GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi DB function failed with error number 2006
MySQL server has gone away SQL=SELECT COUNT(*) AS numrows FROM jos_banner WHERE showBanner = 1
SQL =
SELECT COUNT(*) AS numrows
 FROM jos_banner
 WHERE showBanner = 1

Warning: Invalid argument supplied for foreach() in /home/genbilim/public_html/includes/frontend.php on line 64

Warning: Invalid argument supplied for foreach() in /home/genbilim/public_html/includes/frontend.php on line 64

Warning: Invalid argument supplied for foreach() in /home/genbilim/public_html/includes/frontend.php on line 64

Warning: Invalid argument supplied for foreach() in /home/genbilim/public_html/includes/frontend.php on line 64

Warning: Invalid argument supplied for foreach() in /home/genbilim/public_html/includes/frontend.php on line 64
Kas 24 2007
MySQL server has gone away SQL=SELECT count(*) FROM jos_akocomment WHERE contentid=\'1619\' AND published=\'1\'DB function failed with error number 2006
MySQL server has gone away SQL=SELECT id as acid, title as actitle, name as acname, date as acdate, comment as accomment FROM jos_akocomment WHERE contentid='1619' AND published='1' ORDER BY id ASC
Demokrat Parti Yazdır E-posta
(0 Oy)



GenBilim Editor   
Pazar, 25 Kasım 2007
Okunma: 357 kez

Ayrıca demokratik rejimlerin temel prensiplerinden olan çok partili hayatın tatbik edildiği ve tek parti döneminin sona erdiği bir zamandır. Türk politikası için en radikal kararlar alınmış, 27 yıllık Cumhuriyet rejimi dış politikası kısmi olarak terk edilmiş ve Türkiye Ortadoğu’ya yönelmiştir. 1950 – 1960 yılları arasında iç politikada yaşanan CHP - DP çekişmesi, dış politika konularına genelde sirayet etmemiştir. Yani, Cumhuriyet tarihinin aktif Ortadoğu politikası bu dönemde başlamıştır diyebiliriz. Bu dönem Ortadoğu için  en buhranlı dönemlerinden biridir.
    
Demokrat Partinin genelde dış politikada, özelde ise Ortadoğu da izlediği politikasının seyrini ABD ve Batı ülkeleri belirlemiştir. İçine düştüğü soğuk savaş kuşatmasında Türkiye,Sovyet tehditleri nedeniyle Batı blokunu tercih etmiş ve dış politikasını tamamen bu bloka entegre etmiştir. ABD ve Batılı güçlerin Ortadoğu politikası her zaman Türkiye ile uyuşmamış bu nedenle Türkiye komşularıyla karşı karşıya gelmek zorunda kalmıştır.
    
Demokrat Partinin Ortadoğu’da izlediği politikayı genelde aktif olarak değerlendirebiliriz. Ancak bu aktiflik Batı ve ABD ye paralel bir aktifliktir. Yani bölgedeki bütün politik oluşumları dış güçler yönlendirmiştir. Menderes bu şartlar altında Ortadoğu ülkelerine karşı “abilik politikası” uygulamaya çalışmış ancak muvaffak olamamıştır. Türkiye’nin izlediği bu tek yönlü politika özellikle komşu Arap ülkeler tarafınca tepkiyle karşılanmıştır. Ancak Demokrat Parti bu tepkilere karşı kayıtsız kalmış, kendi bildiğini okumuştur. Ülke içinde ise, CHP izlenen dış politika karşısın da sessiz kalmış, tek şikayeti olaylardan haberdar edilmemek olmuştur. Yani dış politikada iktidar dokunulmazlığı devam etmiştir. Demokrat Partinin izlemeye çalıştığı Irak’a dayalı politika 1958 Irak devrimi ile büyük bir darbe yemiş ve genel manada aleyhine sonuçlanmıştır.

“Demokrat Partinin Ortadoğu Politikası” adlı bu çalışmamda şu sorulara cevaplar aradım;
- Türkiye için Batı ittifakında yer alma süreci, Ortadoğu için de “Buhranlar Dönemi” olarak adlandırabileceğimiz 1950 – 1960 arasındaki dönemde Demokrat Partinin takip ettiği Ortadoğu Politikasının esasları nelerdir?

- İzlenen dış politika geleneksel Türk Dış Politikasındaki teamüllere ne kadar uygundur?
- Cumhuriyet Halk Partisinin uyguladığı Ortadoğu politikasından farklılıkları nelerdir?
Bu çalışmanın birinci ve ikinci bölümü için, konuyla  alakalı temel eserler taranmış, Demokrat Partinin ele alındığı bölüm için ise,  Menderes dönemi ile ilgili kitap türlerine ağırlık verilmiş ve ayrıca hükümet programları taranarak Menderes Hükümeti’nin  Dış Politika prensipleri irdelenmiştir. Bu bölüm hazırlanırken kısmi olarakda medyadan yararlanılmıştır. Asıl konu olan Ortadoğu Politikası bölümünde ise, konularla alakalı olarak diğer eserler incelenmiş, gerekli görülen medya taraması da yapılarak çalışma tamamlanmıştır.

Bu çalışmada konu  Demokrat Partinin Ortadoğu politikası olduğu için 1950 - 1960 yılları arasında ki dönemle sınırlandırılmıştır. Bu dönem Demokrat Partinin iktidarda olduğu döneme tekabül etmektedir.

Çalışmanın birinci bölümünde, Milli Mücadele yıllarından , II. Dünya Savaşının sonuna kadar Türkiye’nin Batı – Ortadoğu – ABD ilişkilerine değinilerek, asıl konunun daha iyi anlaşılabilmesi için ön bilgi sunulmuştur. Özellikle Filistin sorununun oluşumu, İsrail’in kurulması ve ABD ile ilişkilere yer verilmiş ve o dönemin dış politikasına kısmi olarak ışık tutulmaya çalışılmıştır.
İkinci bölümde ise, çalışmamızın temel unsurlarından olan Ortadoğu  Konusu ele alınmıştır. Bu terim çok farklı anlamlarda kullanıldığı için bunu açıklama zorunluluğu hissedilmiş ve çalışmanın sınırları belirlenmiştir. Ayrıca Türkiye’nin belirlenen bu sınırlarla ilişkilerini etkileyen faktörlere yer verilmiştir.

Üçüncü bölümün birinci kısmında Demokrat Partinin sisyasal hayatına genel hatlarıyla değinilmiş, ikinci kısımda ise konu için gerekli olan dış politika anlayışı ve Ortadoğu’ya yaklaşımı değerlendirilmeye çalışılmış, üçüncü kısımda ise Demokrat Partinin Ortadoğu Politikasına giriş yapılarak  iki önemli konu ele alınmıştır. Bu bölümün birinci kısmında Cumhuriyet tarihi dış politikası için reform niteliğinde olan Kore Harbi ele alınmış, ikinci kısmında ise, İngiltere’nin yoğun çaba harcayarak gerçekleştirmeye çalıştığı Ortadoğu Komutanlığı Projesi ve daha sonraki dış politikanın en önemli unsuru olacak olan NATO’ya giriş konusuna yer verilmiştir. Türkiye böylece Batı ile ittifakını tamamlarken; Ortadoğu ile ilişkilerinde de aktif bir döneme adım atmıştır.

Dördüncü bölümden itibaren Demokrat Partinin Ortadoğu politikası geniş olarak ele alınmaya başlamıştır.Dördüncü bölümde Bağdat Paktı, Beşinci bölümde Süveyş Buhranı, Suriye Bunalımı, Eisenhower Doktrini ele alınmıştır. Bu konular işlenirken önce konunun siyasi akışı ele alınmış daha sonra Demokrat Partinin konuya yaklaşımı verilmeye çalışılmıştır. Son bölüm olan altıncı bölümde ise 1958 Ortadoğu Buhranı ele alınarak Demokrat Partinin ihtilâl sonucu düşürülmesine,ayrıca sonuç kısmında  ise genel bir değerlendirme yapılarak sonuca varılmaya çalışılmıştır. Çalışmanın sonunda ek olarak Demokrat Partinin hükümet programlarında yer alan dış politika bölümlerine yer verilmiştir.

1.BÖLÜM
TÜRK DIŞ POLİTİKASI (1914-1950)

A. 1914 – 1945 ARASI DIŞ POLİTİKA

1. Milli Mücadele Dönemi

I. Dünya savaşı genel hatları ile 1914 yılına kadar gelen Avrupa siyasi haritası ve güçler dengesini yıktı. Savaş sonunda; Almanya, Avusturya –Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu parçalanarak,yerlerine küçük ve yeni bir çok devlet kuruldu. Yani dünyada yeni bir statü oluşturuldu. Dünyanın yeniden şekillendiği bu dönemde büyük kuvvet olarak sadece Fransa ve İngiltere kalmıştı. Yapılan antlaşmalar ile yeni bir statü kurulmak istendi.Bunların sonucu olarak da yıkılan üç imparatorluğun bıraktığı boşluk , başta İngiltere olmak üzere Fransa, İtalya ve Japonya gibi devletler tarafından doldurulmak istendi.  Fakat bu antlaşmalar yenik devletlere çok ağır koşullar getirdiğinden, galip devletlerin de çıkarları ile çatıştığı için şimdiden müstakbel bir savaşın habercisi durumundaydı.
Osmanlı İmparatorluğu I.Dünya savaşından yenik ayrılmıştı.Savaşın neticesinde 30 Ekim 1918’de İtilaf devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu arasında Mondros Mütarekesi imzalanmıştır. Bu ateşkes antlaşmasından sonra Osmanlı toprakları 1.Dünya savaşında galip gelen  devletler tarafından paylaşılarak  işgale başlandı.
19 Mayıs 1919’da M. Kemal ‘in Samsun’a çıkması ve işgallere karşı direnişlerin örgütlenmesiyle milli mücadele dönemi başladı.Milli kurtuluş mücadelesinin dış politikasının temel ilkesi “milletin dahilî ve hârici istiklâlini  tanıtması ......... hakkımızın bilâkayd-ü şart tanınması” olmuştur.  Milli mücadele hareketinin amaçları ve ilkeleri önce Erzurum’da ,sonra da Sivas’ta toplanan kongrelerde tespit edilmiştir.  Bu kararlar, -  “Vatanın parçalanmasını önleme ve yabancı işgaline karşı olma, milletin bütün olarak saldırarak savaşıp karşı koyması, manda ve himayenin kabul edilemeyeceği”- .Milli mücadele sırasında dış ilişkilerde sürekli göz önünde bulundurulacak esaslar olmuştur.  Misâk-ı Milî’nin temel ilkesi Türk unsurunun çoğunlukta bulunduğu ülkeler üzerinde millî bir Türk Devleti kurmaktı.Buna göre bir bakıma  Osmanlı İmparatorluğu vârisi olan yeni Türkiye Devleti , imparatorluğun idaresi altında kalmış bulunan Arap Ülkeleri üzerindeki iddialarından vazgeçmiş oluyordu.

2. Lozan’dan Sonra Türkiye (1923 – 1930)
M. Kemal önderliğinde Türk Ulusu dört yıllık ağır bir mücadele sonucunda kesin bir zafer kazandı.Bu kesin başarı üzerine yeni Türk Devleti ile I.Dünya Savaşının galip devletleri arasında 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile  birlikte Türk Devleti’nin varlığı diğer dünya devletleri tarafından resmen tanındı.    
Bununla beraber Lozan Antlaşmasında bütün meseleler halledilemedi. Bu meselelerin en büyükleri İngiltere ile Musul Antlaşması ,Fransa ile Osmanlı borçları meselesi ve Yunanistan ile ahalî değişimi meseleleridir.      
Lozan’dan sonra Mustafa Kemal dış politikada maceradan uzak hedefler çizmiştir. Lozan Barış Antlaşması sonrası Türkiye Atatürk’ün “Yurtta sulh cihanda sulh” ilkesine dayalı bir dış politika takip etmiştir. Atatürk Türkiyesi’nin dış politika özelliklerinden biri barışçı oluşudur.Böyle bir politikanın kararlı ve gerçekçi bir biçimde uygulanması Türkiye’ye olumlu bir uluslararası ortam temin etmiştir.  Lozan- da belirlenen Türkiye sınırları içinde bağımsızlığını devam ettirmesi temel hedef olmuştur.Mümkün olduğu kadar maceradan uzak milli bir dış politika bu dönemde kendine yer bulmuştur.
    Türkiye Devleti Lozan antlaşmasından 1930’lara kadar dış politika alanında hem antlaşmanın doğurduğu problemlerin halli hem de yeni devlet olmanın getirdiği meseleleri çözümlemek için uğraşmış ve istikrar aramıştır.Türkiye bu dönemde Batıya karşı temkinli davranırken Sovyetler Birliği ile başlayan ilişkileri daha da gelişmiştir.    
1921 yılından 1930’lu yılların ortalarına kadar  Atatürk ülkenin güvenliği için tek desteği Sovyetler Birliği’nden görmüştü. Dostça ilişkileri kuran 1921 Moskova Antlaşması 1925 Saldırmazlık Paktı bunu izlemiştir. 1929’da bu pakta eklenen bir protokol ile iki komşu devlet birbirine danışmadan bölgelerinde başka devletlerle siyasal antlaşma yapmayacaklarını yükümlenmişlerdi .Bu ,Türkiye’nin dış politikasında Moskova Antlaşması’nın vazgeçilmez ağırlığını koyacaktı. Yani bu dönemde Avrupa devletleri ile ilişkiler sınırlı kalmış, dış politikada Sovyetler Birliği’ne yaklaşılmıştır.
    Bu dönemde Türkiye’nin Orta Doğu Arap  devletleriyle  münasebetlerinde fazla bir gelişme olmamıştır.Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu memleketler manda rejimi  ve  Batı sömürgesi altında oldukları için resmî münasebetler, Türkiye’nin Batılı devletlerle olan ilişkilerinin etkisinde kalmıştır. Ayrıca Hilâfetin Türkiye’de kaldırılmasıyla din adına yapılan reformlar Arap Ülkeleri’nin Türkiye’ye karşı cephe almasına neden olmuştur. “Milli Mücadeleden sonra Türkiye ile Arap devletleri arasındaki münasebetler uzun müddet dînî meselelerde olan kıskançlığın ve yanlış anlamaların etkisi altında kalmıştır.”
Türkiye Devleti’nin 1930’lara kadar olan dış politikası Lozan’da halledemediği meseleler üzerinde kuruldu. Ancak bu meseleler çözüldükten sonra uluslararası arenada bunalımlı bir döneme giriliyordu. Özellikle I. Dünya savaşından sonra kurulan statükodan rahatsız olan devletler bu statükonun değişmesine yönelik bir dış politika izlemeye başladılar.
    Türkiye artık Avrupa’da ülkesel “statüquo’nun”  ve barışın korunması yanlısı bir devlet olarak ,savaşın yasaklanmasıyla  ilgili 1928 Briand-Kelloss Paktı’nın ve bunun Doğu Avrupa uzantısı olan “Litvanov Protokolü’ne” katılmıştır.  Yani Türkiye’nin yaklaşımı Avrupa’da statükonun sürmesinden yanaydı.

3. II. Dünya Savaşı Öncesi Türk Dış Politikası (1930 – 1939)
    Türkiye’nin milletler arası işbirliğine katılmasındaki en önemli gelişme 1932 yılında Milletler Cemiyetine üye oluşudur. Türkiye daha önce kuşkuyla baktığı için  Milletler Cemiyetiyle ilgilenmemiştir. Cemiyet I.Dünya Savaşı galipleri tarafından kurulmuştu ve İngiltere’nin etkisi altında idi. Türkiye Atatürk’ün direktifi üzerine, Milletler Cemiyeti’ne kendi başvurmasıyla değil örgüt tarafından davet edilerek girmek istiyordu.  Ve Türkiye 18 Temmuz 1932’de Milletler Cemiyetine girdi .(43 üyenin oybirliği ile ) Sovyetler Birliği ise buna pek iyi bakmadı. Bu yüzden Türkiye Sovyetler Birliği’ne bir garanti vererek cemiyete dahil oldu.
1930’lardan itibaren Avrupa statüko karşıtları tarafından bir savaşın içine doğru çekiliyordu. İtalya,Akdeniz’de genişlemek istemekte, Almanya ise Versailles Antlaşması hükümlerini teker teker kaldırmaktaydı. Sovyetler Birliği olaya kuşkuyla bakmakta ,Türkiye ise biraz daha  İngiltere ve Fransa’ya yaklaşmakta idi.
Avrupa’daki bu gerginlik İtalya’nın Habeşistan’ı işgali ile daha da artmıştır. Bunu Japonya’nın Mançurya’ya saldırısı takip etmiştir. Almanya Ren bölgesine saldırırken ,Avusturya da mecburi askerliği getirmiştir.
Boğazlarda Türkiye’nin tek hakim olmaması ve dünyadaki gerginliğin artması sonucu Türkiye 11 Nisan 1936’da Lozan Konferansı’na katılan ülkelere birer nota vererek bu meselenin çözümlenmesini istemiştir.  Konferans sonucu Türkiye istediğini almıştı. Konferans sonunda Boğazlar üzerinde Türkiye’nin tam egemenliğini sağlayan Montreux Antlaşması 10 Temmuz 1936’da imzalanmıştır.
Montreux Sözleşmesi Türkiye-İngiltere ve Türkiye-Sovyetler Birliği ilişkilerinde bir dönüm noktası teşkil eder. Çünkü İngiltere’nin rızası ve anlayışı olmasa idi anlaşma bu kadar Türkiye’nin lehine olmayacaktı. İngiltere bunu Doğu Akdeniz’de- ki İtalyan tehlikesini gördüğü için yapmıştır.  Sovyetler Birliği ise  boğazlar konusundaki emellerinden ve Türkiye’nin Batıya yaklaşmasından dolayı bu antlaşmadan hoşnut olmamıştır.
İtalya’nın mütecaviz tutumları Türkiye’yi yalnız Batı komşuları ile değil Doğu komşularıyla da işbirliğine sevk etmiştir. Özellikle İtalya’nın Habeşistan’a saldırması üzerine ,Ortadoğu’da antlaşma yapılarak tehlikelere karşı birlikte hareket etmek üzere ; Türkiye , İran ,Irak ,Afganistan  arasında Tahran’da Sadabat Sarayı’nda 8  Temmuz 1937 ‘de “Sadabat Paktı” adını alan “Saldırmazlık Protokolü”imzalanmıştı. Türkiye böylece her iki bölgede dengeli bir siyaset izleyip sınırlarını kontrol altına alıyordu.
1930’lardan sonra İtalya’nın saldırgan tavırları ve özellikle Almanya’nın, Nazi Partisinin iktidara gelmesinden sonraki tutumları diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de endişeye sebebiyet verdi .15 Mart 1939’da Almanya’nın Çekoslovakya’yı işgal edip,arkasından Polonya’ya  yönelmesi ve İtalya’nın Avusturya’yı işgali Türkiye’de tedirginlik yaratmıştır. İngiltere ve Fransa 13 Nisan’da Yunanistan ve Romanya’ya bu iki ülkenin saldırgan tutumlarına karşı garanti vermiştir. Bu garantinin aynı zamanda Türkiye’ye de verileceği belirtilmiştir.
    Türk-İngiliz görüşmeleri 12 Mayıs 1939’da yayınlanan bir deklare ile sonuçlanmıştır. Buna göre iki devlet, Akdeniz Bölgesi’nde savaşa yol açabilecek bir saldırı halinde etkili bir şekilde işbirliği yapacak ve birbirlerine her türlü yardımda bulunmaya hazır olacaklardı. Fransa ile Hatay sorununun halledilmesinden sonra 23 Haziran’da aynı nitelikte bir deklare imzalandı.
          Sovyetler Birliği Türkiye ile İngiltere, Fransa arasındaki  bu yakınlaşmaya soğuk bakarken Almanya tenkitle karşılamıştır.Almanya ile Sovyetler Birliği arasında somut bir yakınlaşma söz konusu değildi ve olası bir savaş durumunda kurulacak olan ittifâkta Sovyetler Birliği’nin İngiltere’nin yanında yer alacağını düşünülüyordu.Ancak. Sovyetler Birliği Almanya ile 23 Ağustos 1939’da bir saldırmazlık antlaşması imzalayarak mevcut beklentileri boşa çıkarttı.. Sovyetler Birliği’nin bu yaklaşımı  Almanya için çok önemli bir fırsattı.Çünkü kendisine kuvvetli bir destek bulmuştu.  Bu durum Türkiye’yi zor durumda bıraktı. Çünkü Türkiye, Batılı Devletler ile Sovyetler Birliği’nin ittifak edeceği düşüncesi ile Avrupa devletlerine yaklaşmıştı.
İki blok da, Türkiye’yi kendi tarafına çekme planları yapıyordu. Türkiye, Moskova’da aradığı desteği bulamayınca 19 Ekim 1939’da Türkiye-İngiltere-Fransa ittifakını imzalamıştır. Böylece Türkiye olası bir tehlike durumunda hangi tarafa  daha yakın  olacağını belirlemiş oluyordu.
    Almanya’nın 1 Eylül 1939 sabahı Polonya’ya saldırması ve 3 Eylül’de İngiltere’nin Almanya’ya savaş açmasıyla II.Dünya Savaşı başlamış oluyordu.  

4.  II. Dünya Savaşı’nın Sonu Ve Sovyet Tehdidi
    II.Dünya savaşı döneminde Türkiye’de “Milli Şef” İsmet İnönü devri başlamıştır. Türkiye ,II.Dünya savaşı başladığında , savaşın dışında ve tarafsız kalarak toprak bütünlüğünü koruması amaç edinen bir dış politika izlemeyi esas almış bulunuyordu.  Ancak Türkiye’nin jeopolitik konumu böyle bir durum için izin vermiyordu. Hem müttefikler hem de mihver devletler Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa sokmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ancak Türkiye savaş sonlarına kadar tarafsız kalmayı başardı.Bununla beraber dengeyi korumak  maksadıyla her iki taraf ile de çeşitli diplomatik münasebetler kurmaktan da  geri kalmadı. İnönü gerçekten savaş sırasında büyük sıkıntılar çekse de bu zorlukların üstesinden gelmeyi başardı.
    II. Dünya Savaşı sonunda güçler dengesini iki ülke elinde bulunduruyordu. Bunlar ABD ve   Sovyet Birliği idi. Artık dünyada bloklar arası sıcak savaş sona eriyor ve yeni bir dönem başlıyordu. “Soğuk Savaş” denen bu dönem etkisini 21. yy’a kadar sürdürürken ,iki büyük devletin mücadelesi diğer devletler üzerinde etki kurmak için gösterdikleri çabalar olarak nitelendirilebilir.
Sovyetler Birliği savaş sırasında kendi işgali altına giren Doğu ve Orta Avrupa Ülkeleri üzerindeki etkisini artırırken ;diğer yandan Türkiye,Yunanistan ve İran üzerindeki etkisini de geliştirmek için baskı ve isteklerde bulunmaya başladı. Savaş sonunda Sovyetler Birliği’nin “yayılma siyasetinin”sadece Avrupa ve Akdeniz’le sınırlı olmayıp dünyada genel bir yayılma staretijisi içinde olduğu anlaşılmıştır.Böylece Batı Avrupa devletlerinin yanısıra Amerika da endişeye düşerek Sovyetler Birliği’ne karşı harekete geçmiştir.
II.Dünya Savaşına kadar Türkiye’ye en yakın müttefik konumunda olan Sovyetler Birliği,savaştan sonra Türkiye’nin karşısına ciddi bir tehlike olarak  çıkacaktır. Savaştan güçlü bir devlet olarak çıkan Sovyetler Birliği Postdam Konferansı’nda Türkiye’den açık taleplerde bulunmuştur. Bu tehdit, bu devletin Boğazlarda üs istemesi ve Kars , Ardahan bölgelerinin kendine  terkinini ileri sürmesi ile ağır bir nitelik kazanmıştır.  
Sovyetler Birliği’nin bu istekleri Türkiye ile arasındaki gerginliği daha da artırmıştır.Fakat bu istekler ABD ve İngiltere’nin işine gelmediği için geçerlilik kazanmamıştır. Ön şartlarda mesele kapatılmıştır. Ayrıca Boğazlar konusundaki baskısını artırmak için Kars-Ardahan bölgesinin Rusya’ya geri verilmesi gerektiğini “Gürcü ve Ermeni İstemleri” kisvesi altında yarı resmi bir biçimde ileri sürmüştür.
    
B. ORTADOĞU ÜLKELERİ İLE YAKIN İLİŞKİLER DÖNEMİ

1. Genel
    Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleriyle ilişkilerine geniş bir perspektiften bakıldığı zaman 1945-1947 arası ilişkilerin önceki ve sonraki dönemlere oranla daha yakın olduğu göze çarpmaktadır. Bundan önceki dönemde Cumhuriyetin dış politikası gereği bu bölge ile fazla ilgilenilmemişti .Zaten kurulan ilişkiler de burada hakim olan Fransa ve İngiltere ile olmuştu. Bununla beraber manda sistemi altındaki bu milletlere fazla yardımcı olma girişiminde de bulunulmamıştı.
1947’den sonraki dönemde de Türkiye’nin artan Sovyet tehdidi nedeniyle batı ittifakına girme çabalarına paralel olarak da Ortadoğu Devletleriyle daha az ilgilendiği görülmüştür.
Bu dönemdeki batıya yakınlığın nedeni olan “Türkiye’nin,Ortadoğu Arap Ülkelerine karşı politikasını etkileyen başlıca faktörü  olan batı etkeninin bu dönemdeki etkisi sonraki devrelere göre en sınırlı oranda olmuştur.”     Aslında Türkiye II.Dünya savaşının sonlarından itibaren Batı ile ittifak yolları aramaya başlamış hatta bu yolda çok partili hayata bile geçmişti. Ancak Batı ile henüz somut bir bağlantı kurulmuş değildi. Bunun tabii sonucu olarak da Arap Ülkeleri ile bir yakınlık içine girilmişti .

a.Yakınlaşma Çabaları
Bu ortamda Irak Kralı Naibi Abdülillah ,15 Eylül 1945’de Türkiye’ye gelmiş ve ziyaretine Türkiye’de büyük önem verilmiştir. 28 Şubat 1946’da Türkiye’ye gelen bir Irak heyeti ,Türkiye ile işbirliği konusunda görüşmeler yapmış  ve bu temaslar sonucunda ,29 Mart 1946 tarihinde Türkiye ile Irak arasında bir “Dostluk ve İyi Komşuluk Antlaşması” imzalanmıştır.  Bu arada Türkiye 6 Mart 1946’da Suriye ve Lübnan’ın bağımsızlığını tanımıştır. 20 Haziran 1946’da Lübnan Cumhurbaşkanı Beşare El-Huri,resmi bir ziyaret için Türkiye’ye gelmiştir. Bu ziyaretleri, Ürdün Kralı Abdullah’ın 8 Ocak 1947’de Türkiye’ye gelişi izlemiştir.Bu ziyaret sırasında Türkiye ile Ürdün arasında bir de “Dostluk Antlaşması” imzalanmıştır. Kral Abdullah’ın ziyareti dostluk antlaşmasının imzalanması,Türkiye’nin ;Arap ülkelerinin her biriyle ilişkilerini geliştirmek suretiyle Arap halklarına yakınlaşma isteğinin bir belirtisi olarak yorumlanmıştır.

b. Suriye’nin Tutumu
     Türkiye’nin Arap ülkelerine yakınlaşmasında güçlük çıkarabilecek tek konu, Türkiye’nin 1939 yılında ,Fransa ile anlaşarak Hatay’ı ilhâkını Suriye’nin tanımamasından doğuyordu. Fakat  Irak, Başbakan Nuri Sait Paşanın arabuluculuğuyla, 1946 yılında iki ülke arasında bir uzlaşmaya varılmış ve Türkiye,Hatay’ı ilhâkının Suriye tarafından resmen tanınması için ısrar etmemeği; Suriye de ,bu sorunu resmen ileri sürmemeği kabul etmişlerdir.  
Diğer taraftan Ürdün Kralı Abdullah Türkiye’yi ziyaret ettiği ve Kralın Türkiye’ye ziyaretine çatan Suriye basını , “Eğer hakikaten Türkler Arap Alemi’ne yakınlaşmak istiyorlarsa herhalde bu emellerine Amman’dan geçerek nail olamayacaklardır.”diyordu.
Suriye basınının diğer bir iddiası ise Türkiye’nin Avrupa devletlerinin maşası olduğu ve doğu bloğu kurmak düşüncesinde olduğunu,bu şekilde  Ortadoğu’da İngiliz  nüfûzunun devamına yardım etmek ve bölgedeki Arap ülkelerinin bağımsızlığının önüne engeller dikmek istediğini öne sürüyordu.
Ürdün İngiltere’nin denetiminde olan bir ülke idi. Ürdün Kralı’nın Türkiye’yi ziyareti ise Suriye tarafından Türkiye-İngiltere-Ürdün ittifakı olarak algılanıyordu. Oysa ki bu tarihte henüz böyle bir proje yoktu. İngiltere bölgesel bir pakt peşindeydi ama bu tarihte henüz somut bir girişimde bulunmamıştı.
Bununla beraber belirli bir zamanın manda altında geçiren Suriye’nin belki de bu tür ziyaretlere bile şüpheyle bakmasını da normal karşılamak gerekir.Aslında İngiltere’nin Ortadoğu’da Arap Milletleriyle mücadelesinin yanında Ürdün ve Türkiye’ye yakın olması belki de bu şüphe için yeterli olabilir.            

2. Filistin Sorunu

a. Sorunun Ortaya Çıkması
 Filistin meselesi en az yüzyıldan beri devam eden, sadece 20. yy’ın değil , çağımızın “Bitmemiş Senfonisini” oluşturur. Çünkü 19.yüzyılın sonlarında “Siyonizm hareketiyle dinamizm kazanmış olan Filistin Meselesi, İsrail devletinin kuruluşu ile sona ermemiş, aksine 21. yüzyıla taşacağı anlaşılan yeni bir dinamizmi harekete geçirmiştir.
Evet Filistin sorunu Siyonist Yahudilerle Filistin Arapları  arasındaki vatan mücadelesinin bir tezahürüdür.Tarihte eşine az rastlanacak bir mücadeledir.Meselenin iyi anlaşılabilmesi için sorunun tarihine kısaca bir göz atmak gerekmektedir.    
I.Dünya savaşı sonuna kadar Filistin Osmanlı denetiminde kalmış ve bu zaman diliminde böyle bir sorun ortaya çıkmamıştır.I.Dünya savaşı sonucunda bölge İngiltere’nin eline geçti. Savaş sonucunda ise bölge “Sykes-Picot Antlaşması” ile Fransa ile İngiltere arasında paylaştırılmıştır.İngiltere’nin bölgeye girmesinden itibaren güçlü Yahudi lobisinin etkisiyle  Yahudi taraftarı bir politika izledi. Bunun en açık örneğini ise “Balfour Deklarasyonu”oluşturur.Bu bildiri ile    İngiltere Filistin’de  Yahudi Halkı için milli bir yurt kurulmasını olumlu karşılıyordu.İngiltere,Temmuz 1920’den itibaren Filistin’de (San Remo Konferansı) sivil bir manda oluşturdu ve Balfour  vaatlerini  yerine getirmeye başladı.
    Bu tarihten itibaren Filistin’de Araplar ve Yahudiler arasında çatışmalar başlamıştır. Yahudilerin Filistin’e giderek artan göçleri yerli Arap halkı tedirgin etmiş ve bundan dolayı manda yönetimi yıllarında ,1920,1921,1929,1936,1939 yıllarında ciddi çatışmalar çıkmış ve bunları manda yönetimi her defasında basit çözümlerle yatıştırmaya çalışmıştır.
    İngiltere’nin çözümleri Filistin’e huzur getirmemiş ve özellikle 1933’te Almanya’da Nazilerin iktidara gelmeleriyle birlikte uyguladıkları Yahudi politikası Filistin’e göçü artırmıştır.
İngiliz yönetimi şiddetli çatışmaları önlemek için birçok beyaz kitap yayınlamış ancak iki tarafı da memnun edememiştir.Bu çatışmalar sırasında Müslüman Filistinlilerin en büyük  dezavantajı birbirleriyle mücadele halinde ve örgütsüz olmalarıdır.Siyonistler ise bunu aksine oldukça örgütlü ve büyük devletlerin desteğiyle mücadele ediyorlardı.
    II.Dünya savaşı yıllarında Arapların kendi aralarında kuvvetli birlikten yoksun olmaları Yahudilerin bölgede egemenliklerini daha da artırmalarına neden oldu.İngiltere kendisi için kanser haline gelen Filistin meselesini artık çözümlemek istiyordu.Ancak savaş sonunda bile kesin çözüm bulunabilmiş değildi.
Ayrıca 1942’den itibaren ABD' nin desteğini alan Siyonistlerin bağımsızlık talepleri daha da artmıştır. Avrupa’da dağınık halde yaşayan binlerce Yahudi vardı Bu sırada Avrupa’daki Yahudi mültecilerin sayısı 200-250 bin civarıydı. . Amerika’daki Yahudi Lobisinin yoğun çalışmaları netice vermiş ve“Avrupa’da ki Mülteci Meselesi” Başkan Truman’ı Filistin sorunun da giderek Siyonistlere yakınlaştırmıştır. ABD’nin bu tavrına  İngiltere’de taraf olmuştur.
    İki ülkenin ortak komisyon araştırmaları sonucu İngiltere bağımsız bir Filistin Devletinin  kurulmasını prensip itibarıyla reddetti. Bunun ardından yapılan  « Londra Konferansı’nda »  ( 10 Ocak 1947) sonuç çıkmadı.Bunun üzerine İngiliz kabinesi 18 Şubat 1947’de “hiçbir teklif yapmaksızın”Filistin meselesini BM’lere götürme kararı aldı.  
                
b. Sorun Birleşmiş Milletlerde
    İngiltere’nin başvurması üzerine 29 Nisan- 15 Mayıs tarihlerinde toplanan BM Genel Kurulu Büyük devletlerin dahil olmadığı bir soruşturma komisyonu kurulmasına ve komisyonun Filistin’e bizzat giderek bir rapor hazırlamasına kararı verdi  Tabi ki görüşme sırasında her iki topluluk da kendilerine bağımsızlık istiyorlardı.Siyonizm’in  lideri Weizmann ise doğrudan doğruya Filistin’in taksimini istemiştir.
    Komisyon araştırmaları sonucu “Çoğunluk ve  Azınlık” planı  olmak üzere iki teklif ortaya çıktı. Komitede Kanada,Çekoslovakya,Guatemala,Hollanda,Peru,İsveç ve Uruguay tarafından verilen Çoğunluk Planına göre ; Filistin Arap Devleti ,Yahudi Devleti ve Kudüs Bölgesi olmak üzere üçe taksim edilmekteydi.Arap ve Yahudi Devletleri 1 Eylül 1947 tarihinden itibaren iki yıllık bir geçiş sürecinden sonra bağımsız olacaklardı.Ayrıca bu iki devlet arasında bir ekonomik birlik mevcut olacaktı.Komite, Arap ve Yahudi Devletlerine verilecek toprakların sınırları ile Kudüs Bölgesinin sınırlarını da çizmişti.Kudüs şehri Birleşmiş Milletlerin vesayeti altına konuyordu. Hindistan,İran ve Yugoslavya tarafından teklif edilen Azınlık planına göre Filistin Araplar ile Yahudiler arasında taksim etmekle beraber Kudüs başşehir olmak üzere Arap ve Yahudi Devletlerinden meydana gelen bağımsız bir Filistin Federal Devleti kurulmasını öngörmekteydi.Çoğunluk teklifi bazı değişiklik yapılarak kabul edildi.(2 Kasım1947; 25 leh ,13 aleyh, 17 çekimser) .Kısacası ABD bu taksimi desteklemiştir.Bu surette BM Filistin’i Araplarla Yahudiler arasında bölüşülmesine karar vermiş oluyordu.Ayrıca bunun üzerine İngiltere kuvvetlerini Filistin’den tamamen çekeceğini açıkladı.

c. Türkiye’nin Tutumu
 Türkiye Filistin meselesi Birleşmiş Milletlere geldiği zaman Arap ülkelerinin yanında yer almıştır.Yani Arap ülkelerinin teklif ettiği gibi Filistin’e bağımsızlık verme fikrini desteklemiştir.Bu karar Türkiye’nin bu dönemdeki yani 1945-47 yılları arasında ki  yakınlaşma politikasının bir gereğidir.
    Yine Filistin Konusunu incelemek üzere Birleşmiş Milletler Genel Kurulu bir soruşturma komisyonu kurmasıyla ilgili oylamalarda Türkiye, Arap ülkeleri ile birlikte hareket eden ülkelerden biri olmuştur.  Filistin Komitesinin raporları üzerinde yapılan görüşmelerde Türkiye Arap ülkelerini desteklemiş ve nihayet Genel Kurulun 30 Kasım’da ki taksim kararına Arap ülkeleriyle birlikte aleyhe oy kullanmıştır.
    Türkiye Arap ülkelerinin tezini savunan   ender ülkelerden biri olmuştur.Bu dönemde Rusya dahi değişik nedenlerden dolayı Arapları desteklemiştir.Büyük kuvvetlerin karşıda olması Türkiye’nin verdiği oyun ehemmiyetini daha da artırmıştır.Özellikle Arap basınında Türkiye’ye övgüler yağdırmıştır.

C. TÜRKİYE’NİN BATIYA YÖNELMESİ

1. Türkiye – ABD İlişkileri
    Sovyetler Birliği’nin II. Dünya Savaşı sonundaki “ Postdam İstekleri” ; ve ardından 1946 yılında Boğazlar konusunda Türkiye’ye verdiği notalar - İstanbul ve Çanakkale boğazında üs istemesi- bağımsız bir devlet olarak  Türkiye’nin varlığı üzerindeki emperyalizmini daha da belirgin bir hale getirmişti.  Türkiye bu tehlike karşısında aradığı desteği ilk etapta sağlayamamıştı. ABD Başkanı Truman, Sovyetlerin,  Türkiye’den toprak isteği sorununun sadece bu iki devleti ilgilendirdiğini söylemişti.  Yani ABD bir bakıma Sovyetlerin yanında yer aldı.1946 yılına gelindiğinden ABD , Sovyet yayılmasının önüne geçebilmek için Ortadoğu politikasında değişiklikler yapmaya başladı.
    Bunun ilk belirtisi ABD donanmasının en büyük gemilerinden olan Missouri'nin, Washington’da ölen Türk Büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesini 5 Nisan 1946 yılında İstanbul’a getirmesi oldu.Türkiye ile ABD arasındaki sıkı ilişkiler bu tarihte başlar .Savaş gemisi Missouri’nin  İstanbul’a gelmesi Türk tezinin , Sovyetler Birliği’nin toprak taleplerine karşı ABD’nin Türkiye’yi  desteklediğinin sembolize ediyordu.
    Türkiye ve Amerika arasındaki bu yakınlaşma, Türkiye’nin dış ve iç politikasını belirleyen yeni bir süreci başlatmıştır.Türkiye artık soğuk savaşın taraflarından biri haline gelmiştir.Belki de Ortadoğu’daki en hareketli taraf olmuştur!
    Aslında II. Dünya Savaşı sonucunda Türkiye’ye askerî ve ekonomik yardım yapması beklenen tek ülke İngiltere idi.Çünkü ABD ‘nin dış politikası Monroe doktrini gereği dışa açık değildi.Diğer yandan Türkiye, İngiltere’nin durumunu bildiği için ABD’ye yaklaşmak zorunda olduğunu biliyordu.Türkiye tahmininde yanılmadı.İngiltere 1947 Şubat’ında Amerikan hükümetine, biri Türkiye biri Yunanistan hakkında olmak üzere iki mektup verdi.Bu memorandumlar da kısaca Türkiye ve Yunanistan’ın önemini belirtiliyor ve İngiltere’nin bunlara yardımda bulunamayacağını dolayısıyla işin ABD’ye düştüğünü belirtiyordu.
ABD bunun üzerine Ortadoğu ve Batı hakkındaki söylemlerini değiştirdi.Başkan Truman 12 Mart 1947 tarihinde kongrede kendi adı ile anılacak olan mesajını okudu. “Amerikan dış politikasının, kendilerini boyunduruk altına almak için silahlı azınlıklarca harcanan çabalara ve dış baskılara karşı koymaya çalışan özgür ulusları destekleme amacına yönelmesi gerektiği kanısındayım.” diyen Truman, kongrede hükümete, Türkiye ve Yunanistan’a 400 milyar dolarlık askeri yardım yapma yetkisinin verilmesini istedi.
    Türkiye’nin Sovyet tehlikesi ile karşı karşıya olması zorunlu olarak Batı ve Amerika ile sıkı ilişkiler kurmaya zorlamıştır.ABD için  bu olay dış politikada radikal bir durumu temsil eder. “1947 yılında Sovyetler Birliği Yakın Doğudaki yayılmacı siyasetini sona erdirme zorunda kalmıştır.”  Ayrıca Truman Doktrini Türkiye’nin  Batı güdümünde dış politika yürütme döneminin başlangıcını da teşkil eder.Bunun en somut örneğini ileride değineceğimiz “Filistin Sorunu’nda” takındığı tavır olarak belirtebiliriz
                        
a.  Marshall  Planı
Truman Doktrini Yunanistan ve Türkiye’nin Sovyet baskısı yüzünden oluşturulan askeri bir yardım paketinden ibaretti. ABD’nin dış politikaları artık Sovyet yayılma alanlarına bağlanmıştı ve ona göre politika üretiyordu.
    Avrupa devletleri II. Dünya savaşından ekonomik olarak çok zayıf bir durumda çıkmışlardı.Halk ve devletler fakir düşmüştü. “Bu şartlar , Moskova’dan idare edilen komünizmin   propagandasının etkisini çok kolaylaştırıyordu.” Bu da doğal olarak Sovyetler Birliği’nin özellikle Doğu Avrupa  yayılmasını hızlandırıyordu.
    Amerika aslında Batının bu sıkıntılarını ortadan kaldırmak için II. Dünya savaşı başından itibaren ekonomik yardımlarda bulunmuştur. “ Hatta 5 Haziran 1946 sonu itibarı ile yapılan yardım15 milyar doları bulmuştu.”  Bununla beraber Amerika’nın yaptığı bu yardımlar Avrupa devletleri için yeterli olmamıştır.
         ABD Dışişleri Bakanı George Marshall 5 Haziran 1947 sonunda Harward Üniversitesinde yaptığı bir konuşmayla bir plan ortaya attı. Bu plana göre, Avrupa Ülkeleri öncelikle kendi aralarında ekonomik işbirliğine gitmeliler , kalan açığı kapatmaları içinde Amerika yardım etmelidir.  Bunun sonucunda da Türkiye’nin içinde bulunduğu 16 Avrupa devleti ABD ’ye sunulmak üzere Avrupa Ekonomik Kalkınma Tasarısı hazırladılar.Amerika 3 Nisan 1948’de dış yardım kanunu çıkardı.Bunun ardından 16 Nisan’da Avrupa İktisadi İşbirliği kuruldu.
    Marshall  planı aslında II.Dünya savaşında yenik çıkmış ekonomik durumları zayıf olan Avrupa devletlerini içermekteydi.Planın bu şartlarına bakıldığında Türkiye’nin açıklanan bu iyileştirme programından yardım alması düşünülen ülkelerden biri olmadığı anlaşılıyordu.  Ancak Türk hükümeti kendinin de bu yardıma ihtiyacı olduğunu bildirerek ABD’yi ikna etmeyi başardı.
    Sovyetler Birliği ve diğer Doğu Avrupa devletleri de bu ekonomi planına çağrılmalarına rağmen kabul etmemişler ve Marshall planına karşılık “Molotof Planı” adını verdikleri ikili ticari sistemi meydana getirmişlerdir.     

2. İsrail’in Kuruluşu
Yahudilere önemli avantajlar sağlayan ve Filistin topraklarının büyük kısmını ele geçirmelerine resmen izin veren bu doktrin  planını Araplar kabul etmeyerek tehdit faaliyetlerine atıldılar.İngilizler ise bu tehdit hareketlerine karışmak istemiyordu. 1948’de Manda yönetiminin sona ereceğini ve kuvvetlerini çekeceğini bildirdi. “Bu çekme işleminin tamamlanmasından bir gün önce, David Ben Gurion başkanlığında 14 Mayıs 1948 günü Tel-Aviv de toplanan Yahudi Milli Kongresi İsrail Devleti’nin kuruluşunu ilan etti.  
    İsrail devletinin kurulmasından birkaç gün sonra Mısır,Ürdün, Lübnan ve Irak orduları İsrail’in üzerine yürümeye başladılar.İsrail batılı güçlerinde desteğiyle  (askeri destek olarak Sovyetler) Arapları ağır bir yenilgiye uğrattı.
    Savaş başlamasından itibaren Birleşmiş Milletler uzlaşma komisyonu kuruldu.Birleşmiş Milletlerde taraflar arasında ateşkes sağlamak için çalışmalara başlandı ve sonuçta İsrail savaşa giren Mısır ile 24 Şubat 1949’da , Lübnan ile 23 Mart 1949,Ürdün ile 3 Nisan 1949, Suriye ile 20 Temmuz 1949’da ateşkes antlaşması imzaladı.Irak’ın İsrail ile sınır olmadığı için böyle bir antlaşma imzalanmadı.
    Savaş sonucunda İsrail’in kazandığı toprak miktarı Birleşmiş Milletlerin taksim kararından çok daha fazlaydı. Zaten Birleşmiş Milletler tarafından alınan çözüm kararları uygulanmıyordu.
    Savaşın bitmesiyle sorun farklı bir boyut kazanmış ve .Filistin’de yaşayan 1 milyon insan yurtlarından ayrılmasıyla  mülteciler sorunu ortaya çıkmıştır.Bu sorun günümüzde de devam etmektedir.Savaş içinde askeri yönden Araplar içinde Ürdün en iyi savaşan  ülke olmuştur. Ortadoğu da askeri olarak büyük güç tanımlaması yapılan Mısır, büyük hayal kırıklığına uğradı ve İsrail’e karşı ağır bir yenilgi aldı. Bu yenilgi daha sonra Mısır’da monarşinin yani Kral Faruk’un rejiminin devrilmesine yol açmıştır.  Kudüs uluslararası bir statü kazanmamış ; Ürdün ile İsrail arasında paylaşılmıştır.Bu ise Birleşmiş Milletler tarafından öngörülen taksim kararıyla uyuşmuyordu.
    Bu mütâreke antlaşması ile Filistin Meselesi geçici bir barışa kavuşmuştur.Bu şekilde I.Arap- İsrail savaşı sona ermiştir.
    Gerek toprak kazançları, gerek İsrail’in Ortadoğu’da bir varlık olarak ortaya çıkması, günümüze kadar sürecek olan bir Arap-İsrail çatışmasını Ortadoğu politikasının en ciddi meselesi haline getirmiştir.
İsrail Parlamentosu 23 Ocak 1950 günü Kudüs’te toplanarak Kudüs’ü İsrail başkenti yaptı.  İsrail  bu girişimi ile Kudüs’ün milletlerarası statüye sahip olmasını istiyordu.

2. BÖLÜM
ORTADOĞU

A. ORTADOĞU

1. Bölgenin Tanımı
Ortadoğu bölgesi için kesin ve belirli bir sınır tespit edilmiş değildir.Kavram az çok farklı anlamlarda kullanılmıştır.Her araştırmacı kendi ilgi alanına göre bölgeyi tanımlamaktadır. “Fakat bu deyimin kapsamı yani hangi ülkelerin Ortadoğu bölgesine dahil olduğu konusunda tam bir görüş birliğine varılmış değildir”.
Terim Avrupa merkezlidir ve özellikle II.Dünya Savaşından sonra uluslararası literatüre yerleşmiştir.H.Sami Türközü  Ortadoğu tabirinin ilk defa 1902’de Alfred Mahan tarafından  kullanıldığını bunun  sebebini de jeopolitik durum olduğunu belirtmiştir.
Bölgenin tarifinin güç bir tarafı da tarihî,ekonomik, politik,coğrafî , stratejik faktörler göz önüne alındığı zaman farklı haritaların ortaya çıkmasından kaynaklanmaktadır. “Bölgeyi tanımlamanın bir başka güçlüğü de aynı yere hem “Ortadoğu” hem de “Yakındoğu” denmesinden kaynaklanmaktadır. “Ortadoğu” teriminin II. Dünya Savaşı sırasında “İngiliz Ortadoğu Müttefik Komutanlığı” ve “Müttefik Ortadoğu Lojistik Merkezi” gibi askeri kuruluşların ortaya çıkmasıyla yaygınlık kazanmıştır.”
Bütün bu farklı görüşler incelenip Ortadoğu bölgesi en geniş kapsamıyla tanımlandığı zaman , batıda Fas’tan başlayarak doğuda , Afganistan ve Pakistan ,hatta Hindistan’, kuzeyde Türkiye’den ,güneyde Habeşistan’a kadar uzanan bir alanı içine aldığı görülmektedir.
Kısacası bölgenin sınırları kesin bir biçimde belirlenmemiş olduğundan kullanıcının tercihine göre kapsadığı alan değişmektedir.Kimileri bu alanı çizerken kültürel kaygıları;kimileri de ırksal kaygıları ön plana çıkarmaktadır. Bölge geniş bir coğrafya sayıldığı için birleştirici unsurlar fazla değildir.Bu da doğal olarak farklı tanımları ortaya çıkarmaktadır.
Yapılan bu incelemede  bölgeyle, ilişkilerin merkezi olarak Demokrat Parti alındığı için , tarif edilen büyük coğrafi alandan ziyade , siyasal faktörlere ağırlık verilerek kavramın çerçevesi daraltılmıştır.Bu bağlamda esas alınan bölge batıda Mısır,doğuda Pakistan ve İran , kuzeyde Türkiye ,güneyde Suudi Arabistan’ın çevrelediği ülke olarak ele alınmıştır.Bu tanımlama içindeki ülkelerle , Demokrat Partinin dış politika anlayışı çerçevesinde;Ayrıca bu bölge ile ilişkilerini doğrudan etkileyen  bölge dışı ülkelerle olan münasebetlere de yer verilmiştir.

2. Ortadoğu’nun Önemi
“Ortadoğu’nun dünya politikasındaki tarihi rolü Avrupa,Asya ve Afrika kıtaları arasında kültürel ve ekonomik bir “aracı” olmasından kaynaklanır
Ortadoğu’nun jeopolitik önemini artıran birçok neden daha vardır.Eski kara kültürlerinin birleşme noktası oluşu , semavi dinlerin çıkış noktası olması, son yüzyıla damgasını vuran petrol açısından zengin rezervler içermesi, dünya ticaretinde kilit noktası oluşturması bölgenin önemini kat kat artırmaktadır.
Evet Ortadoğu Musevilik, Hıristiyanlık, ve Müslümanlığın doğuş yeri olmaları nedeniyle insanlığın akın ettiği ve sahip olmak istediği alandır.Özellikle konumu itibarıyla Siyonizm hareketinin aslı dini sebeplere dayandırıldığı için (Arz-ı Mevdud ) bu kadar çatışmalara sebep olmaktadır.
Aynı zamanda Uzakdoğu mallarının Yakındoğu’ya taşınmasında da Ortadoğu kanal vazifesi görmüştür.Dünyanın en önemli su yolları olan İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Süveyş kanalı, Kızıldeniz, Bab-el Mendeb Boğazı ,Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi Ortadoğu’da bulunmaktadır.Yakın tarihimizdeki Ortadoğu anlaşmazlıklarında bu su yollarının rolü çok büyüktür.Örneğin 1956 Arap-İsrail savaşının temelinde batılı devletlerin Süveyş Kanalı çıkarı bulunmaktadır.
Bölgenin 20.yüzyıldaki önemi petrolün bulunmasıyla daha da artmıştır.Bugün Ortadoğu petrolü Avrupa ile Asya’nın enerji ihtiyacını karşılamaktadır.Örneğin “AET ülkeleri”1980 yılına enerji ihtiyaçlarının % 55’ini petrolden sağlıyorlar ve bunun % 80’ini ithal ediyorlardı;yine ABD 1980’lerde enerji ihtiyacının % 47 sini petrolden sağlamış ve bunun % 47’sini ithal etmiştir.
Yine modern teknoloji için hayati öneme sahip maddelerden olan krom , kobalt, sanâyi elmaslar, manganez, platin grubundaki madenler ve vandiumun bol bulunduğu  Afrika ve Hint Okyanusu için bir transit yolu oluşturmaktadır.  Tabi ki bu stratejik hammadde zenginliği Ortadoğu’yu büyük devletler arasında büyük  rekabet alanına dönüştürmüştür.
Bununla beraber Ortadoğu , Sovyetler Birliğinin “Sıcak Denizlere İnme”hayalini gerçekleştireceği yer konumundadır.Bu da diğer büyük devletlerin Ortadoğu siyasetlerindeki politikalarını değiştiren önemli bir unsurdur.1955’te Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu politikasında ağırlığını hissettirmesi ile beraber , bölge üzerinde ki denge planlarını yeniden şekillendirmiştir.Bu yüzden Ortadoğu , özellikle Türkiye ve Suriye birkaç kez savaşın eşiğinden dönmüştür.Yine Bağdat Paktı ve “Eishenhower Doktrini” Sovyet yayılmasını engellemek için Ortadoğu’da alınmış önlemlerdir.
Bütün bu nedenler bir araya geldiğinde Ortadoğu’nun neden sürekli karışık olduğu daha iyi anlaşılabilir.Türkiye ise bu bölgenin önemli parçalarından biridir ve Demokrat Parti de sadece büyük güçlerin çıkarlarına göre oluşturdukları planlarındaki rolünü yerine getirmiştir

B. I.DÜNYA SAVAŞIN’DAN II.DÜNYA SAVAŞI SONUNA KADAR ORTADOĞU

1. I. Dünya Savaşına Kadar Ortadoğu
    I.Dünya savaşından sonra Ortadoğu Osmanlı Devletinin hakimiyetinden çıkarılarak galip devletlerin egemenliği altına girmiştir.İngiltere ve Fransa savaş sonunda Amerika’nın içe dönük politikasından da istifade ederek 1920 San Remo Konferansında “manda rejimi”altında bölgeyi aralarında paylaşmışlardır.

a. İngiltere Ve Ortadoğu
    İngiltere savaş sonunda dünyanın bir numaralı devleti haline gelmiş ve Ortadoğu’daki en büyük payı almıştır.İngiltere böylece Libya sınırından Hayfa’ya kadar uzanan bütün Akdeniz kıyısını egemenliği altına almış oluyordu.
    Bölgede ki en büyük ülkelerden biri olan Mısır’ı 1882’de alan İngiltere 1914’te hukuki koruyuculuğu altına almıştır.İngiltere’nin Mısır’da karşılaştığı en büyük zorluk artan Mısır milliyetçiliği olmuştur;artan ayaklanmalar sonucu İngiltere 28 Şubat 1922’de Mısır’ın bağımsızlığını kabul ettiğini açıklamak zorunda kalmıştır.Mısır’ın bu görünürdeki bağımsızlığına rağmen  Süveyş Kanalı’nın kontrol hakkı Sudan ve yabancı halkların kontrolü İngiltere’de kalıyordu.Fakat Mısır halkı gerçek bir bağımsızlık istiyordu.İtalya’nın Habeşistan’a saldırısından sonra,İngiltere Mısır ile tekrar  masaya oturdu ve 1936’da ki yapılan bu antlaşma ile İngiltere Mısır’dan çekildi.Fakat Süveyş’te asker bulundurma hakkı ve Mısır’a saldırı olursa koruma hakkı aldı.Yani Mısır üzerindeki İngiliz nüfûzu devam ediyordu.
    Arap yarımadasında ise Şerif Hüseyin ve Suûd kabileleri arasındaki çekişmeyi  değerlendiren İngiltere, önce 1927’de İbn-i Suûd’un egemenliğini tanımış daha sonra 1932’de Suûdi Arabistan krallığını engelleyememişti.
İngiltere 1934’de İtalya desteğini alan Yemen’i tanımak zorunda kaldı ve böylece İngiltere’nin Arap Yarımadasında etkisi oldukça zayıfladı.
Filistin ise yine İngiliz mandasında kalmıştı.Daha önce dediğimiz gibi batılı güçlerce desteklenen Yahudilerle, Filistinli Arapların mücadelesi 1948’e kadar devam etmiştir.
Irak ise Musul hariç İngiltere’ye bırakılmıştı.1928’de Musul’u da aldılar.Irak’ta çıkan bağımsızlık hareketleri sonucu 1922-27’de kontrolü gevşeten anlaşmalar yaptı.Sonuçta ise 30 Haziran 1930’da Irak’ın bağımsızlığını tanıdı .İngiltere bazı askeri üslerini koruyacaktı.Ayrıca saldırı olursa Irak’a yardım edecekti.Yani Irak ’da ki İngiliz nüfûzu devam ediyordu.
Ürdün’ün başına Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah getirilmişti.İngiliz desteğiyle yaşayan bu devlet ile 1928’de bir antlaşma yapıldı ise de bağımsızlığına 1946 yılında kavuştu.
İngiltere İran’ı tamamen nüfûzu altına almak istedi.1919’da İran’a bir antlaşma imzalattı . Ancak İran Meclisi bunu onaylamadı. Daha sonra petrol anlaşmazlıkları yüzünden nüfûzu azaldı.

b. Fransa Ve Ortadoğu
Fransa Ortadoğu’da ikinci büyük devlet konumundaydı. San Remo Konferansında kendisine Suriye ve Lübnan düşmüştü.Yine Sevr antlaşmasıyla kendisine Güneydoğu Anadolu verilmişti.
1921 Antlaşması ile Anadolu’dan çekilen Fransa daha sonra Suriye ve Lübnan’a  yönelmiş , Mayıs 1926’da Lübnan’a ve 1930’da da Suriye’ye görünüşte bağımsızlık vererek buralarda Cumhuriyet ilan etmiştir. Fransa, İtalya’nın Habeşistan saldırısı sunucu Fransa 1936’da mandası altındaki bu iki devletten çekilmeyi kabul etmedi.
İtalya I. Dünya Savaşı sonucu  bu bölgeden bir yer alamadı. Ancak 1935 yılında Habeşistan’a saldırdı ve buraya egemen oldu. Almanya ve Sovyetler Birliği bu dönemde Ortadoğu’da aktif bir politika geliştirmemişlerdir.
Böylece I. Dünya savaşı sonu ve devamında özellikle İngiltere ve Fransa kendilerine göre bir statü kurdular. Ancak artan bağımsızlık hareketleri bölgedeki nüfuzlarını oldukça zayıflattı. Bu arada diğer batılı devletler de ekonomik olarak bölgede rekabet unsuru haline gelmeye başladılar.

2.  II. Dünya Savaşından Sonra Bölgede Durum
Ortadoğu’daki devletlerin birçoğu, -Türkiye dışında- tam bağımsızlıklarını II. Dünya Savaşı’ndan az önce veya az sonra kazanmışlaradır.Bununla beraber İngiltere’nin az da olsa nüfuzu bulunmaktadır.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu’daki siyasi olayları yönlendiren en önemli faktör  İsrail Devleti’nin kurulmuş olmasıdır. Arap-İsrail çatışması gerek Arap Devletleri arasında gerekse de bunların diğer devletlerle ilişkilerinde esas rolü oynamıştır.
         1945’te Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan, Irak, Suudi Arabistan ve Yemen merkezi Kahire’de olmak üzere ‘Arap Birliğini’ kurdular. Bunlar İsrail Devleti ile mücadeleye başladılar. Buna rağmen olası 1948, 1956, 1967, 1973 Arap-İsrail savaşları oldu.
Arap Devletlerinin egemenliklerini yeni kurmaları,Batılı devletlerin İsraili desteklemeleri  sonucu kızgınlıkları daha artmıştır. Bu da onlar arasındaki milliyetçilik fikirlerini kuvvetlendirmiş ve Cemal Abdurrahman başkanlığında ‘Büyük Arap Devletleri’ ideolojisi oluşmuştur.  
Ortadoğu’da  İsrail’in kurulması, Araplar arasında ulusçuluk hareketlerinin artmasına ayrıca bölgenin hammadde ve özellikle petrol yönünden zengin olması  sonucu büyük devletlerin buralarda dolaylı egemenlik kurmak,etkileşimi arttırmak için yoğun çaba sarf etmelerine neden olmuştur. Bunun neticesinde birçok büyük devlet başta ABD ve daha sonra Sovyetler Birliği Ortadoğu’da aktif duruma gelmişlerdir.
             Daha önce belirttiğimiz gibi II. Dünya savaşından yorgun çıkan İngiltere gönüllü olarak bu bölgelerdeki  hakimiyetini ABD’ye bırakmıştır.Özellikle Sovyet Rusya’nın bölgede etkinliğini arttırmasıyla Türkiye batıya daha fazla bağlanmıştır ve Arap Ortadoğu’sundan kopmak zorunda kalmıştır.
     
C. TÜRKİYE’NİN ORTADOĞU İLE İLİŞKİLERİNİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER

1.Tarih Faktörü
    16.Yüzyıldan ,I.Dünya savaşına kadar Arap ülkeleri Osmanlı yönetimi altında kalmıştır. Fakat bu ülkeleri birer sömürge statüsü görmediği gibi,  özellikle dinî sebeplerden dolayı  onlara ayrı bir ehemmiyet vermiştir.1517 tarihin de Halifeliğin Araplardan alınmasıyla Osmanlı Devleti  İslam Dünyası’nın lideri olmuştu. “Din unsurunun Osmanlı devlet yönetiminde kazandığı önem ,Müslümanlığın kaynağını teşkil eden Arap Dünyası’nda Osmanlı Devleti içinde ayrıcalıklı bir muamele görmesi sonucunu vermiştir.”  
II.Abdülhamit dönemine kadar Arapların bu özel statüsü siyasi olarak kullanılmazken; II.Abdülhamit  bunu siyasal platforma taşımış ve İslamcılık tezi sayesinde Arapları daha da iyi bir duruma getirmiştir.(Panislamizm) Bunun da tek nedeni parçalanma sürecine giren imparatorluğun ömrünü uzatmaktı.Fakat bu olumlu sonuç vermedi.1882’de Tunus ve Mısır İngiltere tarafından ele geçirildi. Abdülhamit Han ,İngiltere ve Fransa’ya karşı Almanya ili işbirliğine gitti .Bu devletler ise buna karşılık Ortadoğu’daki Osmanlı’nın hakimiyeti altın olan Arapları Osmanlı’ya karşı isyana teşvik ettiler.Ayrıca Arapların da bağımsızlık vaadiyle kandırılan ve 1914 yılında Sykes –Picot Anlaşmasıyla  bu bölgeleri aralarında paylaştılar.
İngiltere ve Fransa’nın teşvikini alan Arap halkları onlara olumlu cevap verince önü alınamayacak olan bir süreç başlamış oldu.
    Bu olaylara 1908’de İttihat ve Terakkinin başa geçmesi ve genel politikanın “İslamcılıktan , Türkçülüğe”geçmesiyle Türk olmayan bölgelerin dışlanması da eklenince Araplar Osmanlı’ya karşı harekete geçmekte gecikmediler. San Remo Konferansı’nda “manda”adı altında paylaşıldılar ve sömürge durumuna düştüler. Böylece yaklaşık 400 yıl süren bir birliktelik sona ermiş oluyordu.
    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu yıllarındaki yenilik hareketlerinde 1924’de Halifeliğin kaldırılması ve 1926’da Medeni kanuna geçilmesi ve 1928’de Arap harflerinin kaldırılmasıyla oluşturulan Laik sisteme karşı Arap dünyasında bir çeşit kırgınlık oluşuyordu.Bütün bun gelişmeler daha sonraki yıllardaki ilişkilerimizi de etkileyen faktörlerdir.
    Artık Araplar Türklerin tamamen kendilerini unuttuğunu; Türkler ise Arapların kendilerini arkadan vurduğunu sanıyorlardı.  

2. Sovyetler Birliği Faktörü
Türkiye ve Sovyetler Birliği ilişkileri II. Dünya savaşına kadar örnek bir dostluk içinde gelişmiştir. Fakat II.Dünya Savaşının başlaması arifesinde Sovyet istekleri Postdam Konferansı’nda açık bir tehdide dönüşmüştür. “Bu tehdit bu devletin boğazlarda üs istemesi ve Kars ve Ardahan bölgelerinin Rusya’ya terkini ileri sürmesi ağır bir nitelik kazanmıştı.”
    Türk milleti Sovyet dostluğuna işte bu gözle bakarken Moskova’nın dünya şartlarını kendi lehine görerek fırsatçı bir siyaset izlemesi , güney komşusundan toprak ve üs istemesi Türkiye üzerinde inanılmaz depremler, inanılmaz tesirler bırakmıştır.Sovyetler Birliğini rejimi ne olursa olsun , Türkiye’ye karşı temelde hiç değişmeyen bir siyasetinin olduğu anlaşılmıştır.
Türk dış politikasının şekillenmesinde önemli bir yeri olan ve bizim için bir “Dış Tehdit” unsuru haline gelen Sovyet Birliği’nin ,Türkiye’nin Ortadoğu politikasını etkilemesi ancak 1950’lerden itibaren başlamıştır.Bunun nedeni de daha önce Sovyetler’in Ortadoğu’ya girememiş olmasından kaynaklanmaktadır.
    II.Dünya Savaşından sonra Sovyetler Birliğinin gösterdiği yayılma politikası yüzünden ABD ve Batılı Devletler bu ülkenin Ortadoğu’ya girerse kendi menfaatlerinin zedeleneceğini çok iyi bildikleri için Ortadoğu’daki ittifak  pakt girişimlerini hızlandırmışlardır. Bu ülkenin pakt kurma girişimlerinin merkezinde Türkiye bulunmaktaydı.Böylece Türkiye istemese de dış politikasını bu güçlere göre  planlamak zorunda kalmıştır. Ayrıca Sovyetler Birliği Türkiye için bir tehlikeydi ve Batı ittifakı için de çok kaygı duyuyordu.Yani Sovyetler Türkiye’nin  Ortadoğu politikası üzerinde dolaylı bir etkiye sahipti. “1945’ten itibaren Sovyetler ,Türkiye için bir tehlike haline gelince, Türkiye batıya gittikçe daha fazla bağlanmış, o ölçüde de Arap ülkelerinden uzaklaşmıştır”
Türkiye’nin 1950’lerin ortalarına kadar Arap ülkeleri ile ilişkileri, sadece Türkiye’nin batı ittifakına girmesinden duyulan rahatsızlığın verdiği menfî havanın etkisi altındaydı. Fakat bu hiçbir zaman ülkeler arasında sert diyaloglara dönüşmemişti. Ancak 1955’lerde Sovyetlerin,Ortadoğu’ya direk olarak etkisinin başlamasıyla;özellikle Mısır ve Suriye ile ilişkilerimiz çok gergin bir hal almıştır. Ayrıca batılı devletlerin Mısır’a uyguladıkları baskı da onları Sovyetlere yaklaştıran diğer bir unsurdur. “1952 Mısır İhtilalinden sonra yönetimi 1954’ten itibaren Nasırın ele alması ve Araplardaki batı aleyhtarlığına yavaş yavaş – pragma tik nitelikte de olsa – ideolojik bir görünüş vermesi, öte yandan Mısır’ın 1950’ lerin ortalarından itibaren Sovyetler Birliği ile yakınlık kurmaya başlaması Türkiye’yi endişelendirmiştir.
Türkiye Ortadoğu’da esen “soğuk savaş” rüzgarında Amerika ve Batının yanında yer almış ve Ortadoğu Ülkeleri ile ilişkilerini buna göre düzenlemiştir. Sovyetler Birliği etkisi altına giren Mısır ve Suriye dışındaki devletler ile ilişkileri genel itibari ile iyidir.

3. Batı ve Amerika Faktörü
    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile birlikte yapılan devrimlerin birçoğu Avrupa Ülkelerinden alınmıştı. Yani batılılaşmak Türkiye’nin bir nevi resmi dış politikası haline gelmişti. Türkiye II. Dünya Savaşı’na kadar Sovyetler Birliği ile yakın ilişkiler içinde gibi gözükse de dönemin siyasi atmosferi onu   batıya yaklaştırıyordu.
    Bu dönemde  birçok Ortadoğu Devleti İngiliz ve Fransız mandası altındaydı. Dolayısıyla Türkiye Arap Ülkeleri ile ilişkilerini bu ülkeler aracılığıyla yönlendiriyordu.  “Türkiye, batısıyla ilişkilerini geliştirdikçe, Arap bağımsızlık harekatına karşı ilgisizliğini de artırıyordu.  Özellikle Fransa ile ilişkilerin geliştiği dönemde “Hatay’ın” tamamen bağımsız olup sonra da Türkiye’ye katılması Türkiye – Arap ilişkilerine büyük bir darbe vurmuştur. Bu mesele sonucunda hâlâ bu devletler tarafından canlı tutulmaya çalışılmaktadır.
    1945’ten hemen sonra gelişen olaylar ve dünya konjektürünün değişmesi Türkiye’nin ABD’ ye yaklaşmasına ve dış politikasını ona göre şekillendirmesine neden olmuştur. Ayrıca Bu dönemden itibaren Arap Ortadoğu’sundaki üstünlük gönüllü olarak ABD’ ye devredilmiştir.
    “Türkiye’nin Amerika’nın çıkar alanına girişi kendi öz iradesiyle gerçekleşmemiş, savaş sonrası ABD’nin süper güç olarak ortaya çıkışı ve beliren Sovyet tehdidi karşısında ister istemez. Batı bloğuyla ekonomik ve sosyal bütünleşmeye girmek zorunda kalmıştır.”
    “1945-46’da Sovyet tehdidi karşısında Batı ittifakına yönelen Türkiye, bu sıralarda Batıyla bağımsızlık mücadelesine devam etmekte olan Arap Ülkeleri’nden ister istemez ayrılmış oluyordu.”
    Yine ABD ve Batının Ortadoğu’da İsrail’in kurulmasına izin vermesi ve onu desteklemesi; Türkiye’nin ise Batı ittifakı içinde yer alma çabalarından dolayı bu oluşumlara destek vermesi Arap ülkeleriyle aramızı açan önemli bir olaydır. İsrail’in kurulması Arap ülkelerinde batı düşmanlığını daha da çok artırdı. Arap ülkeleriyle olan ilişkilerinde Türkiye de bundan nasibini alacaktır.
    Özellikle 1950-60 arası olaylarda Türkiye’nin Ortadoğu politikasına Amerika ve Batının o kadar etkisi olmuştur ki bütün bunalımlarda batıyla beraber hareket etmiştir. Bu da Arap  medyasında ağır bir şekilde istihzâ edilmiştir.  

3. BÖLÜM
DEMOKRAT PARTİ

A. DEMOKRAT PARTİNİN KURULUŞU VE İKTİDARA GELMESİ

1. Demokrat Partinin Kuruluşu
Demokrat Parti 23 yıl süren tek parti dönemine son vermesi nedeniyle Türk siyasi tarihinde önemli bir yere sahiptir.
Demokrat Partinin kurulma sebeplerini iki ana başlık altında toplayabiliriz. Bunlardan birincisi dış politikanın iç politikaya etkisi olarak zorunlu çok partili hayata geçiş; diğeri ise iç politikada meydana gelen değişiklikler olarak ele alınabilir.
Türkiye Cumhuriyeti II.Dünya Savaşından sonra çok partili rejime götüren süreç esas itibariyle 1945 yılında tamamlanmıştır. II.Dünya savaşı demokrasi taraftarı memleketlerin zaferi ile sonuçlanmıştır. Bu devletler ise tek partili otoriter yönetimleri hoşgörüyle karşılamıyorlardı. Batı dünyasıyla iç içe olmak aynı çatı altında yer almak o sistemin gerektirdiği bazı kurumlara sahip olması ve bunların gereği gibi işler hale getirmesi gerektiriyordu. Bu gelişmeler ise Türkiye’yi zorunlu olarak çok partili hayata geçişe zorlayan önemli bir etken oluyordu.
İnönü Hükümetini çok partili hayata geçiş konusunda zorlayan ikinci büyük etken ise ülkenin iç dinamikleri olmuştur.
Tek parti yönetiminin savaş sırasında artırarak uyguladığı baskıcı uygulamalar halkı bezdirmişti. Vesikalı , jandarmalı ve milli şefli yönetim savaşa girmediği halde sürekli savaş korkusuyla büyük bir askeri hazırlık içinde bulunmuş ve halkın yiyeceğine ortak olmuştu. Halktan alınan vergiler ve diğer malzeme ve ürünlerin toplanması sırasında tek parti yöneticilerinin ve bazı bürokratların keyfi uygulamaları halkı partiden iyice soğutmuştu.
Tek parti iktidarı uyguladığı baskıcı yönetim yanında bazı radikal girişimlerden de kaçınmıyordu. Örneğin köy enstitüleri , ormanların devletleştirilmesi ve köylüyü topraklandırma kanunu gibi. Bu türden köktenci uygulamalar, ülkenin egemen çevrelerini rahatsız ediyordu. Bu kanunlarla çıkarları sarsılan yada sarsılacak olan ,toprak ağaları , sermaye çevreleri ve onların etkisinde bulunan halk kesimleri içten içe muhalefet hazırlıkları yapıyorlardı.
Savaş döneminde ortaya çıkan yokluk ortamında karaborsa ve vurgunculuk alabildiğine yaygınlaşmış ve yeni türedi zenginler ortaya çıkmıştı. Bu yeni zenginler bir yandan tek parti bürokratlarıyla ilişkilerini geliştirirken, diğer yandan  yokluk ve vurgun ortamının sorumlusunun parti ve onun bürokratları olduğunu kanıtlama çabasındaydılar. İktidara doğrudan söz sahibi olma yolunda yeni bir siyasi güç oluşturma hesapları yapan bu kesim savaş sırasında vurgun yoluyla edindikleri sermayelerini daha iyi değerlendirebilmek için daha liberal bir ekonomik  politika izlenmesi gerektiğini savunuyorlardı. Ancak bu yeni politikayı ağır ve hantal bir görünümde olan CHP değil yeni ve dinamik kadroların bir başka siyasi örgütlenme içinde yapabileceği görüşünü taşıyorlardı.
Saydığımız bu iç ve dış etkenler çok partili hayata geçişte önemli rol oynamakla beraber aslen Milli Şeften izin çıkması bunlardan çok daha önemliydi. Çünkü İsmet İnönü iç ve dış politikada tek yetkili isimdi. İşte İnönü resmi liberalleştirmede ilk işareti 19 Mayıs 1945’de vermiştir. “İnönü bu nutkunda son derece iktisatlı bir dil kullanmakla birlikte demokrasi yolunda ilerleneceğini belirtmiş ve bu yönde gösterilen çabalara yeşil ışık yakmıştır.”   
Bu hareketlenmelerle beraber CHP içindeki muhalefette belirginleşmiş ve dört milletvekili “Dörtlü Takrir” adıyla bilinen önergeyi meclise vermişlerdir. Bu önergeyi imzalayan milletvekilleri İzmir milletvekili Celal Bayar, Aydın Milletvekili Adnan Menderes, İçel Milletvekili Refik Koraltay ve Kars Milletvekili Fuat Köprülü. Dörtlü Takrirdeki istekler ise üç noktada toplanıyordu: Kanunlardaki ve parti tüzüğündeki anti demokratik hükümlerin tasfiyesi, meclisin hükümeti denetlemesine imkan verilmesi ve seçimlerin serbestçe yapılması.  Dörtlü takrir İnönü’nün demokrasi yolundaki ılımlı açıklamalarına rağmen reddedilmiştir.
Dörtlü Takririn görüşüldüğü günlerde ise CHP tarafından kasten boş bırakılan 6 milletvekilliği için  17 Haziran 1946’da  ara seçim yapılmıştır. Temmuz başında ise zengin bir işadamı olan Nuri Demirdağ Milli Kalkınma Partisi adıyla yeni bir parti kurmak için İstanbul Valiliğine başvurmuştur.
Başbakan Rüştü Saraçoğlu bir beyanatla Milli Kalkınma Partisinin kurulmasına izin verildiğini tek dereceli seçim, üniversite özerkliği ve anti-demokratik yasaların kaldırılması gibi taleplere hükümetin prensip olarak karşı çıkmaya bileceğini bildirdi.
18 Temmuz’da kurulan Milli Kalkınma Partisi Cumhuriyet tarihinde üçüncü kez çok partili hayata geçildiğini belgeleyen ilk parti olmuştur. Ancak bu parti siyasal arenada pek varlık göstermemiş CHP tarafından da yok sayılmıştır.
Bu gelişmeler devam ederken dörtlü takrir veren milletvekilleri CHP’nin politikalarını eleştirmeye basın yoluyla açık muhalefete geçtiler. Bunlardan Adnan Menderes ve Fuat Köprülü  21 Eylül’de ; Refik Koraltan ise 2 Ekim’de partiden ihraç edildi. Celal Bayar ise milletvekilliğinden istifayla beraber hala CHP üyesiydi.
Milli Şeften beklenen izin ise 1 Kasım 1945’de ki Meclis açış konuşmasında çıktı. İnönü bu konuşmasında partiden atılan milletvekillerine seslenerek ayrı bir parti kurmalarının yerinde olacağını belirtti. Cumhuriyet Halk Partisi içinde de, bir muhalefet partisinin kurulmasının, partiye yöneltilen totaliter parti suçlamalarını ortadan kaldırdığını ve partiyi muhalif unsurlardan arındıracağı nedeniyle desteklediği söylenebilir.
Aralık’ta Celal Bayar’ın da CHP’den istifa etmesiyle muhalif kanat tarafından yeni bir parti kurulacağı belirli olmaya başladı. Zaten 1 Aralık’ta Celal Bayar basına verdiği demeçte yeni bir parti kuracaklarını açıklamıştır.
Bu sırada Demokrat Partinin programı üzerindeki çalışmalara da devam etmekteydi. Parti programı çalışmaları tamamlandıktan sonra ,Celal Bayar , programın Cumhurbaşkanına sunulması gerektiği ve hükümete iletilmeden önce Milli Şef’in düşüncesinin alınmasının yerinde olacağı görüşündeydi. Burada asıl amacın, ülkede gücü elinde bulunduran Milli Şef’in “olur”unu almak olduğu söylenebilir. Bu görüş doğrultusunda parti programı Celal Bayar tarafından Çankaya’ya sunuldu.
Cumhurbaşkanının, programı inceledikten sonra , partinin Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasında olduğu gibi, “dini inançlara saygılıyız” şeklinde bir prensibinin olup olmadığı sorusuna Bayar, Laikliğin dinsizlik olmadığını söyledi. İnönü, Köy Enstitüleri ve ilkokul seferberliliğine karşı çıkıp çıkmayacakları sorusuna karşı Bayar, “hayır”cevabını verdi. Dış politikada ayrılık olup olmadığı sorusuna Bayar, “hayır” cevabını verince parti programı ve partinin temel ilkeleri konusunda Milli Şef  İnönü’nün onayı alınmış oldu.
İnönü ve Bayar arasında geçen bu diyalog daha sonra, Demokrat Partinin bir “muvazaa partisi” olduğu yolundaki iddialara temel teşkil edecektir.
Parti kurucularından Refik Koraltan parti programı ile tüzüğünü 7 Ocak 1946’da İçişleri Bakanlığına vererek, Türkiye’de yeni bir dönemin başlangıcı sayılan Demokrat Partinin kuruluşunu gerçekleştirdi.

2. Demokrat Parti Programı
Demokrat Partinin kurulduğu gün tüzük ve programı açıklanmıştır. Demokrat Parti programı 80 maddelik iki bölüm halinde oluşturulmuştu. Programın birinci bölümünde, partinin genel ilkeleri olarak liberalizm ve demokrasi ilkeleri yer almış, programın dördüncü maddesinde temel hak ve özgürlükler ele alınmış, bunların önemi vurgulanmıştır. Bunun yanında Türk toplumunun aile ve mülkiyet esasına dayandığı, iktisadi açıdan özel kuruluşların desteklenmesi gerektiği belirtilmişti. Programda yer alan diğer önemli ilke olarak ele alınan demokrasi bahsinde ise , demokrasi temel olarak partinin kuruluş amacı olarak belirtilmiş, Demokrat Partinin Türkiye’de demokrasinin yerleşmesine katkıda bulunmak amacıyla kurulduğu ifade edilmişti. Bu amaç doğrultusunda tek dereceli seçim ve yönetimin halk tarafından desteklenmesi, gereği üzerinde durulmuştu.
Programın ikinci bölümümde hükümetin işleyişi ile ilgili öneriler yer almakta , ikinci bir yargı kademesi kurulmak istenmiştir. Bunun yanında üniversitelerin yönetsel ve bilimsel özerkliğe kavuşturulması dile getirilmişti. Bu bölümde ayrıca partinin ekonomik görüşü açıklanmış özel sektörün esas olduğu ve verimsiz devlet işletmelerinin özel sektöre devredilmesi öngörülmüştür. Programın 54. maddesinde tarımın ülke kalkınmasının temeli olduğu vurgulanmıştır.
Büyük Kongre , kurul üyelerini seçene kadar kurucular, Genel İdare Kurulunu teşkil ettiler. Bu parti her iki yılda bir toplanıp ana kararları alan demokratik bir teşkilat olacaktı. Atatürk’ün 6 ilkesi biraz değişik bir yorumla içine alan DP’nin programı, amacının Türkiye’de demokrasiyi geliştirmek olduğunu bildiriyor, Hükümetin nüfuzunu ve davranışını kontrol edeceğinden ve halktan gelen bir kuvvet yaratacağından söz ediyordu. Kısaca CHP bürokrasinin nüfuzunu kırmaya kararlı idi. Ekonomik siyaseti açıkça belirtilmiyordu. Özel teşebbüs ve sermayeyi teşvik edecek , fakat aynı zamanda devletçilik ilkesini koruyacaktı.

3. CHP’nin Muhalefet Karşısındaki Tutumu
Cumhuriyet Halk Partisi Demokrat Partinin kuruluşunu başlangıçta oldukça olumlu karşılamıştır. Çünkü kurulan bu parti Milli Şef’in izni ve denetimiyle kurulmuştu. Bu nedenle Demokrat Partinin başlangıçta karşılaşmış olduğu en büyük sıkıntı kendisinin danışıklı bir parti olmadığı ve CHP’den farklı bir parti olduğunu anlatmak ve toplumu buna inandırmak oldu. CHP, tutum ve davranışlarıyla muhalefetin varlığının kendi rızasına bağlı olduğunu, istendiği zaman tekrar eski rejime dönüleceğini hissettirmeye çalışıyordu. Ancak CHP’nin bu beklentileri boşa çıkmış DP, engellenemez bir şekilde güçlenmiştir. Demokrat Partinin hızlı bir şekilde gelişmesi ve teşkilatlanması üzerine iktidar partisi, Demokrat Partinin toplumda mevcut hoşnutsuzluğu kendisine kanalize etmemesi için birtakım önlemler almaya başlamıştır. Bu da beraberinde CHP’nin Demokrat Partiye karşı baskı önlemleri almasına yol açmıştır.
Demokrat Partinin gittikçe güçlenmesi, halk desteğini arkasına alıyor olması, CHP yöneticilerini kaygılandırıyordu. Haziran ayında tek dereceli seçim yasası kabul edildi. Meclis genel seçimlerin normal süresi olan Ekim 1947 yerine, 21 Temmuz 1946 tarihinde yapılmasını karar verdi.
 21 Temmuz 1946 yılındaki katıldığı ilk genel seçimde Demokrat Parti, seçimler sonunda 465 sandalyeden 66’sını aldı. CHP 395 , bağımsızlar ise 4 sandalye kazandılar. Ancak seçim sonucunda Demokrat Parti CHP ve yönetimini seçimlere hile ve baskı karıştırdığı gerekçesiyle suçladı. Demokrat Partinin şiddetle itirazları seçim sonuçlarının değiştirilmesine yetmedi. Ancak Demokrat Parti, bu seçim olup bittisini sessizce kabul etmeyeceklerini göstermek için, daha ilk günlerden itibaren sert bir muhalefet politikası gütmeye başladı.
CHP, 4 yıl daha iktidarda kalmayı başarmıştı ama Demokrat Partide kazançlı çıkmıştı, çünkü seçimler sonunda Meclisteki üye  sayısını yükselmişti. 16 Şubat 1950’de TBMM’nde kabul edilen seçim yasasına göre; tek dereceli ,genel, eşit ve gizli oyla serbest seçim yapılması, sandık kurullarında siyasal parti temsilcilerinin bulunabilmesi, gizli oy-açık sayım ilkesinin uygulanması ve seçimlerin adli denetim altında yapılması sağlandı.

4. 1950 Seçimleri ve Demokrat Partinin İktidarı
Seçim kanunu 16 Şubat 1950 tarihinde yürürlüğe girdi. Bu Demokrat Partinin tam bir seçim devresi sonunda ulaşabildiği bir netice veya CHP’nin demokratik hayatta muhalefetin baskılarına tam bir seçim devresi sonunda boyun eğişiydi. Artık yerine sadece seçim gününün tespiti kalmıştı.  14 Mayıs 1950 olarak tespit edilen seçim gününden  sonra bütün partiler seçim kampanyasına başlamış oldular. 24 Mart günü meclis aldığı bir kararla kendi kendini fesh etmiş oldu. Artık bütün gözler seçim meydanlarına dikildi. Çünkü cumhuriyet tarihinde ilk ciddi demokrasi imtihanı verilecekti.  
14 Mayıs 1950 seçimleri sakin bir ortamda yapıldı. Seçim sonuçlarına göre Demokrat Parti büyük bir çoğunlukla Meclise girdi. Seçimlerde, Demokrat Parti 4.242.831 oyla 408 milletvekili çıkardı. Demokrat Parti toplam oyların %53.59’unu aldı. CHP ise, 3.163.096 oy alarak % 39.98’ini aldı ve Meclise 69 milletvekili sokabildi. Seçime giren üçüncü parti olan Millet Partisi ancak 240.209 oyla %3.03 oranına ulaşabildi. Millet Partisinin kazandığı milletvekili sayısı bir oldu. Bu seçimlerde bağımsız adaylar toplam 267.955 oy ve kullanılan oyların %3.4’ünü aldı ve Mecliste 9 bağımsız milletvekili temsil şansı elde etti.
Her ne sebeple olursa olsun Demokrat Partinin kazandığı başarı bir zafer idi. Cumhuriyetin kuruluşundan beri ilk kez iktidar serbest seçimlerle ve halk tarafından değiştiriliyordu. Diğer yandan 14 Mayıs 1950 seçimleri Türk halkının güven duyduğu koşullarda nasıl bilinçli oy kullanacağını kanıtlayan ilk büyük seçim olma özelliğini taşımaktadır.
Seçimlerden sonra istifa eden Şemsettin Günaltay Hükümeti yerine Adnan Menderes Hükümeti kuruldu. Cumhurbaşkanlığına 22 Mayıs’ta Celal Bayar seçilirken, Meclis başkanlığına Refik Koraltan getirildi. Yeni hükümet de aynı tarihte kurularak göreve başladı. Yeni hükümet Programı 29 Mayıs 1950’de Başbakan Menderes  tarafından Meclis kürsüsünden okundu. Menderes Hükümeti, 2 Haziran’da Meclisten güvenoyu aldı ve fiilen Demokrat Parti iktidarı dönemi başlamış oldu.  
1950 seçimleri kuşkusuz Türkiye’nin yakın siyasal tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Ülkeyi 20 yıla aşkın bir süredir tek parti olarak yönetmiş bulunan Cumhuriyet Halk Partisi, iktidarı kaybetmiş, Türkiye’de ilk kez, iktidar serbest ve dürüst seçimler yoluyla el değiştirmiştir.

B. DEMOKRAT PARTİ’NİN DIŞ POLİTİKA ANLAYIŞI

1. İnönü Dönemi Türkiye’nin Ortadoğu Politikası
    Türkiye Truman Doktrini ile birlikte batılılaşma sürecini hızlandırdığı ve Batı Savunma ittifakında (NATO) antlaşmaya dayalı güvenlik garantisi aramaya devam ettiği sırada,CHP Hükümeti’nin dış politikada takip ettiği yola karşı bir takım sesler gittikçe yükselmeye başlıyordu.Türkiye Cumhuriyeti,kuruluşundan beri sayıca küçük ordulara sahip olan ve de gerçekçi bir siyaset izlemeyen Arap ülkeleriyle sürekli olarak kendini askeri sorumluluklara sokacak bir takım ilişkilere girmekten kaçınmıştır. 8 Temmuz’da kurulan Sadabat Paktı çerçevesinde Irak ve Ürdün ile imzalanan dostluk antlaşmaları , II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan gelişmeler nedeniyle artık bir anlam taşımıyordu.
Ancak yine de II. Dünya Savaşından sonra Ortadoğu ülkeleri ile sonraki dönemlerle kıyasladığımızda daha yakın ilişkiler içinde bulunmuştur.Bunda da yukarıda zikrettiğimiz gibi Türkiye'nin içinde bulunduğu yalnızlık bir henüz Batı ile ittifaklar zinciri içine girmemiş oIması etkendir.Ayrıca “Bu dönemde bölgedeki Amerikan çıkar ve politikası en düşük düzeyde ve geçicidir .”79 Dolayısıyla  1945-47 arası, Batı etkisinin Ortadoğu politikasında en az olduğu dönemdir.
Türkiye bu dönemde Arap ülkeleriyle dostluk kurma çabalarını yoğunlaştırdı. İlk sıcak ilişkiler Irak'la kuruluyordu. 28 Şubat 1946'daTürkiye'ye bir Irak Heyeti gelıniş ve 29 Mart 1946'da da bir dostluk ve iyi Komşuluk Antlaşması imzalanmıştır .
Yine Türkiye 6 Mart 1946'da Suriye ve Lübnan’ın bağımsızlığını tanımıştır. Suriye ile soğuk olan ilişkiler Irak'ın aracılığı sayesinde uzlaşmaya varılarak geliştirilmeye çalışılmıştır. Buna göre ''Türkiye, Hatay'ı ilhakının Suriye tarafından resmen tanınması için ısrar etmemeyi; Suriye de, bu sorunu resmen ileri sürmemeyi kabul etmişlerdir.” 80 Yine de bundan sonra Suriye'nin Hatay konusunu sorun durumuna getirmek için çabaladığı görülmektedir. Ancak Suriye ile Türkiye arasında 1936'1arı andıran bir bunalım ortaya çıkmamıştır .81
Türkiye’nin Birleşmiş Milletlerdeki Filistin Davasında Filistin tarafında yer aldığını öneki bölümlerde geniş olarak ele almıştık.
CHP Hükümeti dahi, NATO’ya girmek dış politikanın ana felsefesi idi. Cumhurbaşkanı İnönü, 30 Eylül 1949 günü Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan basın toplantısında , Türkiye’nin NATO’nun dışında bırakılmış olmasının önemini şu sözlerle ifade ediyordu: “Benim gözümde memleketin en mühim meselesi ,bütün dünya için de en mühim olan, dış emniyet meselesidir.Şuna kaniyim ki bu mesele bütün dünya ile müşterektir.”
    Her ne kadar Menderes Hükümeti dış politikasında batılaşmanın Türkiye’nin temel felsefesi olduğunu gayet açık bir şekilde vurguladı ise de bu Menderes Hükümeti’nin tüm dış politika prensiplerini yeniden gözden geçirmesine ve sorgulamasına bir engel teşkil etmiyordu.Demokrat Parti iktidara gelmeden önce CHP Hükümetini eleştirerek Türkiye’nin yanlış ve gereksiz bir şekilde doğu komşuları ile ilişkilerini ihmal ettiğini vurguluyordu. Türkiye’nin 1949 yılının sonbaharında Avrupa Parlamentosuna alınması( bir Avrupa ülkesi olarak” resmen tanındığını kanıtlasa da, Türkiye’nin aslında Yakın Doğuya ait olduğu coğrafi gerçeği inkar edilemezdi.CHP hükümetinin Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak TBMM’nde yaptığı konuşmada, Türkiye’nin bir Avrupa mı yoksa bir Asya ülkesi mi olduğu sorusunun cevaplandırıldığını açıklıyordu. Türkiye’nin Avrupa Konseyine girişi, Sadak’a göre bütün bu şüphelere bir son veriyordu.
CHP Hükümeti’nin Ortadoğu’yu ihmal eden bu dış politikası, ama her şeyden evvel bu hükümetin Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, kamuoyu ve basın tarafından sürekli bir biçimde eleştiriliyordu. En büyük günlük gazetelerden birisi olan Hürriyet’te 13 Mart 1950’de yayınlanan bir yorumda Necmettin Sadak, Ali Paşa ile karşılaştırılıyordu. “Necmettin Sadak’ımız Ali Paşa’yı (1815-1871) taklit ederek Batı ülkelerine daha ziyade meyilli olup, Doğudaki devletleri ihmal etmektedir; ama Türkiye’nin coğrafi durumunu göz önüne alınca politikasın Asya’ya doğru yöneltmesi gerekir. Bununla beraber, komşumuz olan ülkelerden başlayarak bize kardeş gözü ile bakan Hindistan ve Pakistan gibi uzak ülkeler de dahil olmak üzere sırtımızı hemen hemen Doğu ülkelerine çevirmiş durumdayız. Az nüfusumuza rağmen bizi lider sayan bu büyük Müslüman alemine kayıtsız politika sanatına toptan bilmemek demektir.”
Türkiye’nin Güney Asya’daki “pasif siyasetin de” aynı şekilde şikayet ediliyordu. Yeni bir “aktif Doğu politikası” öneriliyordu. Böyle bir aktif Doğu politikasını destekleyenler arasında, yorumlarıyla kamuoyunun düşüncesini etkileyen Ahmet Emin Yalman da vardı. Menderes Hükümeti’ne takip edeceği politikada temel çizgi teşkil eden bir yorumunda şöyle yazıyordu: “Bizim güvenlik sahamız Ortadoğu ülkelerininki ile aynıdır. Balkanlarda kurmaya çalıştığımız dayanışma halkamız çok uzun bir zaman önce yıkılmıştır. Yunanistan ile dostluğumuza gelince, bunun da temeli sarsılmış bulunmakta ve tamiri için her iki tarafın da mantalitesinde değişiklik yapması ve çok gayret sarf etmesi gerekecektir. Bu sebepten, eğer Ortadoğu’da istikrar ve güvenlik sağlanmazsa bir güvensizlik ve istikrarsızlık kuşağı içinde tecrit edilmiş olacağız.”
Sonuç olarak Türkiye'nin bu dönemdeki Ortadoğu politikası bölgede Arap ülkeleriyle yakın ilişkiler içinde bulunma ve onların davalarını desteklemek şeklinde tezahür etmiştir. Ancak bu dönem çok kısa sürmüştür. Çünkü önce Truman Doktrini ardından Marshall yardım planıyla Türkiye'nin ulusal çıkarını hızla Amerikan çıkarlarıyla özdeşleştirmek yoluna girmesiyle, Türkiye bu politikasını terk etmiştir. Artık Türkiye'nin Ortadoğu politikası Amerikan çıkarları çerçevesinde şekillenmeye başlamıştır .

2. Demokrat Parti Dönemi Türkiye-Ortadoğu İlişkileri
    Türkiye’nin Arap ülkelerine yönelik olan Ortadoğu’daki siyaseti, İkinci Dünya Savaşı sonrası “yeni bir eğitimin” ilk işaretlerini vermesine rağmen, asıl “aktif” değişim Menderes Hükümeti’nin 14 Mayıs 1950’de iş başına gelmesinden sonra gerçekleşti. Bu yeni politikanın “aktif” ya fa “dinamik” olarak tanımlanmasının nedeni, Atatürk tarafından ortaya atılan ve uygulanan “tarafsızlık” politikasının bilinçli olarak terk edilmesinden dolayıdır. Türkiye’nin NATO üyesi olması, yeni hükümetin en büyük başarısıydı. Yeni Hükümet, NATO üyeliği sorununda eski Hükümetin politikasını devam ettirmişti; ancak sürekli başvuru denemeleriyle NATO’ya alınma sürecini hızlandırmış ve başarılı olmuştur.  Buna mukabil, Soğuk Savaş döneminde ortak savunmaya en büyük katkıda bulunan devlet Türkiye’dir. Varşova Paktı ile ortak sınırların  %37’sini tek başına savunmuş ve teşkilat emrine, Amerika Birleşik Devletleri’nden sonra en çok askeri vermiştir.  
Geleneksel Türk dış politikasının köktenci bir şekilde değiştirildiği dönem olan Soğuk Savaş yılları 1940’lı yılların ikinci yarısından itibaren, Ortadoğu’da da kendini göstermeye başlamış ve 1950’li yıllarda ise Soğuk Savaş bu bölgeye kaymıştır.
Batının Yakın ve Ortadoğu’daki çıkarları Menderes Hükümeti tarafından Türkiye’nin kendi güvenlik çıkarlarına özdeş olarak algılandı. Bu algılama Menderes Hükümeti’nin ordu tarafında iktidardan düşürülmesine kadar geçen süre içinde aldığı tüm kararlarda genel olarak geçerli olmuştur. Menderes Hükümeti dış politika karalarında, özellikle bu bölgede, bilinçli olarak Batı Kulübünün bir aktif üyesi rolünü üslendi.
1945’den 1960’ların ortalarına kadar geçen devrede, Batıyla yakın ilişkilerin kurulması Türk dış politikasını şekillendiren temel faktör olmuştur. 1945-46’da Sovyet tehdidi karşısında Batı ittifakına yönelen Türkiye, bu sıralarda Batıyla bağımsızlık mücadelesine devam etmekte olan Arap ülkelerinden ister istemez ayrılmış oluyordu. Bu ayrılık, zamanla Türkiye ile Batılılar arasındaki bağlar kuvvetlendikçe daha kesin bir görünüş kazanmıştır. 1950’lerdeki Ortadoğu gelişmeleri karşısında Türkiye’nin tutumunu bu çerçeve içinde değerlendirmek gerekmektedir. Türkiye’nin tutumunu be çerçeve içinde değerlendirmek gerekmektedir. Bu dönemde Batıya bağlılığının, Ortadoğu politikasına etkisi o derecede olmuştur ki, Arap ülkelerinin kendi aralarındaki (1957 Suriye bunalımı) ve hatta kendi içlerindeki (1958 Lübnan olayları) buhranlar karşısında takınılan tutumlarda da, Batı ile paralel hareket edilmiştir.
    Yakın ve Ortadoğu’nun stratejik önemi, Soğuk Savaş dönemi esnasında Sovyetler Birliği’nin yayılmacı bir siyaset takip etmesinden dolayı  artmaya başlamıştır. Bunun nedeni, Batılı devletlerin Sovyetlerin bu yayılmacı politikasını önlemek istemeleridir. Batının, diğer bir deyimle ABD’nin stratejik planlamasında, Türkiye Yunanistan ve İran Yakın Doğuda  Sovyet yayılmacılığını önleme politikasında “bir kalkan” olarak algılanıyordu. Arap ülkelerinin ve İsrail’in Avrupa, Asya ve Afrika arasında “doğal bir köprü” teşkil etmelerinden dolayı, bu ilkelerin, uluslar arası komünizmin eline düşmemeleri gerekiyordu. Truman Doktrini ile başlayan Amerikan yardımının amacı, bölgede ABD için “güçlü bir konum” yaratmaktı.
    Başbakan Menderes ve Hükümeti için önemli olan tek şey vardı; o da “Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’da ki siyasi oluşumlarda belirleyici bir etken” olmasını önlemekti. Bu nedenle Türk Dış Politikası 1950’li yıllarda ulusal bir uzlaşmaya dayanıyordu. Ancak II. Dünya savaşından sonra artan Sovyet  baskısı bu uzlaşma prensibin gözden geçirilmesini gerektiriyordu.
    Sovyetler Birliği’nin genel planda Türk dış politikasını etkilemesi her zaman söz konusu olduğu halde, Türkiye’nin Ortadoğu politikasını etkilemesi ancak yakın tarihlerde başlamıştır. Bunun da başlıca nedeni, SSCB’nin kendisinin Ortadoğu’ya girmesinin yakın tarihlerde olmasıdır. Gerçekten de 1950’lerin ortalarından itibaren SSCB’nin Mısır’ın yanında Ortadoğu’ya girmeğe başlaması üzerine Sovyet faktörü, Türkiye’nin Ortadoğu politikasını da doğrudan doğruya etkileyen bir unsur haline geldi. Oysa daha önceleri SSCB’nin, Türkiye’nin Ortadoğu politikası üzerindeki etkisi dolaylı olmuştu. 1945’den itibaren SSCB, Türkiye için bir tehlike haline gelince, Türkiye Batıya gittikçe daha fazla bağlanmış, o ölçüde de Arap ülkelerinden uzaklaşmıştı. SSCB’nin Arap ülkelerinin yanında Ortadoğu’ya girmesinin Türkiye üzerindeki etkisi şu oldu ki, o tarihe kadar Türk-Arap ilişkilerine ancak dolaylı olarak etkide bulunan SSCB, 1955’den itibaren Türk-Arap ilişkilerini olumsuz yönde etkileyen bir faktör haline gelmiştir.
Türkiye, yüzyıllarca Ortadoğu’yu elinde bulundurmuş ve 19. yüzyılın ortalarından itibaren İngiltere’ye karşı bölgeyi yitirmemek için mücadele vermişti. İlginç olan Atatürk tarafından kurulmuş olan yeni Cumhuriyet Türkiye’sinin Ortadoğu siyasetinde öncülük iddiası taşıyan bir politika geliştirmemiş olmasıydı. Sovyetler Birliğinin yayılmacı politikası yakın ve Ortadoğu’da yeni bir taktik anlayışı içerisinde uygulanıyordu. Bu yayılmacı politikanın temelinde, bölge ülkelerine askeri ve ekonomik yardım yolu ile hedefe ulaşmak yatıyordu. Sovyetler Birliğinin Ortadoğu ülkelerine yaptığı her türlü yardım, Türk devlet adamları tarafından daima büyük bir şüphe ile algılandı. Menderes Hükümeti, Sovyetler Birliği’nin, Stalin’in ölümünden sonra da söz konusu olan bu bölgede yayılmacı hedeflerine ulaşmaya çalışacağı inancındaydı. Bu inançtan dolayı Türkiye, NATO İttifakı üyeleri ile komşu Ülkeleri söz konusu tehlikeye karşı uyanık tutmak için sürekli uyardı.
    Başbakan Menderes’in hedefi, “ortak bir güvenlik zinciri yaratarak” bu bölgedeki “Kızıl tehlike”ye karşı koymaktı. Demokrat Partinin iktidara gelmesinde önce hükümet olan CHP, İsrail devletini kuruluşundan hemen dokuz ay sonra tanıyordu. Bu tarihten itibaren Türkiye’nin Arap ülkeleriyle olan ilişkilerinde bir zorluk dönemi başlıyordu.  
Ayrıca, Sovyetler Birliğinin, bölgede belli hedeflere yönelik politikalar izlemesi, Türkiye’nin Arap ülkeleriyle olan ilişkilerini tamamen zorlaştırıyordu. Bu miras (İsrail’in tanınması olayı) Başbakan Menderes’e bir önceki hükümet tarafından bırakılan bir “dış politika yükü” idi ve bu yük ancak ileriki yıllarda ortadan kaldırılabilecekti. Menderes, Arap ülkeleri ile ilişkileri düzeltmek için yeni bir politika geliştirmeden önce, Sovyetler Birliği İsrail’i tanımış olduğu halde, taktik değiştirerek Arap tezini destekliyor, İsrail ile olan diplomatik ilişkilerini de 1950’li yılların başında kesiyordu. Menderes Hükümeti, Arap ülkelerinin İsrail ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerden kaynaklanabilecek tepkileri hesaplayamamıştı. Tüm bu tepkiler, Arap ülkelerinin Türkiye’ye karşı takındığı “kızgınlık politikasının” önemli bir faktörünü teşkil etmekteydi. Menderes Hükümeti “dengeli” bir siyaset izlemeye çalışırken, “tek taraflı ve ters” bir yol takip ediyordu. Bunun da gerçek nedeni, Menderes Hükümeti’nin başlarda Ortadoğu ile ilgili belirgin bir politikasının olmayışı idi. Aslında Menderes’in belirli bir politikasının olmayışı bir gerçekti, ama onun diplomasisi ve ulaşılabilecek olanı görebilme yeteneği burada özellikle vurgulamak zorundadır. Onu diplomasisinin temeli, Batılı ülkelerin Ortadoğu’da gelişen siyasi olaylara mümkün olduğunca katılımlarını sağlamaya dayanıyordu. Menderes, her iki bloğun gerçek güç dengesini görmüştü ve bu bölgede ortaya çıkan güç boşluğunu Türkiye’nin hedeflerine yararlı bir şekilde kullanmaya yönelik çaba sarf ediyordu.
    Türkiye, Ortadoğu ülkeleriyle askeri ittifaklar kurma düşüncesini 1950’li yılların başında sadece kurulması düşünülen ittifakların ya NATO paktı ile ya da ABD’nin veya İngiltere’nin üyeleri bulunduğu veya katkılarının olacağı paktlara ilgi göstermek şeklindeydi.
Ayrıca, Türkiye için paktlara katılmanın ikinci kıstası da, ezeli düşman olarak görülen Yunanistan’ın tek başına paktlara katılımını engellemek veya bu paktlara Yunanistan’la birlikte katılmaktı. Örneğin, 1 ocak 1958’de gerçekleşen Avrupa ekonomik topluluğuna Türkiye, Yunanistan’dan sonra, “ortak üye” olmak için başvuran ikinci ülkedir (31 temmuz 1959). Şüphesiz bu başvuruda, Yunanistan’ın yalnız bırakılmaması görüşü en önemli faktör olmuştur. Nitekim, zamanın dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlunun, “Yunanistan kendini boş havuza atsa bile, onu yalnız bırakmaya gelmez, tereddüt etmeden sizde atlayacaksınız” sözü, Türkiye’nin başvurusunun ardında yatan temel sebebi açıklamaktadır. O zaman ki genel görüş, yukarıda da belirttiğim gibi Türkiye’nin Batı toplumu içindeki yerinin alması ve Yunanistan’ı yalnız bırakmaması idi.  
Menderes, Akdeniz’de yada Ortadoğu’da askeri ittifakların kuruluşunda ulaşmak istediği gerçek hedef, NATO paktı dışında Türkiye’nin güvenliği için özel garantiler elde etmekti. Menderes Hükümeti’nin Ortadoğu politikasını ana hatlarıyla açıklamadan önce, bu hükümetin dış politikasına yön veren  temel hedefleri şöyle sıralayabiliriz:

a)    Ortadoğu’da İstikrarın ve güvenliğin korunması
b)    Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki anlaşmazlığın tatmin edici bir çözüme ulaştırılması
c)    Komünizmin bu hassas bölgeye girmesini engellemek için etkili bir güvenlik sisteminin oluşturulması
d)    Batı ve Amerika ile ekonomik - siyasi alanlarda ortak işbirliği
e)    Kıbrıs’ın taksimi konusu

a. Demokrat Parti Hükümet Programlarında Dış Politika
1. Adnan Menderes Hükümeti 22 Mayıs 1950’de göreve başlamış ve 9 Mart 1951’e kadar görev yapmıştır.
Demokrat Partinin icraatında en önemli yeri dış politika işgal etmektedir. Parti yöneticileri bu dönemde gerçekleştirdikleri icraatlarla memleket yöneticilerinin 1947’den beri giriştikleri Batıya yakınlaşma çabalarını sonuçlandırmışlar, bugün dahi Türkiye’nin denge politikasını ifade eden esas yapısını kurmuşlardır. NATO’ya giriş, Bağdat Paktının ilk antlaşması ,milli kurtuluş savaşı veren ülkelere karşı .....en açık çizgileriyle bu dönemde gerçekleştirilmiş olgulardır.
Bu programda dış politika dış politika kısmında daha önce başlatılmış Batı ile entegre  olma politikasının devam edeceği bununla beraber Yakın Şark devletleriyle daha yakın ilişkiler kurulacağı ifade edilmiştir. Aynı zamanda Truman Doktrini ve Marshall Planı yardımlarından dolayı Amerika’ya övgüler yağdırılmıştır.
Meclisteki toplantılarda muhalefet, Demokrat Parti Hükümeti programındaki dış politikadaki hedef ve prensiplerden çok iç politikadaki prensipler açısından eleştirilmişti.  Bunun da en büyük nedeni Demokrat Parti Hükümetinin Dış Politikada CHP ile  aynı yolu takip etmesine bağlayabiliriz.
2. Adnan Menderes Hükümeti 9 Mart 1951’de kurularak 17 Mayıs 1954 tarihine kadar devam etmiştir. Bu dönem Menderes Hükümetinin dış politikada en aktif olduğu dönemdir.
Hazırlanan program açısından 1. program ile aralarında fark yoktur diyebiliriz. 2.Programda Birleşmiş Milletler idealine sadık olunduğunu ve Batılı ülkelerle dostluklarının daha da ilerletileceği hususuna yer verilmiştir. Yine Amerika programın en samimi ve gözde müttefiki olarak göze çarpmaktadır. Yine İngiltere ve Fransa ile ise, mevcut ittifaklar devam ettirilecektir.
3. Menderes Hükümeti 17 Mayıs 1954- 9 Aralık 1955 yılları arasında görev yapmıştır..Bu dönemde dış politikada Türkiye için çok önemli gelişmeler olmuştur.
Bu dönemde meydana gelen gelişmeler Türkiye’nin daha sonra izleyeceği dış politikasının temelini oluşturmuştur. Amerika ve Batı ile entegrasyon tamamlanma aşamasına gelmiş, bu gelişmeler DP’nin dış ve iç politikadaki itibarını artırmıştır. Bu programda yine Birleşmiş Milletlere bağlılıktan, başta Amerika olmak üzere İngiltere ve Fransa ile yürütülen olumlu ilişkilerden duyulan memnuniyet dile getirmiştir. Bununla beraber diğer Batılı ülkelerden Almanya, İtalya ve Yugoslavya ile de ilişkilerin geliştirilmesine değinilmiştir.
Bu programda dikkat çeken diğer bir husus ise önceki programlarda belirtilen dış politika hedeflerinin, yerine getirilmesinden dolayı duyulan mutluluğu ifade edilmesidir.
“Bugün yalnız dost ve müttefiklerimiz değil, iyi niyet sahibi, sulh ve hürriyet taraftarı bütün milletler bizim dört yıldan beri takip ettiğimiz azimli ,realist ,yapıcı siyasetimizi anlamakta, bize itimat etmektedirler. Bunun neticesi olarak Türkiye artık yalnız değildir, onun samimi ve kuvvetli dostları ve müttefikleri vardır. Onun işbirliği aranmakta ve dünya sulhunun başlıca istinatgahlarından biri olmak itibari ile ona yardım edilmektedir. Memleketimizde bugünün en kuvvetli müşterek emniyet sistemi içinde şerefli bir itibar ve muhabbet sağlayan dört yıllık dış siyasetimizi bundan sonra da imkanlarımız nispetinde artırarak takip edeceğiz.”
4.Adnan Menderes Hükümeti 9 Aralık 1955’de kurulmuş ve 25 Kasım 1957’ye kadar görevde kalmıştır.
Bu programda da Batı ile ittifak işleri ve dünya sulhunun korunması gibi temel maddeler yerlerini korurken asıl gündemi teşkil eden konu Kıbrıs Meselesi olmuştur. Kıbrıs konusunda Türkiye Yunanistan ile karşı karşıya geldiği için Batı ülkeleri ve Amerika ile belli bir gerginlik dönemine girilmiştir. Hatta Türkiye’nin Amerika dostluğunu kaybetmememiz için Yunanistan’a Kıbrıs konusunda taviz vereceği söylentilerine Programda şöyle cevap vermiştir: “ Kıbrıs’la   konusundaki görüşlerini ( Türk Dış İşleri)  muhafaza etmekte olup , herhangi bir yalnızlığa mahal bırakmamak üzere ifade etmiştir.”
Ayrıca Bandung Konferansı’nda  tarafsızlık politikasını tamamen terk eden bir dış politika uygun görülmüş ve bu savunulmuştur. Bu yapılırken de Arap camiası ile de ilişkilerin devam ettirileceği beyan edilmiştir.
5. Adnan Menderes Hükümeti 25 Kasım 1957- 26 Mayıs 1960 yılları arasında görev yapmıştır.  
Bu dönemde Dünya siyaseti oldukça karışıktır. Rusya ve Amerika’nın başını çektiği bloklar arasındaki soğuk savaşın iyice kızıştığını söyleyebiliriz. Konuyu Türkiye açısından değerlendirirsek , Rusya’nın sınır komşumuz Suriye ‘de üsler teşkil etmesi endişesi yaratmıştır. Mareşal Bulganin’in Türkiye’yi tehdit etmesi ,Irak’ta gerçekleşen darbe sonucunda Bağdat Paktının zarar görmesi Türkiye’yi endişelendiren konular arasındadır. Ancak tüm bu meseleler karşısında Rusya’nın Türkiye’yi tehdit eden tutumu karşısında Amerika’nın Türkiye’yi açıkça desteklemesi , Bağdat Paktının askeri komitesine katılması Demokrat Partiyi memnun eden konulardır.
Programda bu özetle şöyle ifade edilmektedir. 5 Adnan Menderes Hükümeti Birleşmiş Milletlere bağlılıklarını dile getirerek 2 Dünya Savaşının bitmesinden sonra uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen milletin istiklal ve hürriyetlerini teminat altına alan bir barış düzeninin henüz oluşturulmadığı gün geçtikçe Uluslar arası anlaşmazlıkların gittikçe arttığı , Dünyanın ideolojik soğuk savaş ortamı içinde tehlikeli yol aldığını milletleri barışa kavuşturacak teşekküllerin batıda Birleşmiş Milletler Cemiyeti İle NATO teşkilatının olacağı vurgulanmıştır.
Ortadoğu güvenliğinin temini açısından oluşturulan Bağdat Paktının görevini yerine getirdiğini , Birleşik Amerika’nın Paktın askeri komitesine katılması suretiyle de güçlendiği dile getirilmiştir. 5. Adnan Menderes Hükümeti ayrıca bütün Arap milletleriyle tarihten gelen sosyal , tarihi sebeplere dayalı samimi kardeşlik bağlarıyla bağlı olduklarını Türkiye ile Suriye sınırları üzerinde münakaşalar dolayısıyla kardeş Suudi Arabistan Hükümdarına sarf etmiş olduğu çabalardan dolayı teşekkür edilmiştir.
Sovyet Rusya ile olan ilişkilerimizi üye olduğumuz savunma topluluklarından tecrit edilerek mütalaasının düşünülmeyeceğini güvenlik ortamı içerisinde Rusya ile olan ilişkilerin devam edileceği kararı açıklanmaktadır.
Ortadoğu’da huzursuzluk yaratan Filistin meselesinin Birleşmiş Milletler kararları dairesinde halledilmesi gerektiğini arzu ettiklerini ifade etmektedirler.
Yine bu programında Türkiye Dış Politikasının temel unsurlarından olan yurtta ve dünyada barışı içinde yaşamanın gerekli görülen amaç olduğu ifade edilmiş, Kıbrıs konusunda ise Türk- Yunan dostluğuna değinilerek konu üzerindeki hassasiyet dile getirilmiştir.

b. Menderes Ve Ortadoğu
Demokrat Parti, iktidarı boyunca dış politikasını anlayış olarak batı ittifakına girmek olarak belirlemiştir.CHP döneminde Truman doktrini ile başlayan batılılaşma süreci Demokrat Parti döneminde hız kazanmıştır.NATO’ya giriş “Bağdat Paktı’nın ilk antlaşması, milli kurtuluş savaşı veren ülkelere karşı cephe alınması ve nihayet her meselede emperyalizmin dümen suyunu izleyen politikası, en açık çizgileriyle bu dönemde gerçekleşmiş olgulardır.” Türkiye’nin batı ittifakına bu kadar bağlı olması ve dış politikasını onların dış politikasına uydurma çabası özellikle Ortadoğu komşularımızla ilişkilerimizi büyük ölçüde zedelemiştir.
Türkiye Ortadoğu ülkeleri ile II.Dünya Savaşı sonrasında belirli bir yakınlaşma içerisine girmişti.Daha öncede bahsettiğimiz gibi artan Sovyet tehdidi ve Türkiye’nin Batı ittifakı içine girme çabaları ve bunun bir bedeli olarak  1949 yılında İsrail’i tanıması Ortadoğu ülkeleri ile olan ilişkilerimizi olumsuz yönde etkilemiştir.Demokrat Partinin İktidara gelmesiyle birlikte Türkiye’nin Arap ülkelerine yönelik Ortadoğu’daki siyaseti, aktif bir değişim içine girdi.  Bu aktiflik aslında daha önce başlayan yakınlaşma çabalarının bir sonucu niteliğindeydi. Menderes’in Ortadoğu’ya yönelik bu aktif politikasının sebebi,Sovyetler Birliği’nin yakın dönemde önemi artan  Ortadoğu’ya girme çabasının ABD ve Batılı devletler tarafından engellenmek istenmesiydi. Menderes hükümeti Batı ve Ortadoğu devletleri arasında dengeli bir siyaset izlemeye çalışırken, tek taraflı bir yol takip ediyordu. “Bunun da gerçek nedeni, Menderes hükümetinin başlarda Ortadoğu ile ilgili belirgin politikasının olmayışıydı.”
Aslında Menderes’in belli bir politikasının olmayışı bir gerçekti,ama onun diplomasisinin temeli, Batılı ülkelerin Ortadoğu’da gelişen siyasi olaylara mümkün olduğunca katılımlarını sağlamaya dayanıyordu. Menderes, her iki güç dengesini görmüştü ve bu bölgede ortaya çıkan güç boşluğunu Türkiye’nin hedeflerine yararlı bir şekilde kullanmaya yönelik çaba sarf ediyordu.
Yukarda da değindiğimiz gibi Menderes hükümeti Ortadoğu politikasına yön veren üç temel hedef vardır:
a)    Ortadoğu’da istikrarın ve güvenliğin korunması
b)    Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki anlaşmazlığın tatmin edici bir çözüme ulaştırılması
c)    Komünizmin bu “hassas bölgeye” girmesini engellemek için etkili güvenlik sisteminin yaratılması
Bu Ortadoğu politikası çerçevesinde Türkiye bölgedeki devletlerden Irak ve Ürdün ile 14 Temmuz 1958’de ki ihtilallere kadar iyi ilişkiler içerisinde olmuştur. Mısır ve Suriye ile ise, bu devletlerin Sovyet denetiminde hareket etmeleri nedeni ile zaman zaman gerginlikler yaşanmıştır.

3. Dış Politikada İktidar-Muhalefet İlişkisi
    14 Mayıs 1950 seçimleri ile iktidarı ele alan  Demokrat Parti bir çok alanda olduğu gibi dış politikada da CHP’nin devamı niteliğindedir. Demokrat Parti kurulurken Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Demokrat Parti lideri Celal Bayar ile görüşürken dış politika da ayrılık yok diye görüş birliğine varmışlardı. Celal Bayar-İnönü görüşmesi;
“- ....
- Dış politikada ayrılık var mı ,
- Yok
- O halde tamam.”  
    Yine Bayar dış politikadaki görüşlerini yabancı basın mensuplarına şu şekilde ifade ediyordu:
“İktidar Partisi ile iç meselelerde belki çok çatışacağız.Fakat memleketin kaderi,dış politikada iki partinin müşterek hareket etmesini icap ettirir.Bu bakımdan ,dış politikada CHP ile tamamen mutabıkız. Atatürk’ün, Türkiye’nin istikbalini ve dünya barışını hedef tutan siyaseti partimizin de daima sadakatle takip edeceği yoldur. Esasen bir dış tehlike veya dış tehdit karşısında, haysiyet ve şerefin emrettiği tek yolda yürümekte olan gerek Halkçı, gerek Demokrat bütün yurttaşlar arasında en ufak bir düşünce farkı bulunabileceğine ihtimal verilemez.”
    Gerçekten de Demokrat Parti 1950-60 yılları arasında CHP’nin  II.Dünya Savaşı sonrası uyguladığı dış politikanın sadık bir uygulayıcısı olmuştur diyebiliriz. CHP’ nin başlattığı Batı ittifakına girme süreci DP tarafından desteklendiği gibi iktidar döneminde de bu süreç devam ettirilmiştir. Dış politika ile alakalı bu süreç Demokrat Partinin hükümet programında da yer almış ve şöyle ifade edilmiştir:
    “Bu gün herhangi bir partinin değil bütün milletin müşterek kanaâtinin bir ifadesi olan dış siyasetimiz üzerine fazla bir şey söylemeye ve Birleşmiş Milletler idealine olan samimi bağlılığımızı tekrara lüzum görmüyoruz. Ananevi İngiliz ve Fransız ittifakına ve ABD ile en sıkı dostluk ve işbirliğine dayanan, dostluklarına daima sâdık kalan, uzak yakın ve büyük küçük bütün milletlerin istiklâl ve toprak bütünlüklerine her zaman hürmetkâr olan dış siyasetimizin sulhcü mahiyeti bütün dünyaca malumdur..
Bu arada, cihan sulhu için haiz olduğu ehemmiyet her gün daha iyi anlaşılan Şarkî Akdeniz emniyetini maddi ve manevi korumak ve kuvvetlendirmek için, bir taraftan büyük dostumuz ve müttefiklerimizin dikkat ve alakalarına bu mesele üzerine çekmek diğer yandan da kendilerine sıkı dostluk ve rabıtaları ile bağlı bulunduğumuz yakın Şark devletleriyle daha sıkı münasebetler kurmak bu bölgelerde adalet ve anlayış esaslarına dayanan samimi bir dostluk, tesanüt havası yaratmak lüzumunu duymaktayız....”  
Dönemin dış politikasında  partiler arasındaki birlik en belirgin özelliktir diyebiliriz. Aynı durum DP iktidarda iken de geçerliydi. Çünkü CHP ve DP dış politika alanında aynı görüşleri paylaşıyorlardı. Gerçekten de , II.Dünya Savaşı sonucu oluşan gergin ortam ve Türkiye üzerindeki Sovyetler Birliği baskısı ülkenin dış politikasını ABD önderliğindeki batı ittifakına girmeye zorluyordu. Kısacası iki parti arasında Dış Politika yönünden hedef farkı yoktu.
İki parti arasında dış politika yönünden farklılık bulunmadığı, parti programlarında da görülmektedir.
Aslında iktidar ve muhalefetin dış politikadaki bu birliğinin asıl kaynağı II.Dünya Savaşından itibaren ve dış politika literatürümüze “Dış Tehdit” diye sokulan Sovyetler Birliği olmuştur. Cumhuriyetin ilk döneminde dış ilişkilerde örnek olarak gösterilen Sovyetler Birliği- Türkiye ilişkisi, 1939 yılından itibaren, bu ülkenin tehditkâr tutumları nedeniyle bizim için korkulu bir geçit halini almıştır. Korkulu geçidin mimarı olan Stalin öldükten sonra ilişkiler bu ülke tarafından, yumuşatılmak istense de bizim için uzun bir süre tehdit olarak algılanmıştır.
Türkiye’de oluşturulan bu  tehdit havası dış politikamıza “partiler üstü” olma özelliği kazandırmıştır. CHP ve DP dış politikada da bu birliğin yararına gerçekten inanmakla beraber bununla alakalı somut bir işbirliği içine girememişlerdir.
Demokrat Partinin  dış politika da CHP’den tek farkı daha faal olmasıdır. DP’nin Kore Savaşı ile başlayan dış politikadaki bu cüretkâr tutumu iktidarı boyunca devam