Kas
24
2007
|
İdeoloji |
|
|
|
GenBilim Editor
|
|
Pazar, 25 Kasım 2007 |
Okunma: 746 kez
“İdeoloji”, ilk ortaya çıktığı dönemlerde çağdaş kullanımlarından daha farklı bir anlama sahipti. Bir çoğulluk arz etmeyen bu anlam, sözcüğü meydana getiren “ide” ve “loji” köklerinin farklı manalara gelmeyecek şekilde eklemlenmesinden doğmuştu. Fikir manasındaki “ide” ve her hangi bir nesneye ilişkin araştırma ya da bilim anlamına gelen “loji”nin biraraya gelmesiyle oluşan kavram, “insan fikirlerine ilişkin bilimsel araştırma”ya yakın bir anlamına geliyordu.
( www.genbilim.com )
Aydınlanma düşünürlerinin geleneği, “ideoloji” kavramını ilk kullanan yazar Antoine-Louis Claude Destutt de Tracy için elverişli bir arka plan oldu. Yeni bir bilimin sistematize edilmesiyle ilgilenen Tracy, buna “düşünceler bilimi” anlamına gelmek üzere “ideoloji” dedi. Ona göre, bu bilimin nesnesi, düşüncelerin kökeniydi ve bilimsel ilerleme ancak yanlış düşüncelerden kurtularak mümkün olabilir; bir bilim olarak ideoloji, dinlerin ve metafizik önyargıların üstesinden gelmek üzere halk eğitimine yeni bir temel teşkil edebilirdi (Larrain, 1979: 27-28).
Marx’ın düşüncesinde merkezi bir yer tutan ideoloji kavramsallaştırmasına geçmeden önce, kavramın ortaya çıktığı dönemdeki anlamına ilişkin sonuçları özetlemek yararlı olacaktır: 1- İdeoloji, Aydınlanmacılığının kültürel ve felsefi ortamı içinde üretildiği haliyle doğru düşünme bilimi anlamına geliyordu. 2- İnsanın düşüncesini kalkış noktası olarak seçen bu yaklaşım, insanın zihinsel mekanizmasının denetlenmesinin mümkün olduğunu öne sürüyor ve düşüncelerin değiştirilmesinin toplumsal değişimin önkoşulu olduğuna inanıyordu. 3- Bu inanç, yanlış düşüncelere karşı doğru fikirlerle verilecek mücadeleyi toplumsal gelişimin ana ekseni olarak kavrıyordu.
Marx’ın ideoloji kavramsallaştırmasının gelişimine ve bu kavramsallaştırmanın devrimci eleştiri ile ilişkisine dikkat çekmeye çalışan bu yazının sonuçları şu şekilde özetlenebilir:
Marx, ideoloji kavramsallaştırmasını, “gençlik” ve “olgunluk” dönemindeki eserlerinde farklı ve çelişki biçimlerde değil, tutarlı bir iç bütünlük taşıyacak bir şekilde geliştirildi. İlk din eleştirilerinden kapitalist üretim tarzının mübadele alanındaki görüntüler dünyasının özgürlük ve eşitlik ilkelerinin maskesinin düşürülmesine kadar sürekli bir gelişim seyri izleyen bu ideoloji kavramsallaştırması, negatif bir içeriğe sahipti. Kavram, Marx’ın dilinde gerçeklikteki ve insan bilincindeki tersyüz olmayı ifade etmek üzere kullanılıyordu.
Marx’ın ideoloji anlayışı, entelektüel gelişiminin belirli bir evresine kadar, insan bilincindeki tersyüz olma halinin gerçek çelişkilerden kaynaklandığını, bu nedenle zihinsel başaşağılığın ancak gerçek çelişkileri çözmeye yönelik pratik bir etkinlikle ortadan kaldırılabileceğini savunuyordu. Bu ideoloji kuramı toplumsal yanılsamalara karşı mücadelenin fikirler aleminde değil gerçek yaşam süreçlerinde olabileceğine ilişkin vurgusuyla çığır açıcı bir nitelik taşıyordu. İnsan düşüncelerinin, insan tarafından yapılan maddi gerçekliğin bir ürünü olduğunu ve gerçekliğin devrimci pratik tarafından değiştirilebileceğini söyleyen İdeoloji, Marx’ta, bütün bu bakımlardan devrimci politikadan ayrı düşünülemez bir nitelik taşıyordu.
Marx, iktisat çalışmaları sırasında ideoloji kavramsallaştırmasına yeni bir boyut ekledi. İnsan bilincindeki tersyüzlüğün gerçekliğin kendisindeki tersyüzlükten kaynaklandığına illişkin argümanını, bu iki tür tersyüzlük arasındaki ilişkinin kapitalist üretimin görünüş biçimleri aracılığıyla dolayımlandığı teziyle sonuca ulaştırdı. Bu sonuç, Marx’a kapitalist üretimin görünüş kertesinin maskelediği üretim alanındaki sömürü ilişkilerini açıklama imkânını verdi.
Marx, ideolojiyi, gerçekliği doğru kavrayabilme yeteneğinden yoksun olduğu varsayılan insan zihninden kalkarak ya da emek gücünün alınıp satıldığı özgürlük ve eşitlik alanı olan dolaşım sürecine hapsolarak değil, emek gücünün tüketilip metaların ve artı-değerin üretildiği üretim alanında, bu eşitsizlik ve tutsaklık alanında eleştirdi. Çünkü onun düşüncesine göre, ideoloji, insan zihninin kusurlarından değil, maddi yaşam sürecinin çelişkilerinden doğuyordu. Dolayısıyla ideolojik başaşağılığın yok edilmesi de, insanların bilincindeki zayıf yanların düzeltilmesiyle, eksik algılama biçimlerinin tadilatıyla gerçekleştirilecek bir mücadele ile değil, ideolojik formların oluşum imkânlarına karşı yürütülecek devrimci ve pratik bir eleştiriyle mümkündü.
Marx açısından eleştirinin ilk anlamı, insan bilincindeki başaşağılığın kaynağı olan ideolojik formların temelinde yatan maddi çelişkileri açıklamaktı. Eleştiri, ikinci olarak ise, mevcut toplumsal ilişkilerin bir sorgulaması ve dolayısıyla Gülnur Savran’ın dikkat çektiği gibi (1987: 197) “tarafsız bir nesnelliğin” karşıtı olarak taraf tutmaydı. O nedenle kapitalizmin temel çelişkisini emek-sermaye karşıtlığı ekseninde açıklayan Marx, daima emeğin yanında saf tutan devrimci bir politikacı, sosyalist bir eylemciydi. Ona, mevcut kapitalist dünyanın ötesinde yeni ve mümkün bir dünya tasarımı yapma ve bu dünyanın “çalışan, yaratan, dövüşen” işçiler tarafından kurulabileceğini söyleme imkânı veren şeylerden biri de ideoloji kavramsallaştırması ve ideoloji karşısındaki eleştirel tutumuydu.
Marx’ın negatif ideoloji kavramsallaştırması, kapitalist üretim tarzının kazandığı yeni biçimlerin devrimci bir eleştiriye tabî tutulması bakımından günümüz Marksistlerine hâlâ muazzam olanaklar sunuyor. Lenin ve Gramsci gibi Marksistler tarafından geliştirilen ve egemenlik peşindeki siyasi söylemlerin oluşumunu, gelişimini ve gerilemesini irdeleme aracı olarak kullanılan “nötr” ideoloji kavramsallaştırması ise toplumsal ilişkilerin açıklanıp eleştirilmesinin bir başka olanağıdır. Marx’ınkinden daha farklı bir mantıkla çalışan bu ideoloji kavramsallaştırması, onun yerini alması gereken, ona karşıt bir kavramsallaştırma olarak düşünülmemelidir.
1- Medya kültürümüzü inşa eder ve bu inşaatın bir maliyeti vardır:
Medyayı/medya ürünlerini bilinçli olarak mı tüketiyoruz yoksa sadece alışkanlıktan mı ? Eğer bu bir alışkanlıksa kendimize şu soruları sormalıyız: “Ekrandaki bu görüntünün bana getirisi nedir?”, “Bunu izlemekten başka yapacak işim yok mu?”, “Bana gerçekten faydalı olacak başka ne yapabilirim?”
2- Medya tekniğin olanaklarını kullanarak üretim yapar:
Medya ürünleri büyük bir dikkatle oluşturulmuş yapımlardır. Sinema filmleri bizi çok etkiler çünkü sinemacılar sadece izleyiciyi nasıl etkileyeceklerinin tekniğini öğrenmek için yıllarını harcarlar. Reklamcılar da öyle. Bu tür yapımların çözümlenmesi veya analizi bizleri daha dikkatli ve bilinçli medya tüketicileri yapar.
3-Medya ideolojik ve yargılayan mesajlar içerir:
Bazı yargılar bilinçli olarak sunulur, bazıları da bilinçsizce. Mesajlar olumlu ya da olumsuz olabilir ve genellikle belli bir hedef kitleye sunulmak üzere üretilir.
4-Medya bir iştir ve bu işten para kazanılır.
5- Her bireyin medya ürünlerini algılayışı farklıdır:
Hepimiz medyadan gelen mesajlara farklı anlamlar yükleriz. Aileler, öğrenciler, eğitimciler ve yurttaşlar medyayı öğrenmek istiyorlarsa, medyadan gelen mesajların kendileri için ne anlam ifade ettiğini konuşmalı, paylaşmalıdırlar.
6- Reklamlar insanların duygularına seslenerek alışverişi kışkırtır.
7- Televizyon saniyede 30 hareketsiz görüntünün arka arkaya geldiği bir medyadır (sinemada 24):
Bilinçli bir beyin saniyede ard arda gelen 8 durağan görüntüyü ayırt edebilir; dolayısıyla televizyon ve sinema görüntüleri bizi bilinçli analiz yapmaktan, gerçekliği görmekten uzaklaştırır. Medyada gördüğümüz her şeye inanmamalıyız.
8- Her şey bizi etkiler, ama etkilendiğimiz her şey bizi bilinçli tüketime yönlendirmez:
Reklamcılar bunu bilir ve çok iyi kullanırlar.
9- Dalkavukluk, korku, espri, güçlü kelimeler, tekrarlamalar ve seks imajları medyanın insanları etkilemek ve dikkat çekmek için sıkça başvurduğu teknikleridir.
10- Teknolojik efektler, yani bilgisayar grafikleri, çok boyutlu görüntüler, müzik, kamera hareketleri hep medyanın insanlar üzerinde yarattığı duygusal etkiyi artırmak için kullanılır.
Televizyon mu bizi izliyor?
Bu soruyu yıllar önce ABD’li iletişim profesörü Neil Postman ve televizyon yapımcısı Steve Powers Amerikan halkına sormuşlardı: “Siz mi TV izliyorsunuz yoksa TV mi sizi izliyor?”(1) Günde -eksiğiyle fazlasıyla- ortalama 3 saat 59 dakikasını (ayda 106 saat, yılda 1299.4 saat yapar) televizyon önünde geçiren bir toplum için sorulabilecek en doğru soruydu aslında. Şimdi dünya televizyon izleme rekorunda ikinci sıraya yükselmiş Türkiye halkına da aynı sorunun sorulmasından yanayım.
Televizyon denen aygıt, her ne kadar eğlendirici ve bilgilendirici bir “ev eşyası” olarak görünse de aynı zamanda çeşitli değerler, alışkanlıklar ve ideolojilerin her yaştan izleyiciye ulaşabildiği bir elektronik ortam. Televizyonun bireylerin yemek yeme alışkanlığından, aile içi oturma düzenine kadar günlük hayatı nasıl değiştirdiğinden tutun da, televizyondan yayılan şiddet görüntülerinin insan psikolojisi üzerine etkileri veya bu büyülü aygıtın kitleleri toplu halde tüketime yönlendirme becerisi üzerine yazılmış çok sayıda makale var.
1991 Reklam kampanyasının seçmemdeki temel neden, kampanyanın Refah Partisi’nin kitle ile kurduğu iletişimde ideallerini göstermede uyguladıkları başarıdır. Değişim Refah Partisi’nin oy tabanını kırsaldan kente kaydırma, sadece “inananların” değil kitlelerin partisi olma çabasıdır. Reklam metinleri, Refah Partisinin şehirde kendini yeniden kurduğu anlamları sergilemesi ve bu anlamlar doğrultusunda, partiyi modern anti-modern ikiliği ötesinde anlamak açısından önemlidir. Ulusal gazetelerde, televizyonlar ve billboardlarda yayımlanan reklamlar açık olarak Refah’ın şehirdeki seçmeni hedeflediğini göstermekte, partinin “modernleşen” yüzünü yansıtmaktadır. Partinin kentleri hedefleyen reklamları oy beklentisi ötesinde kentli seçmen gözünde kendini “temize çıkarma”, meşrulaşma ve uzlaşma arayışıdır. Gerçekten de Refah Partisi 1991 seçimlerinde ilk defa büyük şehirlerde bir taban bulmuş, geleneksel seçmenini elinde tutarak büyük şehirlere yayılmıştır. Kampanyanın önemi ve başarısı Refah Partisinin programını başarılı bir propaganda stratejisi ile birleştirmesinde yatmaktadır. Bu programın adı “Adil Düzen” dir. İçeriğinin ne olduğu değişik çevrelerde çokça tartışılmış fakat parti tarafından tam olarak içi doldurulmamıştır. Fakat içeriği ne olursa olsun, Adil Düzen umutsuzluğa düşmüş, varolan düzenden rahatsız, diğer siyasal partilerden ümidi kesmiş, kültürel ve ekonomik olarak modernleşme sürecinden dışlanmış veya zarar görmüş kitlelere sarılabilecekleri bir ütopya sunma konusunda başarılı olmuştur.
Reklam metinlerine bakacak olursak, Türkiye’deki diğer siyasal reklamcılık örneklerinden farklılığı hemen göze çarpar. Kısaca söylemek gerekirse, Refah Partisi’nin 1991 reklam kampanyası diğer partilerden farklı olarak lider imajı yerine, toplumun ekonomik olarak geri kalmış, siyasal ve kültürel olarak dışlanmış, varolan düzenden rahatsız kesimlerini temsil eden kişi imajları ve onların endişeleri, dışlanmışlıkları, ezilmişlikleri üzerine inşa edilmiştir. Partinin, Türkiye’de toplumun “ezilmiş” kesimlerinde ekonomik yoksunluğun kimlik krizi ile elele gittiğini fark etmesi ve bunu reklamlarda yansıtması, reklamları Türkiye’deki diğer siyasal reklamcılık örneklerinden farklı kılmıştır. Partinin mesajı “sokaktaki adamı” hedefler. Onun sorunlarını, isteklerini paylaşır ve bu sorunların seçkinci olmaktan uzak bir tavırla Refah Partisi iktidarında çözüleceğini vaad eder.
İkinci olarak reklamların yayımlandığı günlük gazeteler okuyucu profiline göre belirlenmiş; ekonomik sorunları dile getiren reklamlar incelenen bütün gazetelerde yayımlanırken (ki bunlar Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Sabah, Zaman and Milli Gazete) bazı reklamlar örneğin türbanlı bir kız tarafından dile getirilen düşünce özğürlüğü isteği ve kampanyanın en protest metinlerinden biri olan capitalist düzenin, faiz ve fuhuş ile eşitlendiği bir hayat kadınının düzen değişikliği isteği sadece Refah Partisi’ne yakınlığı ile bilinen gazetelerde çıkmıştır.
Reklamlar gösterirki hedef kitle işçi, memur, köylü, sanayici, genç, emekli, gecekondulu, türbanlı, hayat kadını, demokrat, milliyetçi gibi toplumsal ve ideolojik olarak çeşitli pozisyonlara bölünmüştür. Bunların ortak yanları varolan düzenle ilgili ciddi şikayetleri olması ve gelecekten duydukları endişedir. Artan enflasyon, dar gelir, yüksek vergi altında ezilen işçi, memur, esnaf ve köylü; aldığı kredinin faizini bile ödeyemeyip iflas eden sanayici, iş bulamayan genç, “huzur” bulamayan emekli, insan haklarına saygı gösterilmesini isteyen türbanlı öğrenci, demokrasiyi, rejimi ve Türkiye’nin bağımsızlığını sorgulayan entellektüel ve bunu benzer bir çok toplumsal ve ekonomik konu reklam metinlerinde dile getirilmiştir. Metinler, bu kişiler ile Refah Partisi arasında bir dialog olarak şekillenmiş ve partinin “yeni bir dünya” vaadiyle son bulmuştur.
Yapısal olarak bakıldığında her reklam bir anlatı ve bir imajdan oluşan metinsel bir bütünlük içerir. Anlatılar çoğunlukla kişisel hikayeler üzerine kuruludur. Ancak Türkiye’nin demokrasi, ekonomik eşitsizlik, enflasyon, siyasal yozlaşma, adalet eksikliği, Batı’ya olan bağımlılığı gibi sorunlarının daha genel bir perspektiften dile getirildiği anlatılarda vardır. İmajlar ise anlatılar ile uyumlu olarak seçilmiş, sakal, bıyık, kasket, başörtüsü ve gözlük gibi nesneler etkin bir şekilde kullanılmıştır. İmajlarda insan yüzlerinin yarısı karartılmıştır. Bu karanlıkta kaybolmuşların seslenişi olarak yorumlanabilir. Ama aynı zamanda insan yüzlerindeki karartı farklı anlamlandırmalara ve çağrışımlara rahatlıkla hizmet edeceği için de kullanılmış olabilir. Örneğin, farklı bıyık çeşitleri Türkiye’de milliyetçiliğin veya solculuğun sembolleri olarak çağrışıma açıktır. Reklamlarda sıkça kullanılan bıyık, yüzlerin yarısı karatıldığı için tam olarak yargıya açık değildir. Gözlükde yaygın olarak kullanılan nesnelerden biridir ve özellikle diğerleri ile karşılaştırıldığında daha genel ve entellektüel bir perspektiften yazılmış anlatılara tamamlayıcı olarak kullanılmıştır. Reklamlarda gözlük ve bıyık kullanımına ilişkin ilgiç olan bir diğer gözlem ise; gözlük kentli olmanın, merkezde olanın bir göstergesi olarak kullanılırken, bıyık daha çok, kent dışı veya kentin kıyılarında olanın, işleyen çarkın marjininde kalmış olanın sembolü olarak kullanılmıştır.
Reklam metinlerinin diline baktığımızda, dil de kişi profillerine ve anlatılara uygun olarak kullanılmıştır. Gündelik dil etkin bir şekilde kullanılmış, örneğin “bereket versin”, “hanımın bilezikleri bozdurmak”, “ne elde var ne avuçta”, “dikiş tutturamamak” gibi sosyal ve kültürel kodlu ifadelere anlatılarda sıkça yer verilmiştir. Bu sayede metinler standard bir okuyucuya daha yakın ve açık hale gelmiştir.
Reklam metinlerinin parti ile halktan insanlar arasında bir dialog olduğunu söylemiştim. Bu dialogda Refah Partisinin, dile getirilen şikayetlere ve isteklere verdiği yanıt bazı metinlerde, aslında partinin tüm program ve ideolojisinin adı olarak sunulan Milli Görüş ve Adil Düzen vaadinini içerirken, diğerlerinde muhtemelen bu kavramların içerdiği siyasal İslam çağrışımı nedeniyle kullanılmasından kaçınılmıştır. Örneğin Adil Düzen, tek bir reklam dışında Adil Ekonomik Düzen olarak geçerken, Milli Görüş sadece tarım politikasına ve bağımsız dış politikaya olan vurgusu ile iki reklamda yer almıştır.
Reklamlara bakacak olursak toplum işçi, köylü memur gibi yaptıkları iş temelinde bir takım sosyal gruplara bölünmüş. Onları partinin reklamlarında birleştiren tek faktör hepsinin varolan düzenden rahatsız olmaları. Dile getirdikleri sıkıntılar her zaman bir türden dışlanmışlığı, ezilmişliği içeriyor. Refah Partisi toplumsal ve ekonomik olarak çıkarları çatışan grupları sosyo-ekonomik ezilmişlik ve düzenden memnuniyetsizlik temelinde eşitliyor. Oysa ki bir işçi ile batmış bir sanayicinin ezilmişlik derecesinin onları sorunsuz bir şekilde eşitliyecek kadar aynı olmadığını dikkate almıyor. Parti, “memnuniyetsizler” ve “ezilmişler” kategorisi içerisindeki eşitsizliği tamamen gözardı ediyor. Dolayısıyla öne sürdüğü “düzen değişikliğinin” kimi ne kadar memnun edeceği belli değil.
Ben partinin bu alanı toplumu kontrol edilebilir ve ideal olana uygun olarak değiştirilebilir bir bütünlük olarak görmekle baştan sınırladığını düşünüyorum.
Kaynaklar
Eagleton, T. (1996) İdeoloji, çev. Mutallip Özcan, İstanbul: Ayrıntı.
Engels, F. (1979) “Karl Marx’ın ‘Ekonomi Politiğin Eleştirisi’ “, Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı içinde, Ankara: Sol, 29-41.
Larrain, J (1995) İdeoloji ve Kültürel Kimlik, çev. Neşe Nur Domaniç, İstanbul: Sarmal.
(1983) Marxism and Ideology, London: McMillan.
(1979) The Concept of Ideology, London: Hutchinson.
Mardin, Ş (1997) İdeoloji, İstanbul: İletişim.
Marx, K (2000). 1844 El Yazmaları, çev. Murat Belge, İstanbul: Birikim.
(1997) Hegel’in Hukuk Felsefesi’nin Eleştirisi, çev. Kenan Somer, Ankara: Sol.
(1992). Kapital. Üçüncü Kitap. Bir Bütün Olarak Kapitalist Üretim Süreci, çev. Alaattin Bilgi, Ankara: Sol.
(1986). Kapital. Birinci Kitap. Kapitalist Üretimin Eleştirel Bir Tahlili. çev. Alaattin Bilgi, İstanbul: Sol.
(1979) Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, çev. Sevim Belli, Ankara: Sol.
(1976) Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, çev. Sevim Belli, Ankara: Sol.
Marx, K ve F. E. (1987) Alman İdeolojisi (Feuerbach), çev. Sevim Belli. Ankara: Sol.
Mepham, J (1979). “The Theory of Ideology in Capital.” Mepham, John ve Ruben, David-Hillel (eds.) Issues in Marxist Philosophy. C. III içinde. Sussex: The Harvester Press, 141-173.
Purvis, T, A.H (1993) “Discourse, Ideology, Discourse, Ideology, Discourse, Ideology...”, BJS, 44(3), 473-499.
Savran, G (1987) Sivil Toplum ve Ötesi. Rousseau, Hegel, Marx, İstanbul: Alan.
?i?ek, S (1991) The Sublime Object of Ideology, London ve New York: Verso.

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
İdeoloji
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|