Kas
24
2007
|
Çalışmanın Kapsamı Tezahürleri |
|
|
|
GenBilim Editor
|
|
Cumartesi, 24 Kasım 2007 |
Okunma: 470 kez
Bu çalışmada, Türkiye’de belediye sınırları içerisinde yaşayan tüm nüfusu temsil eden 18 yaş ve üzeri toplam 3021 kişiyle “Hanehalkı Gözünden Türkiye’de Yolsuzluğun Nedenleri ve Önlenmesine İlişkin Öneriler” konulu araştırma kapsamında Ekim-Kasım 2000 tarihlerinde yapılan yüz-yüze görüşmelerin sonuçları, yorum ve tartışmalarla birlikte sunulmaktadır.
Bu çalışmada, Türkiye genelinde yurttaşların yolsuzlukla ilgili algı ve tutumları ile doğrudan ilişki ve deneyimleri sorgulanmış ve yurttaş açısından yolsuzlukla mücadelede nasıl bir yol izlenmesi gerektiği araştırılmıştır. Elinizdeki çalışma, Türkiye’deki yolsuzluğun nedenlerini anlamayı ve önlenmesine yönelik olarak uygulanabilecek reform seçeneklerini tartışmayı planlayan projenin birinci aşamasını oluşturmakta ve fotoğrafı hanehalkı gözünden sunmaktadır. Hanehalkı araştırmasını izleyecek olan iki aşamada iş dünyasının ve bürokrasinin görüş ve deneyimleri irdelenecek ve bütünsel tablo bu üç araştırmanın sonunda tamamlanacaktır. Dolayısıyla bu çalışmanın, ikinci ve üçüncü aşamalarda iş çevreleri ve bürokrasi ile gerçekleştirilmesi planlanan çalışmalarla bir bütünlük içinde değerlendirilmesi amaçlanmaktadır.
En basit tanımıyla siyasal ve idari yolsuzluk, siyasal iktidarın ve/veya kamu görevlilerinin—kişisel ya da kendilerini bağlı hissettikleri gruplara çıkar sağlamak amacıyla—erklerini görev tanımları dışı kullanmalarıdır. Çalışmamızda yolsuzluk sözcüğü İngilizce’deki “corruption” karşılığında kullanılmakta olup, kamusal gücün veya kamu otoritesinin kamu yararı ya da kamusal çıkar dışında kullanılması anlamına karşılık gelmektedir. Dolayısıyla yolsuzluk sözcüğü rüşvetten daha geniş kapsamlıdır; rüşvet bir yolsuzluk biçimidir, ama rüşvet dışında da birçok yolsuzluk biçimleri vardır.
Siyasal ve idari yolsuzluğun toplumsal hayatımızda pek çok değişik yansıması vardır. Yolsuzluğun belki de en göze çarpan şekli rüşvet ve adam kayırma gibi eylemlerdir. Siyasal erki elinde bulunduran politikacıların ve kamu görevlilerinin yükümlülükleri ve/veya hukuki sınırlamalar dışına çıkarak yapmamaları gereken işlemleri yapmaları, yapmaları gereken işleri yavaşlatmaları ya da—başka işleri yavaşlatmak pahasına—çabuklaştırmaları, iş Yolsuzluğun Tanımı ve Çeşitli kalitesi ve miktarında seçici davranarak çıkar sağlamalarıyla yolsuzluk pek çok değişik şekil alabilir.1 Rüşvet alma, akraba kayırma (“nepotism”), tanıdık-dost kayırma (“cronyism”), rant kollama (“rent seeking”) gibi, özünde kişisel çıkar sağlama amacına yönelik yolsuzluk görünümlerinin yanısıra, doğrudan siyasal dürtülerle biçimlenen yolsuzluk türleri de vardır. Özünde siyasetçilerin kendi partililerini, seçmenlerini ya da potansiyel seçmenlerini kayırmaları ve kollamalarıyla ifade bulan siyasal kollamacılık (“political clientelism”), siyaseti oy veren kitleler (“müşteriler”) ve onları kollayan/gözeten siyasetçiler (“patronlar”) arasında sürekli bir alış-veriş haline dönüştürmektedir. Kamu yararından çok herhangi bir partiye bağlılık (sadakat) karşılığı sağlanan iş olanakları, kitlesel olarak hizmet dağılımında ihtiyaç ya da hakkaniyet ölçüleri dışında, siyasi destek karşılığı hizmet kayırmacılığı ya da siyasal destek karşılığında belli kesimlere verimlilik ilkesi gözetilmeksizin verilen kamu desteği—tüm bunlar yolsuzluğun günlük hayatta sık karşılaşılan örnekleridir.
Açıktır ki, siyasal alanda ortaya çıkan yolsuzluğun her türü kamusal alanda alınan kararlarda şekillenmekte, yani siyasal süreçte oluşmaktadır. Bu süreçte rol alan aktörlerin tümü (yani politikacılar, bürokratlar, çıkar ve baskı gruplarının yanısıra seçmenler) birbirleriyle olan ilişkilerinde, değişik düzeylerde de olsa, söz konusu yozlaşma ağlarının bir parçası olarak hareket etmektedirler. Siyasal yolsuzluğun hakim olduğu durumlarda, mevcut ahlak normlarının çoğu siyasal yolsuzluğun bir yansımasıyla ihlal edilir ve toplumsal hayata fiilen (“de facto”) ahlaksızlık hakim olur—ya da, aynı anlama gelmek üzere, yolsuzluğun ahlaksızlık olmadığı anlayışı topluma egemen olur. Her ne kadar siyasal yolsuzluğun her türü önceleri bir gizlilik perdesi ardında ortaya çıksa da, zaman içinde yaygınlaşan yozlaşma bir hoşgörü ya da görmezlikten gelme şeklinde toplum hayatına egemen olabilir ve böylelikle de hırsızlığın suç olarak görülmemeye başlamasından (“kleptocracy”) bahsedilebilir.
Siyasal yolsuzluğun görüldüğü yerlerin başında kamu ve özel girişimin karşı karşıya geldiği ya da içiçe geçtiği faaliyet sahaları gelir. Kamusal alanda üretim, mal ve hizmet alımları; ihaleler; piyasalar üzerindeki denetim; izin ve ruhsat verme; yatırım, dışsatım ve teşvik düzenlemeleri; kota uygulama; vergi toplanması ve denetimi (ya da vergi indirimleri ve ertelemeleri)—tüm bunlar siyasal yolsuzluğun en sık görüldüğü ve en kolay kök bulduğu alanlardır. Politikacıların seçilerek geldikleri görevlerde, kişisel çıkarlarını kollamalarının ötesinde, yakınlarına ve aile fertlerine iş veya piyasalarda ayrıcalıklı bir konum sağlamaları ve bunun yanısıra yine hemşehrilik ve benzeri yakınlıklar temelinde daha geniş, ama özel çevrelere (özellikle iş olanakları sağlamak çerçevesinde) destek verdikleri rastlanabilir görüntülerdir.
Sorunun bir başka boyutu daha bulunmaktadır. Sahip oldukları güç ve olanaklarla bağdaşmayacak kadar düşük maaşlarla çalışan memurlar da, trafik kontrolü, ehliyet-pasaport vs. hizmetleri, gümrük işlemleri, okula öğrenci kayıt edilmesi gibi alanlarda bir yandan siyasilerin kendilerinden talep ettikleri (küçük) kayırmaları yapmakta ve böylece ancak siyasal patronaj ağı içinde sahip olabilecekleri bu işler karşılığında kendilerine bu olanağı sağlayan siyasilere borçlarını bir şekilde ödemekte; diğer yandan da, siyasi bağı olmayan bir kesime rüşvet ödemek ya da bunaltıcı prosedürlere katlanmak seçeneklerini dayatmaktadırlar—ve bu kesimden alacakları hediye ve parasal rüşvetlerle öncelikle asgari bir maddi refahı yakalamayı amaçlamaktadırlar.
Özetle, bu çalışma kapsamında yolsuzluk kavramından temelde iki tür davranış ve ilişki anlaşılacaktır. İlkinde, yerel olsun merkezi olsun, hükümetlerin gerek kontrol ettikleri kaynakların kullanım yerlerini belirlerken, gerek kaynak yaratırken kendilerine verilmiş olan yetki ve sorumlulukları kötüye kullanarak üçüncü kişilerle çıkar ilişkilerine girdikleri durumlar anlaşılmalıdır. Böylesi durumlarda devlet birimleriyle çıkar grupları arasında “patronaj” ilişkileri tesis olmakta ve, sonuçta, kurumsal nitelikte olan devlet sapmaları (“government failures”) yaşanmaktadır (Krueger, 1994). Bu tür yolsuzlukların “siyasi yolsuzluk” kavramıyla açıklanması söz konusudur; zira yapılan taraflı davranışın doğrudan siyasi bir yönü bulunmaktadır—çoğu kez de bu tür davranışlarda hukuka aykırılık gözlemlenmeyebilir (nesnel ölçütlere göre uygun olmayan bir yerde oy amacıyla havalimanı yapılması örneğinde olduğu gibi). İkincisinde ise, kamu çalışanlarının tekil davranışları sonucunda kamudaki tarafsızlık, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerinin ihlal edilmesi anlaşılmalıdır (Rose-Ackerman, 1987). Bu tür yolsuzlukların ise “idari” yolsuzluk kavramıyla açıklanabileceği görüşünden hareket etmekteyiz; zira son kertede yapılan ihlal dar kapsamlı bir idari tasarrufa karşılık gelmektedir (ki burada hukuka aykırılık daha kolay gözlenebilir). Bu iki tür davranışın birçok noktada birbirini beslemekte olduğu sık sık dile getirilen bir olgudur.
Bu iki durum dışında, kimi yerel kamu kuruluşlarının yapmakla yükümlü oldukları hizmetleri kaynak yetersizliği nedeniyle düzgün ve yeterli seviyede verememeleri durumunda, bu hizmeti sağlayabilmek amacıyla yürürlükteki mevzuatın dışına çıkarak kaynak yaratmaya çalışmaları da aslında yolsuzluk tanımı içerisinde değerlendirilmek durumundadır. Burada, bir çıkar ilişkisi bulunmamakta, ama yürürlükteki yasal düzenlemelerin ve belki de Anayasanın ihlali anlamına gelecek keyfi kaynak yaratmalar söz konusu olmaktadır. En tipik örneklerini okulların kayıt zamanlarında yaşadığımız bu uygulamalarda kamu okullarının yönetimleri kendilerini bir açmaz içerisinde bulabilmektedir. Bu durumda yöneticiler tanımlanmış hizmeti elden geldiğince iyi verebilmek (örneğin kışın okulu ısıtabilmek) için “bağış” adı altında zorunlu bir harç ödemesi uygulamasını başlatmakta ve böylece ilköğretimin “herkese bedava sunulma ilkesini” çiğnemektedirler. Kaynak yetersizliğinden doğan bu tür mevzuat dışı kaynak yaratmaların en başta saydamlık ilkesiyle bağdaşmadığı, ayrıca eşitlik ve hakkaniyet ilkelerini de sarstığı çok açıktır. Bu arada, bu tür kaynak toplamaların tümünün hizmet olarak geri dönmemesi ve en azından bir kısmının kişisel ve/veya siyasi çıkarlar amacıyla kullanılması da olasıdır—zaten saydamlık ortadan kalkacağı için yaratılan kaynakların kullanım şekline dair güvenilir bir bilgi elde etmek de mümkün olmayacaktır. Sözü edilen süreçte, hanehalkının gözünde mevzuat dışı bir para toplanmaktadır ve bu bir yolsuzluk olarak algılanmaktadır. Ayrıca, yaratılan kaynağın kullanımı esnasında oluşabilecek kişisel ve/veya siyasi çıkar gütmelerin de yukarda değindiğimiz idari yolsuzluk sınıflaması içerisine girdiği açıktır.
Son olarak vurgulanmak istenen nokta, toplum gözünde kimi rüşvet ve yolsuzlukların hoşgörülebilir, bir başka deyişle “meşru”, kimilerinin ise hoşgörülemez, yani “gayrimeşru” olarak kategorize edilegeldiğidir. Hanehalkı gözünde, yürürlükteki mevzuat açısından kendilerine sunulması gereken bir hizmetin şu ya da bu nedenle kendilerine verilmemesi durumunda, aslında “hak” olarak gördükleri hizmetlerin sağlanması için verilen rüşvetlerin “meşru” bir zemine oturduğu fikri oluşabilir. Saydamlığın ve denetimin çok yetersiz düzeylerde bulunduğu kamu kesiminde yürümeyen bir işi şikayetle yürür hale getirmenin nerdeyse olanaksızlığını kabullenen biri için verilen rüşvetin vicdani sorumluluğu doğal olarak görece zayıf olacaktır. Yolsuzlukların bu açıdan sınıflandırılması da bu çalışmanın kapsamı içerisinde yer almaktadır.
Kısaca yukarda değinilmiş olduğu gibi, yolsuzluk kavramına örnek olarak buraya kadar saydığımız davranış ve eylemlerin hukuki durumları çok farklı olabilmektedir. Verilen örneklerin bazıları açıkça yasalara aykırı olmakla birlikte (örneğin rüşvet), bazıları da mevzuatın açıkça yasaklamadığı ve yaptırım öngörmediği durumlarda (örneğin iktidardaki partiye oy verilmesi için belirli bir yöreye, nesnel değerlendirmeler gözardı edilerek, havaalanı ya da liman yapılması) gerçekleşmektedir.2 Bu ayrıma, yolsuzluğun “dar” ve “geniş” anlamları diyebiliriz. Daha açık bir ifadeyle, dar anlamda yolsuzlukta hukuka aykırılık söz konusudur; geniş anlamda yolsuzluk ise hukuka aykırı durumlar yanında, hukuka aykırı olmayan, ancak kamu yararına aykırı olan davranış ve eylemleri de kapsamaktadır.
Elbette, kamu yararı ya da toplumsal yarar her zaman kolaylıkla tanımlanabilen bir kavram değildir; dolayısıyla toplumsal yararın hedeflenmesi uygulamada birçok zorluğu beraberinde getirebilir. Toplumdaki tüm bireylerin yararına olan bir adımın kamu yararına olduğu rahatlıkla söylenebilir. Benzer biçimde, hiçbir bireyi zarara sokmaksızın belirli sayıda bireyin durumunu düzelten gelişmelerin de (eşitsizlikleri arttırmamak koşuluyla) kamu yararına olduğu ifade edilebilir. Diğer birçok durumda ise kamu yararının tanımlanması kolay olmayacaktır; böylesi zorluklarda ancak karar alma süreçlerinin işleyiş biçiminin göz önüne alınması bu konuda bize yardımcı olabilir. Açıktır ki, bu kararlarla ilgili olarak saydamlığın sağlanması, bilgi edinme hakkının ve ifade özgürlüğünün kullanılabilmesi bizi kamu yararına yaklaştıracaktır. Saydamlıktan uzaklaştıkça, bilgi edinme kaynaklarına ulaşmada engeller ve özellikle ifade özgürlüğü alanında kısıtlamalar bulundukça, kişi ya da grup çıkarının ön plana geçmesi kolaylaşacak, böylece kamusal erk ve kamusal kaynakların kamu yararına değil, kişi ya da grup çıkarına hizmet eden biçimde kullanımı gerçekleşecektir. Bu durumu geniş anlamda yolsuzluk olarak nitelemekteyiz ve bu kapsamdaki eylemlerin tümünün hukuk kurallarına aykırı olmasının söz konusu olmadığına yukarda değinmiştik. Sonuçta, kamu yararının çiğnenmesi ve özel çıkarın gözetilmesi diye özetlenebilecek durumlar, hukuk düzenine aykırı olmasalar bile, toplumsal düzenin rasyonelliğine aykırı olacaklardır.
İlerki sayfalarda açıklanacak anket çalışmasında dar anlamda yolsuzluk—daha çok rüşvet—ele alınmış, hukuk düzenine aykırı olmayan, ancak kamu yararına aykırı olan kaynak kullanımları büyük ölçüde konu dışında bırakılmıştır. Rüşvet kavramıyla ilgili olarak dahi sınırlı bir çerçeve içinde kalınmıştır. Literatürde çok sık kullanılan bir ayrım, “yaygın ve küçük çaplı” yolsuzluk ile “sayıca az ama büyük çaplı” yolsuzluktur (“petit corruption-grand corruption”). Hanehalkı ile sınırlı bir çalışmada ağırlık merkezinin sıradan yurttaşın dahil olabileceği yaygın ve küçük çaplı yolsuzluklardan oluşması beklenmelidir; biz de bu çalışmada dikkatimizi trafik polisi, tapu, gümrükler, vergi daireleri vb. alanlardaki küçük tutarlı rüşvet sorununa çevirmeyi amaçlamaktayız.
Yolsuzluğun Sonuçları
Açıktır ki, yukarda kısaca özetlediğimiz yolsuzluk türlerinin tümü ülkenin sosyal, siyasi ve ekonomik hayatına büyük zararlar vermektedir. İktisadi maliyetlere bakıldığında üç maliyet türü göze çarpmaktadır. İlki, kaynakların tahsisinde kamu yararının gözardı ediliyor ve özel (kişisel ve/veya politik) çıkarların ön plana geçiyor olmasıdır. Bu bağlamda, kamu projelerinde amaç rant ençoklamak (maksimize etmek) haline dönüşeceğinden, düşünülen projenin sosyal getirisinin ne olacağı ikincil bir soru olarak kalmaya mahkûmdur (sosyal getirisi tartışılmadan, inşaat şirketinin çıkarı uğruna otoyol yaptırılması örneğinde olduğu gibi). İkincisi, yolsuzluğun verim kayıplarına neden olmasıdır. Bir yandan üretimde kullanılabilecek kaynakların bir kısmı lobi yapmak gibi üretken olmayan bir alanda kullanılıyor, diğer yandan işlemlerde saydamlığın ve bilginin azalmasıyla birlikte iktisadi hayattaki belirsizliğin artıyor ve son olarak da ülkede genel rekabet koşullarının zayıflıyor olması nedeniyle verim kayıplarının doğması kaçınılmazdır; sonuçta GSMH düşecek, toplam yatırımlar azalacaktır. Üçüncüsü ise, yolsuzluğun yoğun yaşanmakta olduğu ülkeye yabancı sermayenin duyduğu ilginin zayıflaması, bunun da beraberinde büyük olasılıkla ekonomik büyüme ve gelişmenin olumsuz etkilenmesi sonucunu getirmesidir (Bhagwati, 1982; Bardhan, 1997).
Yolsuzluğun sosyal sonuçlarına bakıldığında ise, göze çarpan ilk husus hukuk sistemine ve devlete olan güvenin zayıflamakta olduğu gerçeğidir. Tahmin edileceği üzere, hukuk sistemine ve devlete olan güvenin zayıflaması, beraberinde, genelde tüm alanlarda kuralların çiğnenmesi davranışını getirebilmektedir. Bir diğer ifadeyle, belli bir alandaki hukuksuzluk ve yolsuzluk ne kadar yaygınsa, diğer alanlarda bunun bir anlamda kopya edilmesi o kadar sıklaşabilmektedir. İkinci husus, ahlaki normların ve değerlerin çöküntüye uğradığı gerçeğidir. Bu durum sadece bugünkü değil gelecekteki kuşakları da etkilemektedir: Dünyanın normal işleyişi budur zannederek yetişen yeni nesile böylelikle kötü bir eğitim verilmiş olmaktadır. Üzerinde hassasiyetle durulması gereken diğer bir sosyal maliyet ise, yolsuzluğun gelir dağılımı üzerindeki etkilerinden kaynaklanmaktadır. Aslında, yolsuzluğun gelir dağılımı üzerine etkisi son kertede görgül (ampirik) bir sorudur; yolsuzluk neticesinde hangi gelir gruplarından hangi gelir gruplarına transfer yapıldığına dair kuramsal bir önbilgimiz olamayacağı için gelir dağılımındaki olası değişikliğin yönünü de öngörmek mümkün değildir. Ancak, altının çizilmesi gereken husus, gelir dağılımının ne şekilde olmasının arzu edildiğine dair politik bir uzlaşı olmaksızın gelir dağılımının yolsuzluktan etkilenmekte olduğu gerçeğidir. Bu da sisteme sürekli bir belirsizlik katmaktadır. Büyük çaplı yolsuzlukların gelir dağılımını bozma olasılığı daha güçlüdür.
Yolsuzluğun politik maliyetleri de çeşitlidir. Birinci olarak, yolsuzluk nedeniyle hukuk devletinin temel ilkelerinden biri olan eşitlik ilkesi çiğnenmekte, yurttaşların kamu hizmeti karşısında eşit durumda bulunmaları olanağı ortadan kalkmaktadır. İkinci olarak, demokrasinin temel ilkelerinden olan saydamlığın zedelenmesi, yani yurttaşların kamu idaresinin ne yaptığına ve nasıl yaptığına ilişkin bilgi alma şanslarının azalması söz konusu olmaktadır. Üçüncü olarak, bir önceki sorunla bağlantılı bir şekilde, hesap verme sorumluluğu çiğnenmektedir. Dördüncü olarak, demokrasinin sağlıklı işlemesi engellenmekte; “başarısız olan iktidar yerini bir başkasına bırakır” ilkesi zedelenmektedir, zira iktidarda olan parti gayrimeşru ve yasal olmayan biçimde bir ekonomik güç kullandığı için iktidarda kalma şansını uzatabilmektedir. Beşinci olarak, yolsuzluğun mevcudiyeti popülist politikaları ön plana çıkartabilmekte ve uzun vade yerine kısa vade önem kazanabilmektedir. Altıncı olarak, ülke genelinde yaşanan yolsuzlukların sadece partiler arası siyaseti etkilemekle kalmaması ve parti içi siyasete de egemen olması kuvvetle muhtemeldir; parti içinde “lider hegemonyası” olarak adlandırılan problemle, genel düzeydeki yolsuzluk düzeni arasında—çeşitli seviyedeki yolsuzlukların birbirini beslemesi anlamında—önemli bir ilişki bulunabilmektedir.
Yolsuzluğun Başlıca Nedenleri
Yolsuzluğun nedenlerine ilişkin olarak da karşımıza çok boyutlu bir fotoğraf çıkmaktadır. Birinci olarak, kapasite yetersizliği yolsuzluğu hazırlayan etmenlerin başında gösterilmektedir. Kamu hizmetlerinde kapasitenin yetersiz olduğu durumlarda, yani arz ve talep eşitlenmesi olmadığı takdirde tayınlamanın kaçınılmazlığı ortadadır ve eğer bu tayınlama durumunda siyasal otorite saydam değilse ve hesap verme sorumluluğu yoksa, keyfi davranmaya ve kayırmaya başlayabilmektedir. İkinci olarak, yüksek nüfus artışının ve hızlı kentleşmenin yolsuzluğu arttırıcı bir etkisi bulunmaktadır; zira nüfus artışı ve kentleşme bir yandan kimi taleplerin daha da yoğunlaşmasını beraberinde getirmekte, öte yandan kapasitenin yetersizliği sorununu ağırlaştırmaktadır. Bu noktada kaynak yetersizliği sorununun niteliği ile ilgili bir parantez açmakta yarar bulunmaktadır. Kanımızca, kaynak yetersizliği sorunun tümüyle dışında, siyasi otoritenin hiç etkileyemediği ve veri almak zorunda olduğu dışsal bir değişken değildir. Kaynak yetersizliği bir yönüyle ülkenin ekonomik düzeyiyle ilişkili olmakla birlikte, bir yönüyle de patronaj sisteminin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Devletin elindeki kaynak yetersiz dendiği zaman, aslında kaynağın mutlak yetersizliği değil, devletin kaynak yaratma iradesi ve becerisinin yetersizliği anlaşılmalıdır. İrade ve beceri yetersizliğinin ise patronaj sisteminin işleyişiyle ilgisi çok açıktır:
Kamu, bir dereceden fazla kamusal finansman yaratma çabasına girdiği, yani vergi yükünü ağırlaştırdığı takdirde bunun yaratacağı tepkilerden kaçınmakta ve neticede kaynak yaratma çabası yetersiz kalmaktadır. Ayrıca, kamunun keyfi, saydam olmayan ve özünde yozlaşmış olan harcama eğilimi vatandaşların vergi ödeme isteğini kırmakta, dolayısıyla vergi toplamayı daha da zorlaştırmaktadır. Üçüncü olarak, kamu görevlilerinin maaşlarının özel kesime göre düşüklüğünün ve bunun sonucunda motivasyonlarının ve kurumla bütünleşme duygularının zayıflamasının idari yozlaşmanın önemli bir nedeni olduğu düşünülebilir. Görgül çalışmalarda kamu görevlilerinin görece maaşlarının yolsuzluk endeksiyle doğru bir ilişkide olduğu ortaya çıkarılmıştır. Dördüncü önemli nokta, kamu personelinin istihdamında, atanmasında ve yükseltilmesinde liyakatin esas alınmamasının yolsuzluğu arttıcı bir etki yaptığı savlanabilir ki, bu savı destekleyecek görgül çalışmalar bulunmaktadır. Personel politikalarının liyakate değil de siyasi tercihe, hemşehriliğe, mezhep ilişkisine, etnik ilişkiye ve benzerlerine dayandığı durumla yolsuzluk arasında korelasyon saptamak söz konusu olmaktadır. Beşinci olarak, bir öncekiyle bağlantılı bir şekilde, kamu personeli maaş politikası ile personelin performansı arasında ilişki kurulmamış olmasının yolsuzluğu arttırıcı etkisi bulunabilmektedir.
Altıncı nokta olarak, bir yolsuzluk durumunda yakalanma olasılığı ile yakalanıldığı takdirde alınacak cezanın ağırlığının yolsuzluk üzerinde etkisi olduğu bilinmektedir. Yedinci olarak, sivil toplum örgütlerinin ve yurttaşların kamudan hesap sorabilmesinin genelde kamu personelinin denetiminde çok önemli etkisi bulunmaktadır. Bu durum da beraberinde ülkedeki genel hak ve özgürlüklerin seviyesinin ne olduğu sorusunu akla getirmektedir; yurttaş hak ve özgürlüklerinin baskı altında tutulduğu yerlerde yolsuzluğun daha yüksek olmasını beklemek şaşırtıcı olmasa gerektir. Bu bağlamda, ülkedeki medyanın ne denli sağlıklı bilgi sunduğu ya da sunabildiği sorusu da önem taşımaktadır. Sekizinci etken olarak, aşırı bürokrasi ve kırtasiyeciliğin yolsuzluğa zemin hazırladığı iddia edilmektedir. Kamu hizmeti ne kadar kırtasiyeci bir tarzda yürütülüyorsa, vatandaşın işi o kadar uzamakta ve rüşvete de o kadar gerekçe ve bahane yaratılmış olunmaktadır. Dokuzuncu husus ise, yolsuzluğun yaygın olmasının getirdiği meşruiyetin ve ahlaki bozulmanın yolsuzluğu arttırıcı bir etkide bulunmasıdır—bu da bir anlamda kendini yeniden üreten bir süreçtir.
Yolsuzlukla Mücadele
Yolsuzluğun ortaya çıkışına dair ileri sürülen nedenlerin ortaya konması, bir anlamda yolsuzlukla mücadelenin anahtarlarını da kendiliğinden oluşturmaktadır. Elbette, değişik kamusal alanlarda değişik neden kümelerinin varlığını görmek şaşırtıcı bir durum oluşturmamalıdır. Örneğin bir alanda aşırı kırtasiyecilik yolsuzluğun zeminini hazırlayabilirken, bir başka alanda kamu görevlilerinin benzer özel kesim çalışanlarına oranla çok daha düşük maaş alıyor olmaları yolsuzluğun zeminini hazırlayabilir. Dolayısıyla yolsuzlukla mücadeleye ilişkin tasarlanacak reform paketinde ayrıntıların önem kazanabileceğinin altının çizilmesinde yarar bulunmaktadır. Bu çalışmada da, bu saptamadan hareket edilecek ve yurttaş gözünden yolsuzlukla mücadelede farklı kurumlardaki farklı düzenlemelerin neler olması gerektiği hususu aydınlatılmaya çalışılacaktır.
Türkiye’de Yolsuzluk Üzerine Yapılan
Çalışmaların Genel Görüntüsü
Bu genel çerçevenin çizilmesinin ardından, yolsuzluk bağlamında Türkiye özelinde yapılmış çalışmaların işaret ettiği noktaları aydınlattığımızda, ortaya çıkan tablo, gerek yerel, gerek merkezi yönetimler düzeyinde siyasi ve idari yolsuzlukların geniş çaplı olmasının beklendiği yolundadır. Ancak, kuramsal çözümlemeleri destekleyen görgül çalışmalar kısıtlı sayıdadır ve hemen hemen tamamı makro seviyede çözümleme sunmakta, örneğin tarımsal desteğin siyasi desteğe nasıl dönüştüğüne ilişkin ölçümlerde bulunmaktadır. Mikro düzeyde, yani kişiler bazında çözümler ise oldukça az sayıdadır.
En kapsamlı örneklerini İnsel (1996) ve Sunar’da (1996) gördüğümüz gibi, Türkiye’nin ekonomi politiği üzerine 1970’ler sonrası çalışmaların genelde üzerinde ittifakla anlaştıkları nokta, büyük ölçüde Osmanlı’dan miras kalan pederşahi (“paternalistic”) yönetim anlayışının tek parti döneminin kapanmasına bağlı olarak 1950’lerden itibaren yerini patronaj bazlı anlayışa bıraktığı doğrultusundadır. Bu süreçte, sivil toplum oluşumunun henüz emekleme döneminde bulunması ile genelde demokrasinin, hak ve özgürlüklerin sınırlı tutulmasının ve bürokratik mekanizmaların kalkerleşmiş olmasının oynadığı roller çeşitli vurgularla dile getirilmiştir (ilintili çalışmalar için bakınız: Kolars, 1973; Tachau, 1973; Akarlı & Ben-Dor, 1975; Kudat, 1975; Sayarı, 1975, 1977; Sunar, 1983, 1990, 1995; Güneş-Ayata, 1994).
Türkiye ekonomi politiği kapsamında Mardin’in (1973) öne sürmüş olduğu “merkez-taşra” ayrımının anılan patronaj bazlı ilişkilerin incelenmesinde genelde sık kullanılan bir kavramsal çerçeve olması söz konusudur. Gerçekten de, Buğra’nın (1994) ayrıntılı bir şekilde gösterdiği gibi, Cumhuriyet Döneminin başından beri iktisadi hayata özel kesimle devlet arasındaki özgül (“particularistic”) ilişkiler yumağı damgasını vurmuştur—öyle ki, ilk işadamlarının devlet tarafından adeta yaratılması söz konusudur. Dolayısıyla 1950’lerden sonra değişmeye başlayan aslında devlet ve işdünyası arasındaki ilişkinin niteliği değil, tarafların amaçları olmuştur: Toplum olarak çağdaşlaşma kaygılarının azalmasıyla birlikte gerek siyasetçilerin, gerek bürokratların kişisel/grup çıkarları ön plana geçmiştir.
Makro düzeyde yapılan görgül çalışmaların yukarda sayılan kuramsal argümanları destekler nitelikte olduğu göze çarpmaktadır. Bu bağlamda, özellikle tarım ürünleri fiyatlarının belirlenmesiyle alınan politik destek arasındaki ilişkileri irdeleyen çalışmalara bakılabilir (örneğin: Ergüder, 1981; Gürkan & Kasnakoğlu, 1991; Çarkoğlu, 1995; Çarkoğlu & Avcı, 2001). Çarkoğlu’nun (1995, 1997, 1998, 2000) bulguları da, daha genel düzeyde, hükümetin para ve mali politikalarıyla seçim zamanlaması ve nihai olarak da ekonomik koşullar ile iş başındaki hükümetin seçim performansı arasında korelasyon saptamaktadır.
Kuşkusuz, makro düzlemde yolsuzluktan söz edilirken, uluslararası kuruluşların hazırladığı kimi “yolsuzluk endekslerine” de değinmek doğru olacaktır. Yolsuzluk endekslemesi konusunda hemen hemen herkesin çıkış noktası referansı aldığı isim “Transparency International (Uluslararası Saydamlık)” kurumudur. Adı geçen kurumun—iş çevreleri, risk analistleri ve genel kamuoyunun algılamalarını ölçen değişik çalışmalarının bulguları ışığında—Haziran 2001 tarihinde yayınladığı sıralamada, Türkiye “Yolsuzluk Algılaması Endeksinde” 91 ülke arasında 3.6 puanla 54. sırada yer almaktadır. Yolsuzluk skalası 0 ile 10 arasında olup, 0 en yaygın yolsuzluğa karşılık gelirken, 10 puan ise yolsuzluktan arınmışlığa tekabül etmektedir. Çalışmada yolsuzluktan en arınmış ülke olarak 9.9 puan ile Finlandiya başta yer alırken, yolsuzlukta başı çeken ülke olarak ise 0.4 puanla Bangladeş 91’inci sırada yer almaktadır. Avrupa Birliği üyesi ülkelerden sadece bir tanesinin endeksi 5’in altında yer almakta (Yunanistan 4.2) olup, geri kalanlarının çoğunluğu 7 ile 8 civarındadır (konu ile ilgili ayrıntılı bilgi için <www.transparency.org> sitesine bakınız).
Yolsuzluğun birey temelinde, yani mikro düzeyde, incelenmesi son zamanlarda yapılan kimi kamuoyu çalışmalarında yer alan birkaç soruyla sınırlı kalmıştır (IRI, 1995a, 1995b; Strateji|MORI, 1997, 2000; Konrad Adenauer Vakfı, tarihsiz; TÜSES Vakfı, 1999; Adaman & Çarkoğlu, 2000). Elinizdeki bu çalışmanın ilk ayağını oluşturduğu proje ile anılan eksikliğin kapatılmaya çalışılması hedeflenmiştir.
Çalışmanın Amacı
Öngörülen üç aşamalı proje, yukarda kısaca özetlenen saptamalar ışığında, birbirleriyle gitgide yozlaşan bir ortamda ilişki içerisinde olan üç ana hedef kitle üzerinde çalışmayı hedeflemektedir. Bu hedef kitlelerin başında, patron-müşteri ilişkilerinde en genel anlamda ahlak normlarını oluşturan (ve son kertede toplumsal olarak neyin kabul edilebilir neyin kabul edilemez olduğunu belirleyen) halk kitleleri gelmektedir. Yozlaşmış sistemi yöneten bürokrasi ile bu sistem içinde faaliyetlerini yürütmek durumunda olan iş çevreleri diğer iki hedef kitlemizi oluşturmaktadır. Bu çalışmada, yukarda belirtilmiş olduğu gibi, hanehalkının gözünden yolsuzluğun ne şekilde algılandığı, hanehalkının deneyimleri ışığında değişik kurumlarda yolsuzluğun ne denli yaygın olduğu ve hanehalkının bakış açısına göre yolsuzluğun önlenmesinde ne türlü reform hareketlerinin başarı şansının yüksek olduğu öğrenilmeye çalışılmıştır. Daha ayrıntılı ifade edilecek olursa, çalışmanın temel amaçları şu şekilde sıralanabilir:
– Hanehalkı gözünde yolsuzluğun Türkiye’nin diğer sorunlarına göre ne derece önem taşıdığının saptanması;
– Hanehalkının çeşitli kurumlara ne derece güven duyduğunun sorgulanması;
– Hanehalkı açısından çeşitli meslek mensuplarının ne denli dürüst olduklarının araştırılması;
– Hanehalkının çeşitli kurumların hizmetlerinden duyduğu memnuniyetin belirlenmesi;
– Hanehalkı gözüyle çeşitli kurumlarda yaşandığı düşünülen yolsuzluğun yaygınlık derecesinin sorgulanması;
– Hanehalkı açısından çeşitli kurumlarda yaşandığı düşünülen yolsuzluğun “meşru” ve “gayrimeşru” olarak sınıflandırılması;
– Hanehalkı açısından çeşitli kurumlarda yaşanmış olan kişisel deneyimler bazında yolsuzluğun yaygınlığının, niteliğinin ve çapının araştırılması;
– Hanehalkının yolsuzluk karşısındaki kişisel tavrının anlaşılmaya çalışılması;
– Hanehalkının yolsuzluğun önlenmesine dair çeşitli kurumlar bazında ne türlü reform önerilerine destek verdiğinin sorgulanması;
– Anılan tüm bu sorgulamaların kişinin sosyo-ekonomik ve demografik özelliklerine göre nasıl değişik yanıtlar ortaya koyacağının çözümlemesi;
– Güven-memnuniyet-rüşvet etkileşiminin irdelenmesi.
Çalışmanın Künyesi
Genel Bilgiler
Araştırma kapsamında, 19 Ekim-24 Kasım 2000 tarihleri arasında, kent nüfusunu temsil eden 18 yaş ve üstü 3021 kişiyle görüşme yapılmıştır. Araştırmanın yüz-yüze yürütülen görüşmeleri Frekans Araştırma Şirketi tarafından yapılmıştır. Anket hazırlanırken, yolsuzluk üzerine daha önce yapılmış anket çalışmalarının taraması yapılmış ve özellikle Dünya Bankası’nın son iki yılda çeşitli ülkelerde kullanmakta olduğu yolsuzluk anketi dikkatle değerlendirilmiştir (bilgi için web sayfalarına bakınız: <www.worldbank.org/wbi/governance>). Sonuç olarak kullanılan soru formu ile Dünya Bankası’nın kullanmakta oldukları arasında genel yaklaşım olarak bir uyumun tutturulmasına özen gösterilmiştir. Anket sorularının amaca en uygun biçimde oluşturulmasına yönelik olarak Ekim 2000 tarihinde beş odak grup (“focus group”) çalışması gerçekleştirilmiştir.
İstanbul’da iki, Bursa, Diyarbakır ve Ankara’da ise birer odak grup çalışması yapılmıştır. Bu çalışmaların herbirinde değişik sosyo-ekonomik gruplardan oluşan 8-10 kişi ile yolsuzluğun çeşitli görünümleri, kişisel algılama ve tutumlar, reform önerileri üzerinde tartışmalar gerçekleştirilmiştir.3 Bu toplantıların bulgularıyla netleştirilmiş olan anket formu 30 Ekim 2000 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen bir atölye (“workshop”) çalışmasında bir grup katılımcının görüş ve eleştirilerine sunulmuştur.4 Atölye çalışmasının ardından sonuçlandırılan anket soruları 59 kişilik bir grup üzerinde test edilmiş ve bu test ışığında kimi ifadelerde düzeltmeler yapılmıştır. Anketin uygulanması sırasında herhangi bir ciddi engelle karşılaşılmamıştır. Ancak, özellikle düşük sosyo-ekonomik statülü kişilerde anket başladıktan sonra anketi devam ettirmeme isteğinin benzer diğer çalışmalardakine oranla daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Ankete devam etmek istemeyenlerin genelde düşük sosyo-ekonomik statülü kişilerden oluşması, anketin değindiği toplumsal sorun üzerinde tartışmanın en azından bir kesim için riskli gözüktüğünü düşündürmektedir.
Çalışma, Türkiye’de kentsel nüfusu temsil edecek bir gruba ulaşmayı hedeflemekteydi. Araştırmanın evrenini belediye sınırları içerisinde yaşayan ve 18 yaşını doldurmuş yurttaşlar oluşturmaktadır. Cezaevi, hastane, öğrenci yurdu gibi toplu ikamet yerleri araştırma evreni dışında bırakılmıştır. Birincil örneklem birimi (“primary sampling unit”) olarak iller alınmıştır ve çalışma toplam 17 ilin kentsel yerleşim birimlerinde gerçekleştirilmiştir.5 Örneklem seçimi başlıca şu aşamalardan oluşmuştur:
1. Türkiye illeri, sosyo-ekonomik özellikleri ve siyasi tercihleri bazında birbirine benzer illerin oluşturduğu bölgelere ayrılarak beş değişik il kümesi ortaya konmuştur. Bu amaçla, öncelikle illerin sosyo-ekonomik özellikleri ve siyasi tercihleri faktör çözümlemesine (“factor analysis”) tabi tutulmuş ve üç ayrı faktör elde edilmiştir.6 Daha sonra illerin her bir faktör bazında özelliklerini yansıtan faktör değerlerine kümelendirme çözümlemesi (“cluster analysis”) uygulanmıştır. Bu kümelendirme çalışması sonucunda sosyo-ekonomik özellikleri ve siyasal tercihleri bakımından kümelerarası anlamlı farklılıklar gösteren ve küme içinde yer alan illerin bu özellikler temelinde birbirine benzer oldukları beş il kümesi elde edilmiştir. Tablo 1 ve Şekil 1’den de görüleceği gibi, 1. ve 3. kümeler gelişmişlik düzeyi, kentsel nüfus büyüklüğü ve toplam il sayısı açısından en büyük kümeler olarak ortaya çıkmıştır. Görüldüğü gibi, 3. küme metropol sayılan kentlere, 4. küme Doğu ve Güneydoğu illerine karşılık gelirken, 1. kümedeki kentlerin önemli bir kısmı sahil kesiminde ve 5. kümedekiler İç Anadolu bölgesinde bulunmaktadır.
2. Bu aşamanın ardından her kümeden birer il kendini temsil eden iller olarak seçilmiştir. Geri kalan iller kendi kümeleri içinde en düşük nüfustan en yükseğine doğru sıralanmış ve her kümede illerin yaklaşık yarısı “küçük”, diğer yarısı da “büyük” iller olarak ikiye ayrılmıştır. Her kümenin “büyük” ve “küçük” nüfuslu illeri arasından “nüfus büyüklüğüne oranlı olasılık ilkesi” temelinde (yani her ilin bulunduğu küme içinde seçilme olasılığı bu küme içerisinde sahip olduğu nüfus oranına eşitlenerek) birer il seçilmiştir. Böylelikle, Balıkesir, Afyon, Şanlıurfa, Tokat, Bursa, Ankara ve İstanbul kendi kendini temsil eden iller olarak; Zonguldak, Manisa, Nevşehir, Trabzon, Antalya, İzmir, Kars, Diyarbakır, Osmaniye ve Konya da bulundukları kümelerin temsilcileri olarak seçilmişlerdir.
3. İlçe seçiminde temel prensip olarak her ilden merkez ilçe ve merkez dışında “kentsel nüfus büyüklüğüne oranlı olasılık ilkesi” temelinde iki ilçe seçilmiştir. Seçilen üç ilçe içindeki paylarına göre her ilçeye düşen toplam görüşme sayısı pay edilmiştir. Ancak, böyle yapıldığında az sayıda görüşme yapılan bazı illerde ilçelerin kimilerine düşen görüşme sayısı çok az olduğundan (18 görüşmenin altında), bu ilçelerde görüşme yapılmamış; böylelikle o illerde üç yerine iki ilçeye gidilmiştir. İstanbul’da tüm ilçeler merkeze dahil olarak alınmıştır. Ankara ve İzmir’de kentsel nüfusun çok büyük bir kısmı merkezdeki ilçeler tarafından kapsandığından, çekilen diğer ilçelere düşen görüşme sayıları yine çok düşük kalmıştır. Böylelikle, yalnızca merkezdeki ilçeler dışında sadece İzmir’de Menemen ilçesine gidilmiştir. Sonuçta, 17 ilden toplam 41 ilçeye gidilmiştir. Seçilen ilçeler Tablo 2’de gösterilmiştir.
4. Belediye sınırları içinde bulunan yerleşim bölgeleri olarak alınan kentlerde mahalleler seçmen nüfusuna ağırlıklı olarak rastsal olarak seçilmiştir. Her mahallede altışar görüşme hesabıyla bir ilçeye düşen toplam görüşme sayısından, her ilçede kaç mahalleye gereksinim olduğu saptanmıştır. Örneklem dağılımı her mahalleden üç sokak alınarak ve her sokakta da iki görüşme yapılacak şekilde planlanmıştır (yani her mahallede altı görüşme). Sokak isimlerinin seçiminde Maliye Bakanlığı’nın “Emlak Rayiç Değerleri” listesi temel alınmıştır. Seçilen mahallelerdeki bütün sokaklar “üst”, “orta” ve “alt” rayiç değer grupları olarak üçe ayrılıp, her grup içinden rastsal olarak bir asil ve bir yedek sokak ismi seçilmiştir. Her sokakta yapılacak ikişer görüşme için hane kapı numaraları sokak isimlerinin baş harfine göre oluşturulmuş rastsal sayılar tablosundan seçilmiştir.7
Yukardaki örnek planına göre toplam 2998 yüz-yüze görüşme öngörülmüş, uygulamada 3021 kişi ile görüşülmüştür (bakınız: Tablo 3a, Tablo 3b ve Şekil 2). Bu büyüklükte basit tesadüfi örnekleme metoduyla seçilmiş bir örneklemde, %95 güvenilirlik düzeyinde azami beklenen hata payı %±1.8’dir.
Örneklemin Başlıca Demografik Özellikleri
Tablo 4’te örneklemimizin belli başlı demografik özellikleri verilmektedir. Örneklemimizde konuşulan kişilerin az farkla da olsa çoğunluğu erkeklerden oluşurken (%52.6), görüşülenlerin yaklaşık üçte ikisi de evlidir (%68.4). Görüşülen kişilerin hanelerinde yaşayan kişi sayısı ortalama 4.2’dir. 18-39 yaş arası görüşülen kişiler toplam örneklemin %65.8’ini oluştururken, 55 yaş ve üstü %9.4’tür. Örneklemimizde üniversite bitirmiş kitle %15.5’i oluştururken, %5.4’lük bir kitle de ilkokulu bitirmediklerini belirtmişlerdir. İlkokul bitirmemişlerin içinde toplamın %2.9’unu oluşturan bir kitle de okuma yazması olmayanlardır.8
Tablo 5’te ise eğitim durumu ve yaş gruplarının cinsiyet temelinde ayrımları verilmiştir. Örneklemimizde okul bitirmemiş kadınlar, okul bitirmemiş erkeklerin yaklaşık üç katıdır (okul bitirmemişler, kadınların %8.3’ü iken erkeklerin %2.8’idirler; toplam okul bitirmemişlerin %72.8’i ise kadındır). Benzer şekilde, üniversite ve üstü eğitim almışlar erkeklerin %20.1’i iken, kadınların ancak %10.4’üdür. Açıktır ki, örneklemimizde kadınlar erkeklerden daha düşük eğitimlidirler ve dolayısıyla düşük eğitimli kadınların kendilerine has tutum, davranış ve değerleri erkeklerinkine göre örneklemimize daha fazla yansımıştır.
Yine aynı tablodan görülmektedir ki, genç (18-39 yaş arası) erkeklerle görüşmek aynı yaş grubundaki kadınlarla görüşmekten biraz daha zor olmuştur. Örneklemimizdeki kadınların %71.5’i 18-39 yaş arasındayken, erkeklerin ise ancak %60.8’i bu gruptadır. Oysa, 55 yaş ve üzeri yaşlardaki erkekler toplam erkeklerin %11.4’ünü oluştururken, kadınların ancak %7.2’si bu gruptadır. Yani, kısaca, yaşlı kadınlarla görüşmek yaşlı erkeklerle görüşmekten daha zor olmuştur ve bu gruplardaki kadınların kendine has tutum, davranış ve değerleri örneklemimize erkeklerinkinden daha az yansımıştır; öte yandan, genç gruptaki erkeklerin özellikleri örneklemimize kadınlarınkinden daha az yansımıştır.
Çalışmanın Yapısı
Çalışmanın sunumunda okuyucuya önce bağımlı değişkenler, daha sonra da bağımsız değişkenler aktarılacaktır. Çalışmamızda bağımlı değişkenler olarak:
1. Görüşülen deneklerin gözü ile Türkiye’nin çözülmesi gereken en önemli sorunları;
2. Deneklerin çeşitli kurumlara duydukları güven derecesi;
3. Deneklerin gözü ile çeşitli meslek mensuplarının ne denli dürüst oldukları;
4. Çeşitli kurumların sunduğu hizmetlerden deneklerin duyduğu memnuniyet;
5. Görüşülen deneklerin gözü ile kamu kurumlarının sahip olması gereken özellikleri;
6. Görüşülen denekler açısından kamu kurumlarının en zayıf yönleri;
7. Görüşülen deneklerin gözü ile yerel hükümetlerin ve merkezi hükümetin halka ve ihalelerde şirketlere ne denli eşit davranmakta oldukları;
8. Görüşülen deneklerin gözü ile iş başvurularının yerel hükümetlerde, merkezi hükümette ve özel sektörde ne ölçüde nesnel değerlendirildiği;
9. Görüşülen deneklerin gözü ile çeşitli kurumlarda rüşvet ve yolsuzluğun yaygınlık seviyesi;
10. Görüşülen deneklerin gözü ile kurumlar temelinde rüşvetin “meşru” ve “gayrimeşru” olarak sınıflandırılması;
11. Deneklerin ve ailelerinin son iki yıl içerisinde çeşitli kurumlarla ilişki içerisinde olup olmadıkları;
12. Deneklerin ve ailelerinin gittikleri çeşitli kurumlarda kuraldışı ödeme yapıp yapmadıkları ve eğer yaptılarsa bunun açıkça istenip istenmediği ve bu ödemenin ekonomik değeri;
13. Görüşülen deneklerin gözü ile Türkiye’de yolsuzluğun ve yolsuzlukla mücadelenin seyri;
14. Görüşülen deneklerin gözü ile yolsuzluk-medya ilişkisi;
15. Son seçimlerde partilerin menfaat karşılığında deneklerden (ve yakın çevrelerinden) oy isteyip istemedikleri;
16. Üç hipotetik senaryo karşısında deneklerin rüşvet vermeyi tercih edip etmedikleri;
17. Görüşülen deneklerin gözü ile rüşvet ve yolsuzlukla mücadelede en güvenilir siyasetçi(ler);
18. Görüşülen deneklerin gözü ile yolsuzlukla mücadelenin çeşitli kurumlar temelinde nasıl yapılması gerektiği;
19. Görüşülen deneklerin ailelerinin ve Türkiye’nin geçmişine ve geleceğine yönelik ekonomik durum değerlendirmeleri üzerine çeşitli sorular bulunmaktadır.
Bağımsız değişkenler olarak ise, görüşülen kişinin:
1. Demografik özellikleri (cinsiyet, yaş ve eğitim durumu);
2. Parti tercihi;
3. Yaşadığı kentin içinde yer aldığı il kümesi;
4. Mesleği;
5. Toplumsal reform karşısındaki tutumu;
6. Gelir ve mal sahipliği;
7. Kürtçe konuşup konuşamadığı;
8. Gazete okuma sıklığı;
öğrenilmiştir.
Bağımlı ve bağımsız değişkenlerin sunumu ile birlikte çalışmanın elde etmiş olduğu temel sonuçlar da aktarılacaktır. Ardından, ekonometrik çalışmaların bulguları verilecek, çalışma elde edilen bulgular ışığında yapılacak bir tartışmayla sonlanacaktır.

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Çalışmanın Kapsamı Tezahürleri
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|