldır kabul edilen görüş, kalkınmanın devletin görevi olduğu idi. Oysa artık bu doğru olamaz”. Sağlıklı kalkınma her sektörün, yani devlet, iş dünyası ve vatandaşların ortak çabalarıyla mümkün olabilir. Böyle bir ortaklıkta hem her kesim kendine düşeni yapar, hem de diğerlerini etkiler.

Hükümetlerin vatandaşın yardımını engelleyici davranışları olabilir. Bu çoğu zaman, bilgi ve düşünce eksikliğindendir. Stratejik gönüllü kuruluşlar, yalnız bu eksikleri eleştirmekle kalmayıp uygulanabilir alternatifler de önerebilmelidirler.

Gönüllü kuruluşların hükümeti yönlendirme çabaları üç ayrı ortamda ele alınmalıdır.
1)Askerî yönetimler ve diğer diktatörlükler: Bu ortam gönüllü kuruluşlar ile hükümet ortaklığı için kısıtlayıcı bir ortamdır. Gönüllü kuruluşlar, çoğu zaman yasaklanmış olan muhalefet kurumlarının rolünü üstlenirler.

2)Diğer tek parti yönetimleri: Bu ortamlarda iktidardaki parti vatandaşın öncülüğünü üstlenmiştir. Ancak kendi programını kolaylaştıracak gönüllü kuruluşların çalışmalarını kabul eder. Yöneticiler insan haklarını veya çevre korumayı yeterince önemsemeyebilir. Bu durumlarda gönüllü kuruluşlar önemli bir rol üstlenip yapıcı eleştiriler öne sürebilirler. Eleştirinin dozu çoksa yönetim gönüllü kuruluşu engeller, ama ölçülü ise mesaj, yönetimin programını etkileyebilir.

3)Liberal Demokrasiler: Bu ortamlarda durum çok karışıktır. Gönüllü kuruluşlara çeşitli roller düşer. Bazen yönetimle işbirliği yapabilir bazen ise onları eleştirip karşı çıkışlar yaparlar. Gönüllü kuruluşlar için en uygun ortam budur. Liberal demokrasiler, gönüllü kuruluşun eleştirilerine şu üç şekilde karşılık verirler:
Gönüllü kuruluşu dizginleyerek; çalışmalarının değerini toplum önünde inkâr edip itibarlarını düşürerek veya onlara arka çıkıp aynı zamanda bazı kuralları empoze ederek. Son yıllarda üçüncü uygulama daha yaygınlaşmıştır. Kendine güvenen iktidarlar gönüllü kuruluşlarla ortak çalışmalara daha açıktır. Hükümet ve gönüllü kuruluş ortaklıkları her zaman politik ve ekonomik şartlarla yönlendirilir. Zaman zaman kültürel şartlar da bu ortaklığı etkiler.

4)Hükümet ve gönüllü kuruluş ortaklığının, gönüllü kuruluşları geliştirici etkisi vardır. Bu yüzden son yıllarda bir çok gönüllü kuruluşun politikaya ve iktidar arenasına yönelmeye başladığı görülmektedir. Bu tavırda risk yok değildir. Gönüllü kuruluşun toplumda yeri yükselecek, hükümetlerle sürtüşmelerinin boyutu büyüyecektir. Bu yüzden tabanla ilişkilerini eskisi gibi sürdürmesi güçleşebilir, aynı yönlerde ilerlemeye çalışan gönüllü kuruluşlar arasındaki gerginlik de artar.

“MAKUL OLMAYAN GÖNÜLLÜ KURULUŞ”:
Politika Reformlarına Etki
“İnsan ve Süpermen” adlı kitabında Bernard Shaw, “Makul adam dünyaya uyum sağlar. Makul olmayan ise dünyayı kendine uydurmaya çalışır. İşte bunun için bütün gelişmeler makul olmayan adamlar yüzündendir” der. Gönüllü kuruluşlar da programlarının mevcut ve geleneksel düzene uydurmak yerine yararlı olmadığı görülen uygulamaları değiştirecek kadar makul olmayan yaklaşımları benimsemektedirler.

Ülkelerin politikaları, kalkınma programlarının başarısında hayatî rol oynar. Gönüllü kuruluşlar bu politikaları değiştirmeye yönelirlerse çalışmalarını hükümetle ortak olarak yürütemezler. Maddî yardım kesildiği zaman da sonuca varamadan oldukları noktada kalırlar. Böyle durumlarda, hiç de kolay olmayan davranış, uygulama ve politika reformlarına yönelmelidirler. Bu daha gerçekçi bir tutumdur.

Güney’deki ortakları, Kuzey’li gönüllü kuruluşların eğitime ve kampanyalara daha çok para ayırmalarını istemektedir. “Yalnız para vermek yeterli değil. Güney’in sırtından geçinen zengin Kuzey’den kurtulmak için politik hareketler de gereklidir” diyorlar.

Gönüllü Kuruluşun Görevi Değil
Gönüllü kuruluşar kendi çalışmalarını kendileri seçerler. Bazı Kuzey’li gönüllü kuruluşlar dünyadaki yoksulların elçiliğini üstlenmiştir. Bu görevin bir parçası da demokrasinin öncüsü olmak sorumluluğudur. Amaç, bugüne kadar sesi duyulmayanların uluslararası platforma katılmalarını ve bu düzeydeki karar mekanizmalarını etkilemelerini sağlamaktır.

Gönüllü kuruluşlar, bu görevi teorik olarak benimser ama yerine getirmekte acele etmezler. Oysa Kuzey’li gönüllü kuruluşların bunu ihmal etmemeleri gerekir. Para desteği sağlayanlar karşılığında nasıl harcama hesabı bekliyorsa, Güney’li gönüllü kuruluşlar da bu destekçilerinin Kuzey’deki halkı nasıl eğittiklerini ve yoksulluğun uluslararası sebepleriyle nasıl uğraştıklarını bilmek isterler.

Gülünç Deliller
Bir gönüllü kuruluşun herhangi bir toplumda yürüttüğü yoksullarla ilgili politikanın değerlendirilmesi projesinde elde edilen sonuçlar; istatistik bilgilerle karşılaştırıldığında çok yetersiz hattâ gülünç gözükebilir. Bu durum gönüllü kuruluşu caydırmamalıdır. Çünkü elde ettikleri, daha gerçekçidir. Olaylara yukarıdan bakan otoritelerin gözünden kaçanlar bu sonuçlarda görülebilir ve karar vericilerin kararlarını değiştirmelerine bile sebep olabilirler.

Değişme Yolunda Güçsüzlük
Tek bir gönüllü kuruluşun bulgularını ortaya koyarak önemli değişikliklere yol açmasını beklemek gerçekçi olmaz. Bu bulgular etkili bir kampanya ile desteklenebilirse sonuç farklı olabilir. Çok sayıda gönüllü kuruluşun milletvekillerine yayarak, yerel basını kullanarak katılacağı bir kampanya, medyanın ve politikacıların ilgisini çekip etkili olabilir. Ne yazık ki, gönüllü kuruluşların çok azı kaynaklarını bu tip çalışmalara ayırıyor.

Bazen Güney’deki bir hükümeti belli bir konuda etkilemek imkânsız iken, Kuzey’li bir uluslararası kurumun, örneğin Dünya Bankası’nın, dikkatini bu konuya çekmek mümkün olabilir.
Gönüllü kuruluşların değişikliklere yol açacak güç ve etkileri ancak birlikte hareket edebildikleri ve doğru plan yapabildikleri zaman vardır.

Politik Misillemeler
Halkın yararına olacak değişmeleri savunan gönüllü kuruluşlar, eninde sonunda bir karalama kampanyasının hedefi olacaklardır. Çünkü mevcut durumu değiştirmek, güçleri elinde tutan birilerinin işini bozmaktan geçer.
Böyle bir durumu en az zararla geçiştirmek için planlama aşamasında çok dikkatli olmak gerekir. Bu noktada diğer gönüllü kuruluşların desteğini sağlamak da önemlidir.
Bir çok ülkede politikayı değiştirmeye yönelik potansiyel mevcuttur. Bunu değerlendirmek gerekir. Örneğin bazı Afrika ülkelerinde hükümetler, kalkınma programlarının önerdiği “yeni gerçekçilik” fikrini kabullenmiş, istemeyerek de olsa reform uygulamaları getiren yabancı görüşleri politikalarına dahil etmişlerdir. Sağlıklı kalkınmanın bazı politika değişiklikleriyle olabileceğini görebilmişlerdir.

Dünya Bankası ve IMF, asıl amacın yoksulluğun devamlı bir şekilde ortadan kaldırılması olduğunu savunuyorlar. Eğer bu doğruysa makroekonomi politikalarına bel bağlamak çok yanlıştır. Toplum içinde olduklarından, gönüllü kuruluşlar çoğu yerde bunu değerlendirebilecek konumdadır. Dolayısıyla alternatif planlar veya boşluk doldurucu çalışmalar geliştirmelidirler. Eğer karar vericilerin fikir ve tavırlarını değiştirmeye yönelik değilse, gönüllü kuruluşların görüş ve tecrübeleri ziyan olmuş sayılır. Bunun için  bir strateji geliştirerek etraflıca düşünmeli ve hükümet memurları, yardım kuruluşu temsilcileri, basın mensupları, eğitimciler gibi kişilerle görüşmelere zaman ayırmalıdır.

Son yıllara kadar gönüllü kuruluşların kalkınma planlarına katkısı pek görülmemişti. Ne hükümetler veya uluslararası finans kurumları gönüllü kuruluşlardan görüş sormuş, ne de gönüllü kuruluşlar onlarla bir masaya oturmak fikrine yanaşmıştı. Bugün Dünya Bankası’nın SDA (Afrika’da kalkınmanın sosyal boyutları) bölümünde bir gönüllü kuruluşlar masası vardır. Bunun amacı gönüllü kuruluşları planlanan çalışmalara katmaktır. Uygulamanın nasıl olacağını göreceğiz.

Mikro-politika reformları merkezî hükümet uygulamalarına dayanır. Fakat, reformların etkili olabilmesi için yerel yönetim yetkililerinin katkısı, yerel kurumlarda yapılacak değişiklikler ve işbirliği yapılacak kişilere özenle hizmet içi eğitim verilmesi de gereklidir.
Mikro-politika reformlarını gerçekleştirmekte gönüllü kuruluşlar büyük potansiyeldir. Ne var ki, bunun için yeni etkileme ve yönlendirme becerileri geliştirmeleri gerekiyor. Yalnız bulundukları yeri değil tüm ülkeyi, hükümetlerin politikasını, ekonomik durumu, hükümet üzerindeki dış etkileri iyi bilmelidirler. Sendikalar, iş dünyası ve uluslararası kuruluşlara yakın pek çok kişiyle temasları olmalıdır. Ayrıca her düzeydeki yetkililere ve politikacılara görüşlerini anlatabilecek yetenekli ve becerikli taraftarları da bulunmalıdır.

ULUSLARARASI LOBİCİLİK
Herhangi Bir Şey Yapma. Orada Öyle Dur!
Pek çok Kuzey ülke gönüllü kuruluşu, bütçelerinin küçük bir kısmını kalkınma eğitimine ayırırlar. Amaç, kendi toplumlarına Üçüncü Dünya ülkeleriyle ilgili bilgi vermektir ve eğitim, okul çocuklarına yöneliktir. Halk için daha davranış merkezli bir yaklaşımları vardır ve destekçilerinin lobicilik kampanyalarına katılmalarını beklerler. Karar vericileri etkileyip bazı politika ve uygulamaları değiştirmelerine çalışırlar.

Bir gönüllü kuruluşun hem lobicilik yapabilecek, hem de kamuoyu kampanyası düzenleyebilecek becerisi olmalıdır. Uluslararası platformdaki lobicilikte, son yıllara kadar, Kuzey’li gönüllü kuruluşlar çoğunluktaydı. Güney’li gönüllü kuruluşlar ise kendi ülkelerindeki  yöneticileri etkilemeye çalışıyorlardı. Günümüzde durum değişmeye başlamıştır.

Lobiciliği Kimler Yapmalı?
Gönüllü kuruluşların lobicilikte söz sahibi olması  1980’lerde artmıştır. ABD’nde o yıllarda kurulan Uluslararası Gönüllü Kuruluşlar Konseyi, lobicilikte daha cesur adımlar atılmasına yol açmıştır.
Güney’deki Gönüllü Kuruluşlar

Son yıllarda özellikle Güney Amerika ve Afrika’daki gönüllü kuruluşlar, konuları çoğunlukla yerel sorunlar olmakla beraber, lobicilik yapmaya öncelik tanıyorlar. Bunun için, zaman zaman, kuzey ülkelerdeki benzeri kuruluşlarla işbirliği de yapıyorlar. Daha önce yalnızca Kuzey’dekinden maddî destek almaya dayanan işbirliği artık ortak kampanyalar yürütmek için bilgi, beceri ve medya imkânlarını paylaşma şeklinde oluyor.

Yeni Kampanya Ortaklıkları
Güney ülkelerde görülen bu yeni çalışma tarzı, uluslararası lobiciliğin güçlenmesine yol açmıştır. Çevre sorunları gibi her ülkeyi ilgilendiren konularda global boyutlu kampanyalarla lobicilik yapıldığına tanık oluyoruz.

Uzman Kampanyacılar
Bir çok uluslararası kampanya, özellikle o konuda çalışmak amacıyla kurulmuş gönüllü kuruluşların liderliği ile başarıya ulaşmıştır. Personel sayıları çok olmasa da bu gönüllü kuruluşlar tek bir konu üzerinde yoğunlaşmış olmanın avantajlarına sahiptirler.

Gönüllü Kuruluşlar Neler için Lobicilik Yapıyor?
Gönüllü kuruluşların lobicilik anlayışı gibi ele aldıkları konular da yıllar içinde değişikliğe uğradı. Güney’deki gönüllü kuruluşların uluslararası lobiciliğe katkısı arttıkça, Güney’li devletlerin makro ilgi alanları yerine halkı doğrudan etkileyen konular daha çok ele alınır oldu.
1970’li yıllarda kampanyaların gündemini Birleşmiş Milletler sistemi belirliyor, özellikle de FAO’nun açlıkla savaş yaklaşımı ağırlık kazanıyordu.

Bu kampanyalara paralel olarak bir de uluslararası kuruluşları, Üçüncü Dünya ülkelerini sömürmekle suçlayan bir yaklaşım vardı. Seylan’daki çay üreticilerini neredeyse boğaz tokluğuna çalıştıran İngiliz çay şirketlerine karşı yürütülen kampanya buna bir örnektir.
1970’lerin sonunda kampanyaların daha bilimsel üst düzeyde olmaya başladığını görüyoruz. Merkezi İsviçre’de olan Nestle’nin, üçüncü dünya ülkelerinde pazarladığı sağlığa aykırı bebek mamaları konusunda yürütülen kampanya ve uluslararası etkisi kayda değer. Bu kampanyanın sonuçlarından biri UNICEF’in Cenevre’de düzenlediği ve ilk kez devlet düzeyinde sağlık yetkililerinin katıldığı bir toplantı oldu. Bebek maması pazarlayanların uyması gereken uluslararası kurallar belirlendi. Bu toplantı hem Kuzey hem Güney’den bir çok önemli gönüllü kuruluşun ilk kez bir araya gelmesini sağladığı için de önemlidir.

Kampanyaların giderek daha üst düzey olma eğilimi 1980’lerde de sürdü. Devlet alanında; yardım, ticaret, uluslararası para politikaları, dış ilişkiler; toplum alanında ise alım-satım, yatırım ve istihdam en çok ele alınan konular oldu. Gönüllü kuruluşların gücünü arttırmak, lobicilik ve yaygın eğitimin bir arada ele alınması ve medya kullanımına ağırlık verilmesi önemli yaklaşımlardı.

Gönüllü kuruluşlar lobicilik için konu seçerken öncelikle kendi tecrübeleri ve tabandan aldıkları mesajlar doğrultusunda karar vermelidir. Ne var ki, aynı zamanda bu seçimi, hangi dâvaların kazanılabilir olduğunu objektif olarak değerlendirebilme ile dengelemek gerekir. Böyle bir seçim yapmak kolay değildir. Pragmatik bir çözüm yolu, kazanılabilir dâvalar üzerinde yoğunlaşırken, bu değişiklikleri daha geniş çapta reformlar için basamak yapmaktır. Kazanılan başarılar, benzeri alanlarda daha büyük zaferler için dayanak ve örnek olur.

Etkili Bir Kampanya Nasıl Yapılır?
Bir kampanya yürütmek söz konusu olduğunda, gönüllü kuruluş ele aldığı konuda ve bu konuyla ilgili politikalar hakkında bilgi sahibi olduğunu gösterebilmelidir. Tecrübesinin çok duygusal değil gerçekçi ve inandırıcı olduğunu da belirtmelidir. Dâvası için yaygın ve güçlü destek bulabilmeli, etkilemek istediği yetkililerle görüş alışverişinde bulunabileceği bir ortam temin edebilmelidir.
Kampanyada ele alınacak sorunu iyi analiz etmek kadar, bulunabilecek çözümleri de her yönüyle gözden geçirmek gerekir.

Verilecek mesajı, gönüllü kuruluş dışında, ilk kez etkilenmesi istenen hedef kişiler duymalıdır. İlk reaksiyonları olumsuz olsa da, bunu dolaylı olarak, örneğin medyadan duymaları çok daha olumsuz sonuç verir. Kampanyanın zamanlaması da üzerinde özenle durulması gereken bir konudur.

Toplum içinde bir gönüllü kuruluşa her kampanyasında destek verecek ve karşılık beklemeyen kişiler vardır. Bunlarla iyi bir ilişki içinde olabilmeli, her birine önemli olduğunu hissettirebilmelidir. Bu destekçilere eksiksiz bilgi aktarmak ve teşekkürü ihmal etmemek de çok önemlidir.
Gönüllü kuruluşlar ele aldıkları konuyla ilgili karar vericilerle sık sık, düzenli görüşmeler yapmalı ve bu toplantıları hedefleyen amaca yöneltmeyi becermelidirler. Bu da sürekli yeni bilgi topayıp sunmak ve gelecek toplantılarda ele alınabilecek yeni gelişmeleri görebilmekle mümkün olur.
Karar vericiler bir gönüllü kuruluşa saygı duyar, karşılıklı görüşmelerinden, kamunun dikkatini çekici bir sonuç çıkarılacağını bilir ve kampanyayı sonuna kadar sürdürmekte ısrarlı olduklarını anlarlarsa karşılıklı görüşmeye yanaşırlar.

Konunun insancıl yönüne ağırlık vermek ise her zaman etkili olur.
Gönüllü kuruluş, konu üzerinde ne derece ısrarlı olacağını da önceden belirlemeledir. Karar vericilerle sonuca varmayan sıkı-fıkı bir ilişki geliştirmenin kimseye, özellikle de topluma bir yararı yoktur.

Unutmamalıdır ki, her kampanyanın olumsuz reaksiyon görmesi ihtimali de vardır. Bu noktayı da düşünüp ona göre strateji geliştirmek gerekir.
Örgütlenerek lobicilik yapmak her zaman için avantajlıdır. Bu uluslararası bir ağ içinde de olabilir. Aynı uzmanlığa sahip olan gönüllü kuruluşlar bir konu etrafında, birbirlerini bilgi alışverişiyle destekleyerek birlikte çalışabilir ve ortak bir kampanya yürütebilirler.

YEREL DÜŞÜN, KÜRESEL DAVRAN
Gönüllü kuruluşların hem geleneksel proje çalışmaları hem de yöntem belirlemeleri ile kalkınmaya katkıları olduğunu biliyoruz. Bu katkılarıyla milyonlarca kişinin yaşamında önemli değişikliklere yol açtıkları da doğrudur. Ne var ki, bu değişiklikler, mevcut kalkınma modelinin değişmesini etkilememektedir.

Oysa artık kalkınma modelinin kendisini de değiştirmek gerektiğini düşünen gönüllü kuruluşların sayısı artıyor. Bu gönüllü kuruluşlar çoğunlukla, çalışmalarını tabanda yürüten kuruluşlar. Akademik tartışmalara, makroekonomi teorilerini değerlendirmeye katılacak birikimleri yok, ama tecrübeleri mevcut ekonomik değerleri ciddî şekilde sorgulamaktadır.

1990’larda gönüllü kuruluşlara düşen görev, bu ithamları doğru olarak yönlendirmek ve mevcut sistemlere alternatif aramak için gerekli olan birleşmeleri gerçekleştirmektir. Bunun için zaman uygundur. Doğu Avrupa’daki değişmeler ve yayılan demokrasi rüzgârı ile AIDS, uyuşturucu ticareti ve çevre sorunlarının  açıkça gözler önüne serdiği “sınırsızlık” kavramı, mevcut sistemi değiştirmek için fırsatlar yaratmaktadır.

Kuzey’de ve Güney’de, gönüllü kuruluşlar çok çeşitlilik gösteriyor. Buna rağmen gittikçe artan bir ilgiyle paylaştıkları ortak görüş, geleneksel kalkınma modellerinin artık yetersiz olduğudur.
Böyle bir yetersizliğe çözüm bulmak için tek tek bir şey yapma güçleri olmasa da ekonomi, tarım, planlama alanlarında tecrübe sahibi olan muhaliflerle işbirliği sağlayarak soruna çözüm bulabilirler.

Köklü uluslararası değişikliklere varmak için temel olabilecek bu gibi ortaklıkların özü, bilinen bir deyişin tersiyle açıklanabilir: “Yerel düşün, küresel davran”.

BEŞ ÖNEMLİ AKSAKLIK
1)Dolar Merkezli veya Kişi Merkezli Ekonomiler
Geleneksel ekonomiler parayı merkez kabul eder. Evet para önemlidir ama doğal kaynakları ve insan gücünü de iyi yönetebilmek, eşitlik ve sosyal adalet de en az para kadar önemlidir.
İnsanı ekonomik düzenin amaçları için araç olarak görmek yanlış bir tutumdur. Ne yazık ki günümüz ekonomistlerinin çoğu kısa dönemde elde edilecek kazançları düşünüp, ileriyi görmekten kaçınmaktadır. İşte bu noktada, gönüllü kuruluşlar ortak ve sürdürülebilir kazançlara yönelen yeni ekonomi görüşünü savunabilirler.

2)Katma Değer Yağması
“Katma Değer” yeniden ele alınması gereken bir kavramdır. Elinde gerçek bir Rembrandt tablosu bulunan kişiyi düşünelim ve tablonun değeri 1 milyon dolar diyelim. Sahibi tabloyu birer cm2’lik parçalara bölüp, bu parçalarla broş yaparak gerçek sanat eseri olduğunu gösteren garanti belgeleriyle her bir broşu 200 dolara satarsa, 2 milyon dolar kazanacaktır. Çok değerli bir eseri yok ederek 1 milyon dolarlık bir katma değer kazanılmıştır. Gerçek ise değerin yok edilip “katma fiyat” kazanılmış olmasıdır.

Günümüz ekonomisi bu düzen içinde işlemektedir. Binlerce yılda yetişen ormanları kısa vâdede para kazanmak için yok etmek veya değeri ölçülmez sulak alanları basit bir ticarî amaç için kurutmak, hep bu anlayışın örnekleridir.
Çarpık ekonomilerde ve özellikle üçüncü dünya ülkelerinde “ödeme gücü”, “değer” olarak algılanmaktadır. Gelir düzeyleri ise kişilerin çalışma gücü ve becerisinin karşılığı olmayıp zaman içinde topladığı veya edindiği mal ve gücün göstergesidir.

3)Gayri Sâfi Millî Saygısızlık
Ekonomilerde önemli bir gösterge, gayri sâfi millî hâsıladır. Gayri sâfi millî hâsılanın ekonominin ne derece sağlıklı olduğunu belirlediği ve toplumun refahına katkıda bulunduğu zannedilir. Oysa, bu doğru değildir.

Bazı ülkelerde gayri sâfi millî hâsıla artışı ile refah düzeyi arasında doğrudan bir ilişki vardır ama bir çok ülkede de bunun aksi söz konusudur. Örneğin bir ülkenin elindeki millî sanat eserlerinin tamamını sattığını düşünelim. O yıl gayri sâfi millî hâsıla birden çok yükselecek ama aslında o ülke fakirleşmiş olacaktır.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı artık gayri sâfi millî hâsılayı “satın alma gücü eşitliği” olarak kabul etmektedir. Bu da, temel harcamalar (beslenme, sağlık giderleri, barınma, eğitim gibi) kazançtan çıkarıldıktan sonra kalan parayı esas almaktadır.

Geleneksel ekonomiler, özellikle de hesaplamaların içine çevre konularını katmaya çalıştıkça bugüne kadar kullandıkları formülleri değiştirmek gerektiğini anladılar. Dolayısıyla IMF de son yıllarda millî hesplara şu üç noktanın dahil edilmesini istemeye başladı:

1)Satış için kullanılan kaynakların (petrol, kereste gibi) tükenmesi.
2)Çevre bozulmalarını gidermek için yapılan koruyucu harcamalar (ağaçlandırma, çevre eğitimi gibi).
3)Ekonomik amaçlı işlemler (asit yağmurları, erozyon, balıkçılık alanlarının kirlenmesi) sonucu çevrenin bozulması.
Gayri sâfi millî hâsıladan bu faktörler çıkarılınca daha gerçekçi bir net millî hâsıla elde edilmekte, ama sayılar pek kesin olamamaktadır.
4)Yaşam Standardı mı? Harcama Standardı mı?
Bütün gayri sâfi millî hâsıla sonuçları kesin olabilse de bunlar yalnız ekonomik refahı belirtirler. Oysa işin bir de sosyal yönü vardır. Bunun için bazı ekonomistler çocuk ölümleri, okur yazarlık oranı, ortalama ömür süresi gibi özellikleri temel alan görüşleri benimsediler ama hiçbir zaman bunlarla gayri sâfi millî hâsılayı birleştiren yeni göstergeler edinmeye yanaşmadılar.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, son olarak; satın alma gücü, ortalama ömür ve okur yazarlık oranını temel alan bir insanca kalkınma kavramı göstergesi tanıttı. İleride bu göstergeyi daha da genişletmeyi planlıyor.
5)Yeni Uluslararası İnsanca Düzen

Çevre bozulmalarının maddî yükünü de eklemek, ulusal hesapları yeni sistemlerle ele almak, önemli görüşlerdir. Ne var ki, bu hesapların da kusursuz bir bilim olduğunu söyleyemeyiz. İnsanların ihtiyaçlarına dayalı değer yargılarına varmak için ekonomik hesaplamalar yeterli olamaz. Günümüz hükümetlerinin gözü ekonomik faktörlerle kör edilmiş durumdadır. Yeni uluslararası ekonomik düzen yerine yeni uluslararası insanca düzen yaratmaya yönelmek çok daha önemlidir.

YENİ BİR EKONOMİK ÇERÇEVE
Gönüllü kuruluşlar, tecrübelerine dayanarak bugünkü ekonomik düzeni eleştirmektedirler. 7’ler zirvesine ek olarak, Kuzey ve Güney’den gönüllü kuruluuşların da katıldığı alternatif ekonomik zirve her yıl yapılıyor. IMF’in ve Dünya Bankası’nın yıllık toplantıları da gönüllü kuruluşlar için alternatif görüşlerini duyurdukları fırsatlar oluyor. Gönüllü kuruluşlar, geleneksel çalışmalarını sürdürmenin yanısıra yeni bir dünya görüşünü şekillendirme sorumluluğunu da üstelenmelidirler.
1990’LARDA GÖNÜLLÜ KURULUŞLARI BEKLEYEN GELECEK
Yeni cesur bir dünya düzeni gerekiyor ve bunun şekillenmesinde gönüllü kuruluşlara önemli görev düşüyor.

Ekonomik kararlarda çevre kaygısı bulunmalı, uluslararası ilişkilerde, ulus içi ve aile içi yaşamda eşitlik olmalı. Bütün insanlar demokratik, politik, insanî ve ekonomik haklardan yararlanabilmeli. AIDS, uyuşturucu, deniz kirliliği gibi küresel sorunları çözmek için uluslararası işbirliği yapmak hükümetlerin önceliklerinden olmalı. Peki, bulunduğumuz noktadan böyle bir düzene nasıl geçeceğiz? İşte sorun budur. Öyle bir yol bulmalıyız ki, hem değeri durduğu yerde makul şekilde artsın, hem de dünyayı kurtaracak kadar çabuk olsun.

Fizikte “en az hareket” kanunu vardır. Yani, doğal bir olayın gidişinde her adım, en az hareket için; bir başka ifadeyle, eforu en aza indirmek içindir. En az hareket, en az reaksiyon uyandırır. Sonuçta varılan nota, önceki hareketlerin toplamıdır. Geleceği şekillendirmekte etkili olmak içinr gördüğümüz aksaklıkları yavaş yavaş giderelim.

Eski değerlerden yeni değerlere hemen ulaşılmasını düşünmek, gerçekçi değildir. Su yokuş yukarı akmaz. Bunun yerine yeni düzenin öncüleri olan yeni yaklaşımlar, yeni uygulamalar giderek tüm sosyal yapının değişmesini gerçekleştirebilirler.
Kamuoyunun kabulleneceği bir refgorm yolu izlemelidir. Adım adım ilerlerken uzun vâdeli amacı unutmamak gerekir. Gönüllü kuruluşlar az hareket prensibini gözardı etmeden en etkili sonuç almaya yönelmelidirler.

EN ETKİLİ SONUÇ
Önce gönüllü kuruluşlar, toplum içinde etkili olmak için değişim ihtiyacının farkında olabilmelidirler. Bu değişim; düşünme, çalışma ve birbirleriyle ilişkilerinde meydana gelecektir. Böyle bir reform kolay değildir. Özellikle Kuzey’deki gönüllü kuruluşlar için önemli özverilerde bulunmayı gerektirir. Değişimle uğraşmak yerine rahatlarını bozmadan statik bir rol sürdürmeyi seçerlerse, gezegenimizin geleceğiyle ilgili büyük çatışmalar olurken önemsiz seyirciler olmaktan öteye gidemezler.

Gönüllü kuruluşlar kendi başlarına hareket edemiyeceklerini de anlamalıdırlar. İyi bir yönetim ve âdil bir kalkınmanın tanımlamasını yapmak için öncülük etmelidirler. Bu da sağlıklı bir ekonomik büyüme gerektirir. Kalkınmanın yolu çevre koruma açısından da sağlıklı olmaladır.

İyi bir yönetim; kalkınma, ekonomik gelişme, yoksulluğu azaltma, eşitlik, doğal kaynakları koruma, demokrasi ve sosyal adalet gerektirir. Bugünkü ortam buna elverişlidir. Şartlar, milliyetçi görüşün; yerini, uluslararası dayanışmaya bırakmasına yol açmıştır. Millî sınırları aşan sorunlar vardır ve bunlara çözüm, ortak çabalarla bulunacaktır. Üretim merkezli politikalar da yerlerini tüketim politikalarına bırakmaktadır. Artık önemli olan; ne gibi değer yargıları olan, nasıl bir toplum için neler üretilmekte olduğudur.

Öte yandan çevrecilik, ekonomik prensipleri tekrar gözden geçirmeyi gerektirmektedir.
Doğu Avrupa, Güney Amerika ve Güney Doğu Asya’daki politik gelişmeler ise demokrasinin anlamı ve önemi üzerinde durmayı gerektiriyor.

Bütün bunları kalkınma kavramına eklersek yeni bir düzene; bugünkü ve yarınki nesillerin ihtiyaçlarına uygun yeni değerlere geçiş sağlayan yapı değişmeleri olacaktır. Bu değişiklikleri yapmak, yalnız Güney devletlerinin görevi değildir. Aksine, Kuzey ülkelerde eşdeğer derecede etkili değişiklikler olmadan bunların gerçekleşmesi mümkün olamaz.

Gönüllü kuruluşlar, özellikle de çalışmalarını hem Kuzey hem Güney’de sürdürenler, böyle bir yapı değişikliğini savunacak güce sahiptirler.


Etiketler:  



Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim

GenBilim Editor

Yazar Hakkında:
"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık." Nicholas Murray
Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim
GenBilim
GenBilim