GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Sosyoloji arrow Faşizm Üstüne Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Kas 24 2007
Faşizm Üstüne Yazdır E-posta
(0 Oy)



GenBilim Editor   
Pazar, 25 Kasım 2007
Okunma: 571 kez

Faşizm İtalya’da Mussolini tarafından başlatılan totaliter harekettir. Farklı bir açıdan faşizm Birinci Dünya Savası’ndan sonraki ekonomik ve politik krizlerin bir ürünüdür. Faşizm, sosyal düzeni çalışan sınıfların hareketinin başlaması ve Museviler ile zencilere olan körüklenmesi ile korumaya çalışmış bu arada ekonomik ve sosyal hareketliliği ulusun savaşa hazır olmasının mekanizması olarak ele almıştır. İdeolojisi, kişinin devletle olan ilişkilerinde tüm haklarını reddetmek ve devleti hatasız olan lider aracılığıyla kişileştirmektir. ( www.genbilim.com )



Ayrıca faşizm; Tekelci burjuvazinin en gerici, en şovenist, en katliamcı ve saldırgan kesiminin açık baskıcı, kan dökücü diktatörlüğüdür. Faşizm, kapitalizmin bir üst ve en son aşaması olan emperyalizm döneminde ortaya çıkmış bir diktatörlüktür. Diktatörlüklerin en gerici, en şovenistidir.  
Faşizm, bir yönetim biçimidir. Bir devlet biçimidir. Faşizmin en ayırt edici özelliği, tekelci burjuvaziye dayanması ve tekelci burjuvazinin açık, terörcü diktatörlüğü olmasıdır.  Bir kez daha tekrar edecek olursak ; faşizm kapitalizmin en üst aşaması olan tekellerin ortaya çıktığı emperyalizm döneminde oluşan bir diktatörlüktür.

Emperyalizm çağında sınıf mücadelesinin sivrilip, yükselmesi ve iç savaş etkenlerinin çoğalması, -özellikle de emperyalist bölüşüm savaşının ertesinde- parlamentarist sistemin krizine ve ardından iflasına yol açtı. Yönetmenin 'yeni' biçim ve yöntemlerinin  ortaya çıkmalarının sebebi budur. Belirli tarihi süreç ve koşullarda burjuva-emperyalist yozluğunun bu saldırı süreci, faşizm şeklini alır. Faşizm, enternasyonal reaksiyonun vurucu güç haline gelmesidir.

Bu süreç ve koşullar şunlardır: kapitalist ilişkilerdeki istikrarsızlık; sosyal bakımdan deklare unsurların fazlaca bulunması; kentlerdeki küçük burjuva ve aydın kesimlerin, geniş tabakalarının yoksullaşmaları; kırsal küçük burjuvazi arasında hoşnutsuzluktan kaynaklanan kıpırdanmalar; ve daha da önemlisi, sürekli, proleter kitle eylemi tehdidinden duyulan tedirginlik. Kendi iktidarını sağlama almak; kalıcılık ve istikrar sağlamak amacıyla, burjuvazi, parlamenter sistemden, partiler arasındaki ilişki ve kombinasyonlardan bağımsız, faşist yönetim biçim ve yöntemlerini uygulamaya gitgide daha da fazla gereksinim duymaktadır.

Faşizm, mali sermayenin aracısız ve dolaysız diktatörlüğünün yöntemidir, ve ideolojik bakımdan 'ulusal topluluk' ve 'meslek zümreleri' ne göre temsil düşüncelerinin arkasına saklanmıştır. Faşizm, kendine has bir sosyal söylem ve demagojiyle, küçük burjuva kitlelerin, birtakım aydınların vb. hoşnutsuzluğunu sömüren bir yöntemdir. O, faşist mücadele birlikleri, faşist parti aygıtı ve faşist bürokrasiden oluşan kompakt, paralı bir hiyerarşi inşa ederek rüşvet dağıtma yöntemidir. Faşizm, aynı zamanda proletaryanın en geri tabakalarının hoşnutsuzluk ve sefaletinden, sosyal-demokrasinin pasifliğinden vb. faydalanarak, onları kendine kazanmaya, proletaryanın içine de sızmaya çalışır.

Faşizmin Karakter tahlili:
Faşizm, en kısa ve basit tanımla, finans kapitalin, en gerici, en şöven, en reaksiyoner ve en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğüdür. En saldırgan, gerici ve ikiyüzlü türü, Alman faşizmidir; Sosyalizmle uzaktan yakından bir ilgisi olmamasına ve hiç bir ortak yanı bulunmamasına rağmen, kendisine 'Nasyonal Sosyalizm' adını vermiştir. Hitler, Mein Kampf'ta şunları yazıyor:

"Bu taktik (sosyal-demokrasinin taktiği), EĞER KARŞI PARTİ ZEHİRLİ GAZA KARŞI SAVAŞMAYI ÖĞRENMEZSE hemen hemen matematik olarak başarıya götürecektir." (Mein Kampf (Kavgam), A. Hitler, s. 51)  

"Bütün davalar arasında yalnız bir dava: toplumsal örgütlenmede ırkın korunması davası, temel önem taşır. İnsanın güç ya da güçsüzlüğünün kaynağı, yalnızca kandadır." ( Mein Kampf (Kavgam), A. Hitler, s. 338 )

Hitler faşizmi, uluslararası karşı-devrimin hücum kıtasıdır ; tüm dünya proletaryasının anavatanı olan Sovyetler Birliği'ne karşı bir haçlı seferinin teşvikçisi rolünü oynamıştır.

Faşizmin bu gerçek karakterini, özellikle, güçlü bir şekilde, vurgulamak çok önemli ve bir o kadar gereklidir. Çünkü, sosyal demagoji maskesi, faşizme, bir dizi ülkede bunalım tarafından yörüngelerinden atılan küçük burjuva kitlelerin ve hatta, faşizmin gerçek sınıf karakterini, gerçek doğasını anlayıp kavramış olsalardı, asla onun peşine takılıp gitmeyecek olan proletaryanın en geri tabakalarının bazı kesimlerini bile kendi peşinden sürükleme olanağı vermiştir.

Faşizmin serpilip gelişmesi ve bizzat faşist diktatörlük, farklı ülkelerde, tarihi, sosyolojik ve ekonomik koşullarla doğrudan alakalı olarak, söz konusu ülkenin uluslararası konumuna ve ülkenin kültürel ve ulusal özelliklerine göre, farklı kalıplara bürünebilir. Bazı ülkelerde, özellikle de faşizmin geniş bir kitle tabanının desteğine sahip olmadığı ve faşist burjuvazinin kampındaki tek tek gruplar arasında didişmenin oldukça hararetli ve kızgın olduğu durumlarda, faşizm, derhal parlamentoyu tasfiye etmeye karar vermez, ve diğer burjuva partilerine ve sosyal-demokrasiye de belli bir yasallık bırakır. Egemen burjuvaziyi, yakın bir devrimin patlak vermesi ihtimalinin tedirgin ettiği başka ülkelerde faşizm, sınırsız tekelci egemenliğini ya hemen anında ya da terörist eylemliliğini ve rakip parti ve gruplaşmalarla hesaplaşmayı gittikçe yükselterek inşa eder. Bu, faşizmin, durumunun özellikle kötüye gittiği bir anda, kendi tabanını genişletme ve sınıfsal özünü değiştirmeden açık terörist diktatörlüğü parlamentarizmin kaba bir taklidiyle birleştirme girişiminde bulunmasını dıştalamaz.

Faşizmin iktidara oturması, bir burjuva hükümetinin bir diğeriyle basit bir yer değiştirmesi değildir, bilakis, burjuvazinin sınıf egemenliğinin bir devlet biçiminin, burjuva demokrasisinin yerinin, başka bir biçim tarafından, açık terörist diktatörlük tarafından alınmasıdır. Bu önemli farkın gözden kaçırılması, devrimci proletaryanın kent ve kırın geniş emekçi tabakalarını, iktidarın faşistler tarafından ele geçirilmesi tehlikesine karşı mücadeleye seferber etmesini ve bizzat burjuvazinin kampında varolan çelişkilerden yararlanmasını engelleyecek ciddi bir hata olur.

Faşizmin iktidara yerleşip oturmasını, sanki burjuvazinin herhangi bir komitesinin şu ya da bu günde faşist diktatörlüğü kurmaya karar vermesiymiş gibi basit ve düz bir şey olarak algılamamak gerekir. Gerçekte faşizm, genel olarak eski burjuva partilerine ya da bu partilerin belli bir kesimine yönelen, karşılıklı, bazen keskin bir mücadeleyle, Almanya, Avusturya ve başka ülkelerde görüldüğü gibi, hatta bizzat faşist kamp içinde silahlı çatışmalara kadar varan mücadele sonucu iktidara gelip yerleşir. Fakat bütün bunlar, faşist diktatörlük inşa edilmeden önce, burjuva hükümetlerin genel olarak faşizmin iktidara yerleşmesini doğrudan doğruya teşvik eden bir dizi hazırlık aşamasından geçmeleri ve bir dizi gerici önlemler almaları olgusunun önemini azaltmaz. Kim bu hazırlık aşamalarında burjuvazinin gerici önlemlerine ve gelişen faşizme karşı mücadele etmezse, faşizmin zaferini engelleyebilecek durumda değildir, tersine onun zaferini daha da kolaylaştırır.

Sosyal-demokrasinin önderleri, faşizmin gerçek sınıf karakterini kitlelerden saklayıp gizledikleri ve burjuvazinin gitgide keskinleşen gerici önlemlerine karşı onları mücadeleye çağırmadıkları için, faşist saldırının tayin edici anında, Almanya'da ve bir dizi diğer faşist ülkede emekçi kitlelerin önemli bir kesiminin faşizmde mali sermayenin kana susamış canavarını, en büyük düşmanlarını görememelerinin, bu kitlelerin faşizme karşı koymaya hazır olmamalarının büyük tarihi sorumluluğu onlardadır.

Faşizmin kitleler üzerindeki etkisinin kaynağı nedir? Faşizm, kitlelerin en acil gereksinim ve taleplerine demagojik bir tarzda seslendiği için onları kendi saflarına kazanmayı başarır. Faşizm sadece kitleler içinde derin kök salmış önyargıları körüklemekle yetinmeyip, aynı anda onların en güzel duygularıyla, adalet anlayışlarıyla ve hatta devrimci gelenekleriyle de spekülasyon yapar. Alman faşistleri kitlelerin karşısına niçin 'SOSYALİSTLER' olarak çıkıyorlar ve iktidara gelişlerini neden 'DEVRİM' olarak gösteriyorlar? Buradaki amaçları, Almanya'nın geniş emekçi kitlelerinin yüreğindeki devrime olan inancı ve sosyalizm içgüdüsünü sömürmektir.

Faşizm, aşırı emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda davranır, fakat kitlelerin karşısına ulusun incinmiş onurunun koruyucusu maskesiyle çıkar ve örneğin "Versailles'e hayır!" sloganıyla kitleleri peşinden sürükleyen Alman faşizminin yaptığı gibi, zedelenmiş ulusal duygulara seslenir.
Nasyonal Sosyalist Alman Emekçileri Partisi Programından bir kaç madde:

"1- Biz bütün Almanları halkların kendi kaderlerini tayin hakkı temeli üzerinde birleştiren bir Büyük Almanya'nın kurulmasını istiyoruz.
2- Alman halkının öbür uluslara eşit haklara sahip olmasını, Versailles ve Saint Germain antlaşmalarının yürürlükten kaldırılmalarını istiyoruz.
3- Halkımızı beslemek ve aşırı nüfusumuzu yerleştirmek için toprak ve sömürgeler istiyoruz.
4- Yurttaşlık haklarından yalnız yurttaşlar yararlanır. Yurttaş olmak için Alman kanından olmak gerekir. Din ve mezhep önemli değildir. Öyleyse bir Yahudi yurttaş olamaz. (...) "  (Faşizm - İdeoloji ve uygulamalar, R. Bourderon, s. 204-205)

Faşizm, burjuvazinin en gerici kesimlerinin çıkarları doğrultusunda, hayal kırıklığına uğramış, eski burjuva partilerine kızıp, sırt çeviren kitleleri tuzağına düşürür. Ama o, burjuva hükümetlerine karşı saldırıların şiddetiyle ve eski burjuva partilerine karşı uzlaşmaz, düşman tutumuyla da bu kitleleri etkiler. Faşizme göre insanların hak ve özgürlükleri, devletin onlara verdikleriyle sınırlıdır; devlet, bütün milletin ve onun her bir mensubunun hayatını tümüyle yönetir. Devletin otoritesine ne maddi ne manevi hiçbir sınırlama getirilemez. Vatandaşların malı da canı da devletindir. Hiçbir düşüncenin sözlü ifadesini ve hiçbir muhalif davranışı hoş görmez. Muhalifler cani ya da vatan haini sayılırlar.

Faşizm, proletaryanın devrimci hareketine karşı, mayalanma içindeki halk kitlelerine karşı SALDIRININ PARTİSİ olarak iktidara gelir, ama iktidara gelişini 'tüm ulus' adına ve 'ulusun kurtuluşu' uğruna burjuvaziye karşı 'DEVRİMCİ' bir hareket olarak gösterir (Mussolini'nin Roma'ya 'YÜRÜYÜŞÜ'nü, Pilsudski'nin Varşova'ya 'YÜRÜYÜŞÜ'nü, Hitler'in Almanya'daki Nasyonal-Sosyalist 'DEVRİM'ini vb. ).  

Almanya’da Faşizm :

Faşizm ve Egemen Sınıflar

1.    İktisadi Çelişkiler

Almanya’da faşistleşme sürecinin başlangıcı 1928 yılı öncesine , 1927 yılı dolayına oturtulmalıdır.Brüning hükümetinin sonuyla birlikte kesin olarak dönüşsüzlük noktasına ulaşılmıştır.Bu dönemde , Alman sosyal formasyonunda,tekelci kapitalizmin kuruluşu ve egemen hale gelişi karakteristik bir ivme gösterir.

Almanya’da her şeyden önce burjuvazi ve büyük toprak sahipliği arasındaki çelişkinin büyük önemi vardı ve bu çelişki hala pek çok feodal özellikler gösteriyordu.Böylece tekelci büyük sermaye ile büyük toprak sahipliği arasında, faşistleşme süreci boyunca ve faşizm sırasında , hiçbir zaman yalanlanmayan bir ittifakın sürüp gittiği tespit edilmektedir.Fakat bu ittifak içinde iktisadi çelişkiler barındırmaktadır.Toprak rantının sermayeleştirilmesi yönünde bir dönüş yapmış olan büyük toprak sahipliği, sanayi sermayesinden ve mali sermayeden görece ayrı kalır.Böylece büyük toprak sahipliği , tarım sektörün sanayi sektörüne göre genel geriliğinin başını çeker.Almanya’da üretimin tümü içinde tarımın payı düşmeye devam eder ve junkerler iktisadi ağırlıklarının gittikçe azaldığını görürler.Tarım ürünleri fiyatlarındaki karakteristik düşüş ‘tarım ve sanayi ürünleri arasındaki makas’ olarak ifade edilen durumu yaratmıştır.

Rant üzerinde bu dönemden önceki hükümet tedbirleri bu dönemde arttırılır.Kapitalizmin tarıma büyük ölçüde girmesinin sonucu toprakta mutlak rantın düşmesi, sermaye tarafından el konulan genel artık-değerin aynı oranda artması olmuştur.

Büyük toprak sahiplerinin direnişi tüm faşistleşme dönemi boyunca kendini gösterir.Bu direnişin başlıca dayanak noktası ordudur.Ve bu direniş faşistleşme sürecinin ikinci döneminde bakan Hinderburg ve Yüksek icra mevkileri çerçevesinde gerçekleşir.

Orta sermaye ise bu süre boyunca tekelci büyük sermayenin saldırılarını karşılayabilmek amacıyla işçi sınıfı ile bir uzlaşma siyasetine yönelmiştir.Bu ilk olarak Müller’in son sosyal-demokrat hükümetince başlatılıp önemli ölçüde daralmakla birlikte ,Brüning ve Schleicher tarafından izlenen emek-sermaye işbirliği planıdır.Gitgide büyük sermeyenin muhalefetiyle karşılaşır, çünkü zamanla,1929 bunalımı ile birlikte büyük ve orta sermaye arasındaki çelişkiler kesin olarak kızışma evresine girer.1929 krizi aynı zamanda orta sermayeyi etkiler ama mali yönü dolayısıyla, en başta büyük bankaları ve büyük sanayi  sermayesine dokunmaktadır.

Nasyonel sosyalizmin iktidara ulaşması ve istikrar kazanması ile birlikte özellikle büyük ve orta sermaye arasındaki çelişkiler etkisizleşir.Bununla birlikte bu etkisizleşmeye, tekelci büyük sermayenin yani mali sermayenin yararına kısacası Alman toplumsal formasyonunda tekelci kapitalizmin egemenliğinin kurulmasına yarayan bir iktisat siyasetiyle ulaşılmıştır.Özellikle bu siyasetin devletin açık müdahalesi yoluyla ,birleşme sürecinde banka sermayesi egemenliğinin yararına olmuştur.

2.    Bunalım ve Siyasal-İdeolojik Süreç

Faşistleşme sürecin ilk döneminde,iktidar bloğu bünyesinde niteliksel bir hegemonya istikrarsızlığı gözlemlenmektedir.Büyük sermaye artacak iktisadi egemenliği kurma yolundaysa ,siyasal egemenliği kurmayı tasarlamaktan çok uzaktır.Burada,iktisadi egemenlik siyasal hegemonya arasında çoğu kez geçiş evrelerinin karakteristiği bir uymazlıktan söz edilebilir.Öte yandan bu uymazlık iktisadi egemenlik sürecini frenleme etkisini gösterir.

1923 enflasyonist bunalımın ardından,Ebert zamanında 1918’den sonra ilk kez büyük sermayenin doğrudan yönetimi kurulur.Bununla birlikte bu durum uzun süre devam etmez.1924-28 döneminde demokrat parti (Rathenau),Bavyera merkez Katolik patisi,Zentrum(Marx,Wirth,Brüning) gibi partilerin siyasal koalisyonları egemen olur.Büyük sermayeye karşı siyaset sahnesinde oldukça çetin mücadeleler gelişir.Bununla birlikte,büyük sermaye,Alman milliyetçilerinin ve halkçılarının partileri yoluyla orada burada hükümete katılır.Büyük toprak sahipliğine gelince ,Alman milliyetçilerince göreli olarak temsil edilmesine rağmen yürütmenin için de kalarak siyasal etkisini uygular ; özellikle ordunun yüksek kademelerindekiler hala doğrudan doğruya bu sınıftan gelmektedirler.

Böylece bu durumda ,büyük sermayenin kendi hegemonyasını sağlamak için saldırıya geçmesine tanık olur.Bununla birlikte orta sermayenin ve büyük toprak sahipliğinin direnişleri hala güçlüdür ve büyük sermayenin bu saldırısını geniş ölçüde başarısızlığa uğratır.

1928 seçimleri sosyal-demokrasinin hükümete katılmasını sağlaması açısından sol partilerin bir zaferidir.1929 ise iktisadi bunalımdır.Brüning zamanında (1930-32)faşistleşme sürecinin ikinci dönemi olan Brüning hükümetinin son evresine hegemonya yetersizliği döneminin açılmasıyla ifade bulmuş olan dönüşsüzlük noktasından sonraki dönemi başlar.Brüning dönemi orta sermaye ile büyük sermaye ve büyük toprak sahipliği arasında açık bir siyasal mücadeleyi yaşar.
Bundan sonra gerçek iktidarla ,biçimsel iktidarın ayrımı yerleşir.1931 yılında ‘milli muhalefet cephesi’ kurulur.Bu cephenin gerçek amacı ,Brüning’in düşmesinden çok parlamentonun onayladığı örtülü diktatörlüğün tamamen büyük sermayenin çıkarlarına bağımlı tam bir diktatörlüğe dönüştürülmesiydi.

Faşistleşme sürecinin ikinci döneminde ,bir taraftan Brüning ve Schleicher arasında,öbür taraftan gittikçe daha çok güçlenen çeşitli işveren örgütleri arasında açık çalışmalar patlak verir.Fakat bu geçici bir durumdur.Bu dönemde hükümet partileri de giderek açık bir diktatörlük fikrini kabullenmişlerdir.

Bir parti yoluyla temsil bunalımı iktidardaki ittifakı etkileyen ideolojik bunalımla birlikte gider.Almanya’nın Bismarck’ın yukarıdan devrimi ile toprak feodalitesinin siyasal yöneticiliğinden kapitalizme geçmiş olması Alman burjuvazisini ,Alman toplumsal formasyonunda egemen olan  özgül bir ideoloji oluşturmaktan alıkoymuştur.Avrupa çevresine kapitalizmin kuruluşunun ilk zamanlarında bu ideolojinin önemli bir yönü olan Liberalizm Almanya’da asla yerleşememiştir.Almanya’da 1. Dünya Savaşının sonuna kadar egemen ideoloji feodal ideoloji olmuştur.Fakat bu ideoloji burjuvazinin kendi çıkarlarını kapsayacak şekilde militarizm ,devlet despotluğu, kültür v.b şekillerde değiştirilmiştir.Yine Almanya’da savaştan önce başka Avrupa milletlerinde varolan milliyetçi liberal hareketler yaşanmamıştır.Alman milliyetçiliği doğrudan doğruya militarizm şeklinde sesini duyurmuştur.

Savaşın sona ermesi ve Weimar Cumhuriyetinin kuruluşu ile birlikte orta sermayenin çıkarlarını temsil eden ‘liberal’ ideolojinin yarma çabası görülür.Ama bu çaba çok geç kalır.Her şeyden önce ,egemen ideoloji savaşın bitişi ile ve halk kitlelerinin bu ideolojiye karşı hücumu ile bütün halinde adamakıllı sarsılmıştır.İkinci olarak,yol açtığı ulusal sarsıntılar yüzünden önemli etkileri olan Versailles Antlaşması,Weimar’ın doğuşunun yüz karası sayılmıştır.Nihayet daha o zamandan tekelci kapitalizme geçiş ve büyük sermayenin iktisadi egemenliği süreci başlamıştır.Gerçekten büyük sermayenin emperyalist ideolojisi,şekil değiştirmiş feodal ideolojinin egemen olduğu bir ideolojik sistem içinde de geniş ölçüde yer alabilir.Bu anlamda emperyalist ideoloji,şekil değiştirmiş feodal ideoloji ile rekabetçi kapitalizm aşamasının liberal ideolojinin çeliştiğinden daha az çelişir.Yayılmacı milliyetçilik,militarizm,despotizme ve devlet ideolojisine tapınma her alanda hiyerarşi ve disiplin saygısı, bunlar, emperyalist ideoloji ile şekil değiştirmiş feodal ideolojinin ortak noktalarıdır.

İki ideolojik alt sistem arasında ,onların egemen ideoloji olarak birleşmeleri eğilimini taşıyan bu ortak yönlere karşı büyük sermaye ile olan çelişkileri artan liberal burjuvazinin ideolojisi mücadele eder.Orta sermayenin siyasal temsilcileri, Zentrum’daki demokratlar ,bu şekilde oluşan egemen ideolojiye karşı inatla direnirler.
Daha sonra, faşistleşme sürecinin ilk döneminde ,emperyalist-feodal ideolojinin Weimar ideolojisine karşı saldırısı gittikçe daha açık şekiller alırsa da bu ideolojinin tam anlamıyla emperyalist ve tam anlamıyla feodal yönleri arasındaki çatlaklar da ortaya çıkar.Ayrıca bu dönemde ,iktidar bloğunun kendi içinde ideolojik mücadelenin niteliksel bir şekilde kızıştığı açıkça görülür.Aslında ideolojik çelişkiler sadece düşünme anında bulunmaz: ideoloji birtakım kurumlarda veya bu yüzden devletin ideolojik aygıtı olarak nitelendirilebilecek olan ideolojik aygıtlarda cisimleşir.İdeolojik mücadelenin aşamalarına göre , bu aygıtlar çok veya az önem ve siyasal ağırlık kazanırlar.Faşistleşme sürecinin ilke döneminde bu ideolojik aygıtların siyasal işlevlerinin arttığı görülür.

İdeolojik  mücadelenin yoğunlaşmasının doğal sonucu olarak, ideolojik aygıtların siyasal ağırlıkları artmıştır.İşçi sınıfı mücadelesine karşı, üniversitelerin ve öğrenci hareketlerinin başını çektiği saldırıların dışında , iktidar bloğu içinde de bir ideolojik karışıklık söz konusudur.Bu aygıtlar liberal ideolojiye karşı ortak hücumlarında birleşir görünseler de, emperyalist ideoloji ve feodal gericilik arasındaki çelişkilerin patlak vermesine neden olurlar.

Faşistleşme sürecinin ikinci döneminde ise orta sermayenin son direnç çabası olarak niteleyebileceğimiz engel aşılmıştır.Bu çaba sosyal-demokrat hükümetin desteğine ve yeni bir sınıf işbirliği görüşüne ,emperyalist feodal ideoloji tarafından kesin karşı çıkılan emek-sermaye işbirliğine doğru orta sermayenin hegemonyası altında ideolojik bakımdan kaynaştırma rolü,faşist ideolojiye düşecektir.

3.    Nazi Partisi,Nazizm,Egemen Sınıf ve Fraksiyonlar,Hegemonya ve Yönetici Sınıf

Faşistleşme sürecinin başlangıcı nasyonal-sosyalist parti ve nasyonal-sosyalizm ile iktidar bloğu arasında bir ilişki sorununun yaşanması konusunda bir kopma göstermektedir.Çünkü bu ilişki faşizmin kökenleri sorununa indirgenemez.Faşistleşme sürecinin başlangıcı ile iktidar bloğunun saldırı aşaması ile nasyonal sosyalist partinin bir yığın hareketi haline gelmesi ve iktidar bloğu ile yavaş yavaş örgütsel bağlar kurması aynı zamana rastlar.Bu dönemde ,nasyonal sosyalist parti ile büyük sermayenin bazı çevreleri arasında siyasal bağlar kurulur.Bu bağlar nasyonal-sosyalist partiye , sermayenin bu kesiminin tümünün desteğini sağlar.

Faşistleşme sürecinin ikinci bölümünde ise bu parti ,iktidar bloğunun öteki fraksiyonlarının büyük çiftçiler ve büyük sermaye ile olan siyasal çelişkilerini etkisiz hale getirmeyi ve öbür taraftan ülkenin yönetiminde geçmesinden korkularını yatıştırmayı geniş ölçüde başarır. Bununla birlikte ve yine aynı aşamada, nasyonal-sosyalist parti ile halk kitleleri arasında çok kuvvetli  politik bağ devam eder.

Nasyonal-sosyalizmin iktidara geçmesiyle ,büyük sermayenin iktisadi hegemonyasının kurulması,siyasal hegemonya ile iktisadi egemenlik arasında açıklığın giderilmesi ve iktisadi egemenlik sürecinde bir yoğunlaşma başlar.

Nasyonal-sosyalizmin daha ilk iktidar aşamasında iktidar bloğuna özgü siyasal kuruluşların tümünü dağıtır, yani iktidar bloğunun geleneksek temsilcilerinin siyaset sahnesinden atılması ile işe başlar.Zaten nasyonal-sosyalist parti iktidara gelişinden bir yıl sonra Almanya’da tek parti haline gelir.Ayrıca nasyonal-sosyalist partinin kendi bünyesinde sol kanadın temizlenmesi gerçekleşir.

Devlet aygıtının siyasal öneminin artması ile birlikte ,bu aygıt içinde ağırlık noktasını ordudan polis örgütüne ve idareye kayması ve devlet aygıtında üst makamların nasyonal-sosyalist partinin üyeleri ile doldurulması ile birlikte, yani faşizmin iktidarda ilk döneminde küçük burjuvazi yönetici sınıf durumuna geçer.Buna paralel olarak bir yandan devlet aygıtının bütününün, nasyonal-sosyalist parti aracılığıyla , özgül ideolojideki küçük burjuvalarla aşırı şekilde doldurulduğu ,öte yandan başlangıçta öbür sınıflara bağlı bulunan devlet organlarının –en başta ordu- tamamen küçük burjuva karakterde devlet organlarına bağımlı hale geldiği görülür.Böylece küçük burjuva, aynı zamanda devlete ‘destek sınıf ‘ haline gelir.Bu durum, daha sonra stabilizasyon dönemi ile birlikte, nasyonal-sosyalist partinin tamamen Nazi Devlet aygıtına bağımlı hale gelmesine yol açar.

Faşizm ve İşçi Sınıfı :

1.Bozgun Süreci,Savunma ve Siyasal İdeolojik Bunalım

1918-1919 arasında  Alman devriminin başarısızlığı ve Spartakist militanların yenilgisi görülmektedir.Bununla birlikte çarpışmanın genel bir iç savaş biçimini almamış olması göz önüne alındığında, devrimci güçler henüz saf dışı olmuş,işçi sınıfı henüz bütünüyle ezilmiş değildir.Tek istisna ise, açıkça kurulmuş olan Sovyetler Cumhuriyetinin yenilgisi ve karşı devriminin kesinlikle yerleştiği Bavyera’dır.

1920’de Kapp darbesi girişimi yaşanmıştır.Bu girişimi,sonradan Alman Komünist Partisinin de (Spartakusbund) katıldığı, ortak komite halinde örgütlenen bağımsız sosyalistler ve sosyal-demokrat solun genel greve götürüp yönettiği işçi sınıfı ve halk güçleri başarısızlığa uğratmışlardır.Burada işçi sınıfının göreli bir başarısızlığından söz edilebilir.
1921’de Alman Komünist Partisinin  Prusya’da polisiye provokasyonlardan ileri gelen darbeci girişimleri görmekteyiz.

1923 ise büyük dönüm noktasıdır.Temmuz 1923’de,enflasyon, Ruhr’daki edilgin direnişin başarısızlığını, hükümetin gerici siyaseti  v.b açık bir bunalım ile karşı karşıya kalınır.İşçi sınıfı içinde ,sosyal-demokrasinin etkisine oranla, AKP etkisi artar.Fakat AKP, işçi sınıfını yanısıra sürükleyip, savaşmadan teslim olur.

Nesnel imkanlara rağmen bir dizi yenilgi; fakat bununla birlikte bu durum ,işçi sınıfları ve halk yığınlarının gerçek bazı siyasal-iktisadi kazanımlarını da birlikte getirir.Her şeyden önce Weimar Anayasası, tekelci kapitalizmin müdahaleci devletinin doğuşunu simgeleyen bir dönüşümün damgasının taşımakla birlikte,genel seçim hakkının her iki cinse tanınmasına ve doğrudan ve nısbi temsil sistemine dayanmaktadır.Bu durum,küçük partilerin Parlamentoda yer almasına ve halk yığınlarının dolaysız bir biçimde Parlamentoda seslerini duyurmalarına imkan tanımaktadır.
Satabilizasyon döneminde her şeye rağmen sürdürülüp götürülen bu kazanımlar, faşistleşme sürecinde sürekli olarak budanırlar.Bununla birlikte bütünüyle yok edilemezler.+ (Rosenberg, a History of German Republic,s.174) Her şeyden önce,tüm faşistleşme süreci boyunca siyaset sahnesinde yönetici durumunda olanlar ve büyük sermayeyle olan çelişkileri yüzünden sınıf işbirliği siyasetini izleyenler, orta sermayenin temsilcileridirler.Kararnamelerle yöneten Brüning bile ödünler vererek, sendikaların desteğini sağlar;aynı durum Schleicher için de geçerlidir.

Ayrıca Weimar Cumhuriyetinin Devlet biçiminin önemini de azımsamamak gerekir.Rosenberg’in de işaret ettiği gibi << Almanya gibi seçmenlerin dörtte üçünün çalışan sınıflardan oluştuğu bir ülkede,Parlamentoda burjuva çoğunluğu ancak burjuva partilerinin popülist bir görünüm aldığı ve kitlelere ödün verdiği zaman mümkün olur.Hükümet legal demokrasinin araçlarının kullanarak Reichstag’da aşırı kapitalist bir politika uygulamaya kalktığında yalnız komünistlerle sosyal-demokratların muhalefetiyle karşılaşmazdı, burjuva partilerin birçok temsilcisi de seçmenlerine gidip aşırı politikayı savunmaktan çekinirlerdi.Almanya’da diktatörlük, yalnız sosyalistlerle komünistlerden ötürü değil, sol nasyonal-sosyalist ve Hristiyan işçiler yüzünden de gerekliydi.>>+ (a.g.e., s.297-8 )

Stabilizasyon dönemi boyunca, işçi sınıfının çözülmesi durumu sürer.Sosyal-demokrasi ve sosyal-demokrat sendikalar gittikçe ve özellikle faşistleşme sürecinin başlangıcından itibaren kesin bir biçimde burjuvazinin siyasetine bağlanırlar.

Faşistleşme süreci başlangıcı , siyasal mücadele konusunda , işçi sınıfında gittikçe artan bir isteksizliği belirtir.1923 başarısızlığından sonra,sendika üye sayıları önemli ölçüde geriler.Faşistleşme süreci başlangıcı 1927-1928’de bu konudaki en düşük sayının gözlendiği zamandır.1929 bunalımı pek fazla bir şey değiştirmeyecektir.

Bununla birlikte mücadelede daha çok iktisadi yön ağır basmaktadır.Gerçekte de hemen hemen bir tek ücretler sorununu  amaç alan,yalnızca savunma amaçlı ,tek tek aralıklı grevler ortaya çıkmaktadır.Mücadelenin iktisadi yönünün ağır basması çoğu kez şiddetli sokak gösterileriyle,polisin vahşice bastırdığı açık yürüyüşleriyle,küçük köylülük içinde açık vergi dairelerine bomba atmak ve vergiye karşı grev biçiminde kanlı köylü ayaklanması tipinde hareketlerle örtülmektedir.Halkın umutsuzluğu ve siyasal bakımdan yönünü şaşırmışlığı bundan böyle nasyonal sosyalizm tarafından hızla kullanılır.Bunun yanısıra tüm faşistleşme süreci boyunca , işçi sınıfının siyasal kitle eylemlerinin hemen hemen bütünüyle eksikliği gözlenir.
Gerçekten de ,faşistleşme sürecinden başlanmak üzere,AKP işçi sınıfı kitlelerinden gittikçe kopar.Aslında bu parti, gerek işçi sınıfı içinde kök salması, gerekse ve özellikle işçi sınıfı üzerindeki gerçek etkinliği nedeniyle uzun süredir bir kitle partisi olmuştu. AKP ile işçi sınıfı arasındaki gerçek kopma ise ,özellikle partinin işçi sınıfını siyasal eylemlere sürüklemede kendini göstermektedir.Bunun yanısıra, faşistleşme sürecinde AKP bizzat bölünür;aslında bu bölünme çok önceden başlamıştır.

İşçi sınıfı içindeki ideolojik bunalım,sosyal-demokrat ideolojinin AKP saflarına kadar uzanan etkisiyle kendini gösterir.Fakat bu bunalım aynı zamanda başkaldırma halindeki küçük burjuvazinin ideolojisinin etkilemesiyle de kendini göstermektedir.

Son olarak, 1920-1923 döneminde güçlü ve yaygın olan Blankist-darbeci eğilimler izlerini bırakırlar.Bu eğilimler özellikle, işsizler ve köylü kökenli yeni işçiler arasında ortaya çıkmaktadır.
Gerçekten de bu bakımdan, nasyonal-sosyalist ideoloji anarko-sendikalist akımı sömürmektedir.İktisadi bir grev yani sendikal hareketin siyaset dışı olması koşuluyla,işçi sınıfının kurtuluşunun aracı olarak grev yüceltiliyordu.İşçilerin temsilcileri olarak sendikaların gerekliliğinin olumlu karşılandığı tekrar tekrar dile getirilmektedir.

Nasyonal-sosyalist ideoloji kendiliğindenci akımı da sömürmektedir: bunu hem işçi örgütlerine saldırmak,hem de işçi sınıfının birtakım bölümlerini nasyonal-sosyalizme kazanmak amacıyla yapar.Nasyonal-sosyalist parti örgütsel düzlemde kendini bir anti-parti olarak göstermektedir

Almanya ve İtalya Gibi
Gelişmiş Kapitalist Ülkelerde
Faşist Yönetimler Nasıl İktidar Oldu?

Bu soruya cevap verebilmek için o süreçte dünyada yaşanan gelişmelere bir göz atmak gerekir; 1) Tekeller kriz içindedir. Krizlerini aşmak için yeni pazarlara ihtiyaç duyarlar ve pazar kavgası nedeniyle 1914 yılında Birinci Paylaşım Savaşı’na giderler. Ancak bu savaştan bekledikleri sonucu elde edemezler. Bunalım tamamen kalkmamıştır. Üstüne üstlük açlık, yoksulluk, işsizlik gibi sorunlar artmıştır. Savaş koşullarının getirdiği sıkıntılar, memnuniyetsizlikler büyümüştür. 2) Tekelci burjuvazi kar hırsı ile her şeyi egemenliği altına almaya çalışırken iradesi dışında iççi sınıfında da gelişmeler yaşanır. Birinci Paylaşım Savaşı koşullarında 1917'de dünyanın ilk proleter devrimi gerçekleşir. Rusya'da gerçekleşen bu devrim emperyalizmin sömürge alanını daraltmıştır. 3) Rusya'daki devrimden etkilenen diğer ülkelerde de sınıf mücadeleleri yükselmiş, ulusal kurtuluş savaşları zafere ulaşmıştır. Macaristan ve Almanya'da, Sovyetler (kitle örgütlülüğü) kurulmuştur. İtalya'da işçi ve köylü mücadeleleri yoğunlaşmıştır. Sosyalizmin etkisi hızla yayılmaya başlamıştır. Aynı süreçte İran, Çin ve Türkiye'de de ulusal kurtuluş savaşları verilmektedir. Bu şekilde elindeki sömürgeleri tek tek kaybetmeye başlayan emperyalizm, güçten düştükçe daha da saldırganlaşır. Emperyalizm, bir anlamda köşeye sıkışmıştır. Eskisi gibi sömürüsünü öven sloganlarla ayakta kalamayacağını görür. Manevra yapar. Kendi düzenini inkar eden sloganlarla ortaya çıkmaya başlar.

Örneğin; faşist partiler, kapitalizmin düşmanı, emekçilerin yanındaymış gibi gösterilir. Bunun propagandası yapılır. Bu şekilde taban kazanmaya başlar. Ekonomik ve sosyal bunalımın yarattığı işsizliği, açlığı ve yoksullaşmayı kendilerine malzeme yaparlar. Faşizmin bu aldatmacasına orta burjuvazi, sınıflarından kopmuş unsurlar olan lümpenler, köylüler, yer yer işçiler kanar. Çünkü faşizm, halka kendisini desteklemesinin karşılığında iş ve kazanç vaat eder. Ayrıca Birinci Paylaşım Savaşı’ndan yenilgiyle çıkmış olan İtalya ve Almanya'da kitleler bu yenilginin psikolojisiyle faşizmin şovenist, milliyetçi propagandalarının etkisinde kalır. İtalya'da "Büyük Roma İmparatorluğu", Almanya'da "Alman-Avusturya Birliği" özellikle küçük burjuvazinin milliyetçi duygularına hitap eder. 1922 yılında İtalya'da, 1933 yılında da Almanya'da faşist partiler iktidarı alır. Aynı dönemlerde Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya gibi ülkelerde de faşist diktatörlükler kurulur.

Hangi ülkede olursa olsun tüm faşist diktatörlükler tekelci burjuvazinin çıkarlarını en kanlı, en zorbacı, en saldırgan yöntemlerle savunan iktidarlar olarak birbirinden farksızdır. Faşizmin kullandığı temel yöntemler ise, yalan, demagoji ve terördür. Ama her ülkenin içinde bulunduğu koşullara bağlı olarak faşizmin iktidara geliş biçimi farklı farklı olur. Bu yüzden faşizmi, “Klasik Faşizm” ve “Sömürge Tipi Faşizm” olmak üzere ikiye ayırıyoruz.

KLASİK FAŞİZM VE SÖMÜRGE TİPİ FAŞİZM
1) Klasik Faşizm
Kendi iç dinamiği ile gelişmiş kapitalist ülkelerde faşizm, aşağıdan yukarıya doğru örgütlenir. Kendine bir kitle tabanı yaratarak örgütlenen faşist partiler yalan ve demagoji ile kandırdıkları bu kitleye dayanarak iktidarı alırlar. Buna klasik faşizm diyoruz.

Peki kitleleri nasıl kandırıyorlar? Örneğin, Almanya'da faşist partinin, Nazilerin iktidara gelişi "devrim" diye sunulur. Alman faşist partinin ismine "Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi" denilerek kitlelerin sosyalizm özlemi kullanılır. Çünkü sosyalizm halkların umudu olmuştur. Tam bir ikiyüzlülükle, "kitlelerin açlığını, yoksulluğunu, ekonomik sıkıntılarını çözeceğiz, iş vereceğiz" gibi yalanlarla insanlar kandırılır. Böylece faşizm, yalan ve demagojisiyle kandırabildiğini kandırır, kandıramadığını terörü ile sindirir.

"Faşizmin, çeşitli biçimlerde (ırkçılık,liberal-milliyetçilik, Yahudi düşmanlığı, anti-komünizm gibi) olabilen demagojiye, demagojik yığın propagandasına gereksinimi vardır. Halka karşı uyguladığı kaba kuvvetin yanı sıra onu mümkünse yüzlerine gülüp, ikna ederek, değilse zorla faşist örgütlere üye yapmak ve davasına kazanmak için elinden gelen çabayı harcar." (Faşizm Üzerine Notlar syf.20)

Sonuçta nerede olursa olsun faşizmin en büyük silahı zor temeli üzerinde yükselen yalan ve demagoji olmuştur.

2) Sömürge Tipi Faşizm
Bizim ülkemiz gibi ülkelerde tekelci burjuvazi, daha önce bahsettiğimiz gibi, emperyalizme bağımlı olarak gelişir. Bu nedenle de zayıf ve çarpıktır. Tekel öncesi unsurlarla ittifak halinde olmak zorundadır. Hem teknoloji hem de sermaye olarak dışa yani emperyalist ülkelere bağımlıdır. Dışa bağımlı olmak ise sürekli bir ekonomik, sosyal ve siyasal kriz içinde olmak demektir. Bu duruma "milli kriz" denir. İşte milli kriz nedeniyle de oligarşi, burjuva demokratik yöntemlerle sömürüsünü gerçekleştiremez.

Kendi ülkemize bakarsak bu durumu açık seçik görebiliriz. Hükümetlerin uzun süre iktidarda kalamamaları, koalisyonların, referandumların ve sürekli bir seçim atmosferinin yaşanması söz konusudur. Neredeyse her on yılda bir askeri darbe gerçekleşir. Yönetime gelenlerin zor ve baskı ile tutunmaya çalışması, bulundukları mevkileri bir arpalık gibi değerlendirip, kısa süreli iktidarlarında çuvallarını daha çok doldurma hevesleri, yolsuzluk, rüşvet, mafyacılık, çetecilik dahil her türlü pisliğe bulaşmaları, milli krizin varlığının diğer yansımalarıdır.

Kısaca oligarşi; zam, zulüm, baskı, terör dışında bir alternatife sahip değildir ve sürekli istikrarsızlık koşullarında egemenliğini ancak sürekli faşizmi uygulayarak sürdürebilir. Bunu sömürge tipi faşizm olarak adlandırıyoruz.

Uygulaması ve oluşumu bakımından klasik faşizmden farklıdır. Sömürge tipi faşizmde, faşizmin devlet biçimi olarak biçimlenmesi, tekelci sermayenin oluşumundan kaynaklanmaktadır. Nasıl ki, tekelci sermaye bizim gibi ülkelerde emperyalizme bağımlı tarzda yukardan aşağıya gelişme özelliğine sahipse, faşizmde böyle şekillenir. Yani İtalya'da olduğu gibi kitle tabanına ve örgütlenmelerine dayanmaz. Burjuvazi tarafından devlet aygıtının yavaş yavaş faşist tarzda yeniden örgütlenmesi biçiminde bir gelişme gösterir. Siyasal iktidara egemen olan tekelci burjuvazi diğer tekel öncesi unsurlarla ittifak içinde faşizmi uygular. Dolayısıyla gelişmiş kapitalist ülkelerde faşizmin sınıfsal temeli tekelci sermayenin en gerici, en şoven unsurları olurken bizim gibi ülkelerde bir bütün olarak oligarşi olur. Oligarşi; ülkemizde işbirlikçi tekelci burjuvazi, tefeci-tüccarlar ve toprak ağalarının oluşturduğu ittifaka denir.

Sömürge Tipi Faşizm, iki biçimde uygulanır.
a) Gizli Faşizm: Kısmi de olsa bir takım biçimsel burjuva demokratik hakların varlığı söz konusudur. Ancak bunlar faşizmin üstüne örtü olma dışında bir işleve sahip değildir. Buna gizli faşizm diyoruz.
b) Açık Faşizm: Tekelci sermaye ipin ucunu kaçırmaya başladığı an faşizmin üstündeki göstermelik örtüye de kaldırır. Baskı ve zor açıkça gerçekleştirilir.
Ülkemizde faşizmin kurumlaşmasını incelerken sömürge tipi faşizmin ne olduğunu; gizli ve açık faşizmin nasıl uygulandığını daha açık göreceğiz.

Almanya’da Faşizmin Yükselişi

Faşizmin yükselişi sırasında baskıcı ideolojik devlet aygıtlarında görülen bazı değişikliklerin üzerinde duralım.İlk olarak, yürütmenin (icranın ) özel rolünü pekiştiren önemli bir değişiklik, Brüning’in getirdiği başkanlık hükümeti sistemidir.1931’den sonra ,Weimar anayasasının Devletin tehlikede olduğu dönemlerle ilgili 48. maddesine dayanan Brüning daha önce de parlamentoya onaylatılması gerekmeyen olağanüstü hal kararnameleriyle                    
(Notverordnungen) ülkeyi yönetti.Şüphesiz parlamento bu kararnameleri geri çevirebilirdi.Ama bu sıralarda hükümetin aradığı , bunu destekleyecek bir meclis çoğunluğundan fazla ,kendine muhalefet edecek ve düşürecek bir meclisten kaçınmaktı.

Ama yürütmenin rolü,artık parlamentodan bağımsız olan biçimsel hükümetin,Devletin baskı aygıtının kolları üzerinde gerçek denetim kurmasını sağlamaya yermiyordu.Tersine karar yetkisi ordunun elindeydi.Hükümetin de doğrudan doğruya bağımlı olduğu hükümetin başı Hindenburg ile özel ilişkisi yoluyla ordu politikaya açıkça müdahale ediyordu; özellikle , Brüning’in düşmesi ordunun işiydi.Aynı zamanda idari aygıt da artık emir dinlemiyordu.Büyük toprak sahiplerinin çıkarlarına dokunan hükümet kararlarını ve ayrıca vergi tedbirlerini boykot ediyordu.

Profesyonel nitelikte olan ordu (Versailles anlaşması herkesin askere alınmasını yasaklamıştı) toprak sahiplerine hala yakından bağlı ve subay kesiminin sınıf kökenlerinin de gösterdiği gibi,toprak beylerinin en güçlü kalelerinden biriydi.Ordunun kapalı ve profesyonel bir topluluk olarak halkı temsil etmekten uzaktı ve herhalde küçük burjuvazi ile kırsal halk tabakalarını temsil etmesine imkan yoktu.

Büyük sermaye ile küçük burjuvazinin temsilcisi olan nasyonal sosyalizm ve ordu arasında özel çelişik ilişkiler gelişti.Ordu,orta sermaye temsilcilerinin hükümetlerine karşıydı;Nazizmi üstü örtülü şekilde destekliyor,ama emrine de girmemişti.Ordu sürekli çelişkiler içindeydi; bunlar büyük sermaye ile toprak sahipleri arasındaki çelişkilerdi ve toprak sahipleri askeri bir diktatörlük yoluyla hegemonya kurmaya çalışıyordu.

Faşistleşme süreci boyunca nasyonal-sosyalizm orduyu nötralize etmeye uğraşmış ve sonunda da bunu başarmıştır.Orduya nüfus etme en çok ulusak yücelik temasının kullanımı olmuştur.Fakat nasyonal sosyalizmin devlet aygıtına sızmasının başlıca yolu yönetim kadroları ve polisti.Bunların ezici desteğini kazanarak orduyu azınlıkta bırakmıştı.

Ordunun aşağı ve yıkarı rütbeleri arasındaki bölünme ise Devletin baskı aygıtlarının öteki kollarında ,özellikle yönetim,adalet ve poliste değişen derecelerde de olsa aşağı yukarı aynı derecelerde görülebiliyordu.Faşizm aşağıdan hareket ile devletin baskı aygıtlarına dışarıdan sızmanın özelliklerini birleştirir.Dolayısıyla yukarı ve aşağı rütbeler arasındaki ayırımlar albayların bazı askeri diktatörlüklerinde olduğu gibi,aygıt ve dalları yoluyla aşağıdan geliştirilen hareketlerdeki kadar aşırı değildir.

Yönetim aygıtı adalet ile ordu dallarının arasında bir yerdeydi.Weimar politikacıları,orta sermaye ve büyük sermaye ile ilintili olan bazı yüksek rütbeliler Nazizme düşmanca tavır aldılar.
Son olarak,Devlet aygıtının parçalanması Reich’ın merkezi otoritesi ile taşra otoriteleri arasındaki çelişkilerde de açığa çıktı.+ ( R.Dahrendorf,Society and Democracy in Germany ,s.116 v.d. ) 1927 sıralarında faşistleşme sürecinin açığa çıkmasıyla ,Reich’ı ıslah etme ve merkezileştirme sorunu büyük önem kazandı.Politik buhran ve hegemonya yetersizliği bağlamında , taşra aygıtları giderek değişik sınıf ve sınıf bölümlerinin Devlet iktidarı için özerk merkezler haline geldiler.
 
Biçimsel ve gerçek iktidarın parçalanması ,Devlet aygıtının kuşatılması ,faşizm “anayasal” şekilde iktidara gelmeden çok önce başlamıştı.Nasyonal sosyalistlerin katıldıkları ilk hükümette sadece ikinci derecede önemli üç bakanlık almış olmaları dikkate değer bir durumdur.

Kurulu Sistem

Nasyonal sosyalist yönetimin ilk döneminde Devlet aygıtları derlenip toparlandı.
( Gleichshaltung )Ama bundan daha önemli nokta, stabilizasyon döneminde Nazi Devlette olandır.Baskıcı devlet aygıtları partiyi gittikçe daha fazla boyunduruk altına aldılar 4 (K.Bracher,Die Deutsche Daktatur,Entstehung,Struktur,Folgen des National-sozialismus,1969. s. 171 ve devamı )
Bu sürecin ilk adımında aygıt Nazi partisinin saldırılarına karşı bir ölçüde korundu.Parti ve devlet arasındaki ikilik sürdü ama partinin önder rolü sürekli gerileme durumundaydı.

Yetki alanı hiçbir zaman hukuken tanımlanmamıştı ama , karar mercilerinde ve devlet yönetimine girişte parti açıkça üstünlüğünü kaybediyordu.Partinin öneminin azalmasının,sendikalar gibi korporatist örgütlerde de aynı şekilde gözlemlendiğine değinilmişti.

Nasyonal sosyalist parti ile baskıcı devlet aygıtı arasındaki ayrım hala sürüyordu çünkü faşizmin kitlelerle ilişkisi hala karmaşık bir durumdaydı.Ama nasyonal sosyalist partinin başlıca rolü artık devletin ideolojik aygıtlarına kaymış ,bu aygıtların baskı aygıtları adına denetimini yapan bir ara halka haline gelmişti.Ordunun durumu daha karışıktı.Nasyonal sosyalizm orduya aşağıdan sızmıştı.

Nazi devletinin dalları ve aygıtları arasındaki sürtüşmeler temelde sınıf çelişkilerinden ve devlet içindeki yeni ifade biçimlerinden doğmakla birlikte , bu dal ve aygıtların üyeleri arasındaki toplumsal kategoriler arasında çıkan korporatist türden çelişkilerin de hala oynayacak bir rolleri vardı.Bu durum olağanüstü devlette ve faşist rejimde özellikle böyledir, çünkü açık sınıf mücadelesini devlet aygıtının ve dallarının içine kaydırır.

Devletin ideolojik aygıtlarına gelince ,dikkat edilecek nokta birbirlerine ve baskı aygıtlarına karşı görece özelliklerinin baskı altına alınmasıdır. Bu, kamu-özel boyutundaki hukuki değişikliklerle gerçekleştirilmiştir.Bu aygıtlara devlet hiçbir zaman el koymamıştır.
Devletin bazı ideolojik aygıtlarının bir yeri vardı ve bu da aralarındaki egemenlik rolünde bazı değişiklikler yarattı.

a. İletişim aygıtı ( radyolar,gazeteler,filmler v.b ) ideolojik müdahalenin belirleyici önem taşıdığı geniş tabanlı bir rejimde propagandanın önemi yüzünden egemen yere sahiptir.+ ( Z.Zeman,Nazi Propaganda, s.63, 1964).Bu çeşit yukarıdan propaganda partinin rolünü yok etmez ama hiç değilse başlangıçta onun yanında işlev görür.

b. Ailenin egemen yeri vardır.Bunun nedeni küçük burjuvazini ideolojisinde ailenin işgal ettiği yerdir.Nazi propagandasında sürekli bir tema olan aile bağlarının güçlendirilmesine nasyonal sosyalizm büyük önem vermiştir.

c.Nasyonal sosyalist partinin denetimi altında ideolojik aygıtlar çoğaldı.Buna karşılık bazı ideolojik aygıtların da önemi azaldı.Örneğin:
•    Geniş anlamda eğitimsel aygıtlar
•    Dini Aygıt


Etiketler:  



Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim

GenBilim Editor

Yazar Hakkında:
"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık." Nicholas Murray
Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim
GenBilim
GenBilim