Kas
24
2007
|
Başkanlık Sistemi -Türkiye |
|
|
|
Aslı KAN- Sevgi KOLAÇ
|
|
Cumartesi, 24 Kasım 2007 |
Okunma: 8295 kez
GİRİŞ
Türkiye uzun yıllardan beri istikrarsız ve zayıf hükûmetler tarafından yönetilmektedir. Ülkemizde uygulanan parlâmenter sistemin istikrarlı ve etkin hükûmetler yaratamadığı artık ortadadır. Buna bağlı olarak yeni sistem önerileri gündeme gelmiştir, alternatif çözüm önerileri sunulmaktadır.
Biz bu makalede, öncelikle başkanlık sistemini teorik olarak açıklayıp, başkanlık sisteminin güçlü ve zayıf yanlarını ortaya koyacağız.
Daha sonra parlamenter sitemi aynı şekilde teorik olarak açıklayıp, güçlü ve zayıf yanlarını ortaya koyacağız. Türk parlâmenter sisteminin sorunlarına değinip, Türkiye’de hükümetlere istikrar ve etkinlik kazandırılması için ortaya atılan görüşleri inceleyeceğiz.
BAŞKANLIK SİSTEMİNİN DOĞUŞU VE TEMEL ÖZELLİKLERİ
Temsili rejimin hükümet şekillerinden başkanlık hükümeti, yazılı Anayasaların en eskisi olan 1787 tarihli Amerika Birleşik Devletleri Anayasasının kabul ettiği bir hükümet şeklidir.Parlemanterizm gibi tarihi bir gelişmenin mahsulü olmayıp, 1787 Mayısında da toplanan Kurucu Meclisin uzun müzakereleri sonunda meydana gelen bir sistemdir. Parlamenter sistem İngiltere'de önce uygulamada görülüp sonra Locke ve Montesquie gibi müellifler tarafından doktrin yapılıp kitaplara yazılırken, Başkanlık Hükümeti sistemi önce düşünülmüş, bu iş için kurul toplanmış ve prensipleri tesbit edilmiş yani önce doktrini yapılmış sonra tatbikata geçilmiştir.
BAŞKANLIK SİSTEMİNİN TANIMI VE TEMEL UNSURLARI
Temsili rejimin hükümet şekillerinden biri olan başkanlık hükümeti kuvvetler ayrılığı prensibini sert bir biçimde tatbik eden, kuvvetleri birbirine kontrol ettirmekle beraber icra organının üstünlüğünü sağlayan temsili bir hükümet biçimidir .
Bu ihtiyaç Başkanlık Rejimi ile gerçekleştirilebilmiştir. Bu tanımlamadan hareket ederek, Başkanlık Hükümetinin temel niteliklerini ve gerçekleştirme vasıtalarını belirlemeye çalışalım .
a- Yasama ve Yürütme Organları Arasında Sert Bir Kuvvetler Ayrılığı:
Yürütme ve Yasama organlarına birbirlerinin taşkınlık eğilimlerini önleyecek yetkiler verilmiştir. Kuvvetler parlementer sistemin aksine yumuşak olarak değil, sert bir şekilde ayrılmıştır. Birbirinin yetki sahası sert çizgilerle belirtilmiş yasama organı, yürütme organını düşüremediği gibi yürütme organının da yasama organını fesih yetkisi yoktur. Buna karşılık kuvvetler arasında kurulan kontrol sayesinde organların mevcudiyetleri tehlikeye girmemektedir.
Fakat, başkanlık sisteminde her ne kadar kuvvetler sert olarak ayrılmış ise de, bu ifrada kaçan, yani çok aşırı nitelikte sert değildir. Parlamenter sistemin yumuşaklığına oranla bir sertlik olduğunu kabul etmek lazım.
b- Yürütme Organının Etkinliği:
İcra organını tek başına Başkan temsil eder. Başkan alelâde bir Cumhurbaşkanı değildir. Eski hükümdarın haşmetini hatırlatacak ve modern diktatörlükleri imrendirecek kadar yüksek otorite ve manevi nüfuz sahibidir. Başkan bu nüfuzunu psikolojik ve hukuki olmak üzere iki kaynaktan alır.
Psikolojik kaynak; seçim sistemidir. Başkanlık rejiminde başkan halk tarafından seçilmektedir. Bu bakımdan parlamentoya karşı bir nevi minnet borcu altında ezilen, boynu bükük bir devlet reisi değildir. Zira kendisini bu makama parlamento seçmemiştir.
Başkan, parlamentonun alelâde bir politika adamı değil kuvvetli bir partinin en ileride gelen lideri, şahsi bir görüş ve politikaya sahip, halkın güvenini kazanmış bir şahsiyettir.
Hukuki kaynağı; Başkanın yüksek otoritesinin hukuki kaynağı, Amerikan Anayasası ve kanunun ruh ve manası dairesinde yerleşen devlet teamülüdür. Başkan, sadece, merasimlerde resmi geçitlerde selamlanan ve ziyaret sofralarında nutuk atan devlet reislerinden değildir. Amerikan Anayasası lüksten ibaret bir devlet reisi istememiştir. İngiltere’de öğrendikleri “Kral hükümet etmez, saltanat sürer” kuralını tersine çevirerek “Kral hükümet eder, saltanat sürmez” şekline getirdiler.
Başkan Anayasaya göre yalnız federal devlet reisi ve birlik remzi değildir. Aynı zamanda bir başbakandır. Gerçi başkanın yanında bazı bakanlar vardır. Fakat onlar Başkanın sekreteri durumundadırlar. Bunların kendi başlarına hiçbir teşebbüs ve karar yetkileri yoktur. Her biri başkanın emrinde ve onun şahsına bağlıdır. Başkan, sekreterleri hiç bir kayda bağlı olmadan dilediği zaman azleder. Bakanların tayininde Anayasaya göre Senatonun muvafakatini almak lazım ise de, uygulamada Senato, Başkanı serbest bırakmakta, şahsi politikasına yarayacak elemanları seçmesine bir engel çıkarmamaktadır.
Bakanların kongreye karşı siyasi sorumlulukları yoktur. Yani bunları kongre düşüremez. Bakanlar yalnız Başkana karşı sorumludurlar. Bakanlar, başkanın sadece memurlarıdır. Bunlar Başkanın istişare (danışma) organı ve icra vasıtası durumundadırlar. Asla bir kabine teşkil etmezler. Hükümetin politikasının istikametini çizmek münhasıran başkana aittir.
Başkan bir konuyu görüşmek isterse, bakanları çağırır onların görüşlerini sorar fakat onlara uymayabilir. Hepsi aksi kanaatte olsa bile tek başına kendi istediğini yapar. Vekillerin (bakanların) fikirlerini kabul etmek zorunda değildir. Kendi reyini tatbik eder. Birleşik Devletlerin bütün adli, idari, siyasi ve askeri yüksek amirlerini tayin etmek ve bunlardan yalnız mahkeme üyeleri mestesna diğerlerinin azli de başkana aittir. Gerçi bu konuda Senatonun muvafakati lazımsa da, uygulamada Senato, Başkanın tayin ve azil kararlarına müdahale etmemektedir.
Federal Devletin askeri kuvvetleri Başkanın emrindedir. Başkan Amerikan ordusunun başkumandanıdır. Askeri ve siyasi hiç bir karar Başkan istemezse alınamaz. Generalleri ve ordu komutanlarını başkan dilediği gibi tayin ve azleder. Bütün askeri erkan ona karşı sorumludur.
Gerçi Başkan, kendi başına savaş ilan edemez; bunun için kongrenin muvafakati şarttır. Fakat bir defa harp ilan edince, Başkan fevkalede yetkiler elde etmekte, başkumandan sıfatıyla harbin sevk ve idaresi ona ait olmaktadır.
Sulh ve harpte ülkenin dış siyasetini ve diplomatik münasebetlerini idare etmek; sulh anlaşması yapmak başkana aittir.
Amerikan Başkanı, diğer memleketlerdeki devlet başkanlarının sahip olduğu, mesela suçluları af etmek, cezaları hafifletmek gibi yetkileri de vardır.
İşte, Devlet Başkanının bu yetkileri nedeniyle, yani yürütme organının yasama organı karşısındaki bu üstün yetkilerinden dolayı bu rejime “Başkanlık Hükümeti Rejimi” denilmektedir.
Başkanın bu yetkileri karşısında yasama organının (kongre)nin bağımsızlığı da teminat altına alınmıştır. Zira kuvvetli bir durumda olan icra organı karşısında, yasama organına bazı yetkiler verilmezse, o zaman yasama kolaylıkla icranın otoritesi ve tesiri altına girmiş olur. Bu bakımdan, Başkanın kanun teklif etme yetkisi olmadığı gibi, devlet bütçesini hazırlamak yetkisi de yoktur. Hükümet ve idare faaliyetlerine istikamet vermek bakımından Kongre’nin haiz olduğu en mühim kuvvet bütçeye olan bir hakimiyettir. Gerçi Hazine Bakanı, devleti ihtiyaçları hakkında kongreye rapor verir; fakat bu bütçe teklifi manasına gelmez.
Başkanın bunca yetkilerini sınırlayan faktörlere gelince; Başkan kamuoyunun baskısı altındadır. Başkan kendisini tutan ve başarısını alkışlayan bir efkar kütlesinin kuvvetine dayandığı gibi, tutmayan ve her hareketini acı acı tenkit eden diğer bir kütlenin de amansız hücumları karşısındadır. Gerçekten, Başkanın içinde oturduğu beyaz saray adeta camdan bir köşktür ve o bu köşkün içinde her taraftan kendisine atılan irili ufaklı taşların tehdidi altındadır. Şimdiye kadar üç başkan vazifesi sırasında öldürülmüştür. Amerika’da Başkanları hırsızlık, dinsizlik, sahtekarlıkla itham etmek haklarında savurulan küfürlerin oldukça hafiflerindendir. Başkan bütün bu muameleleri zoraki bir gülümsemeyle karşılamak durumundadır.
Başkan Anayasanın sınırları içinde kalmaya mahkumdur. Başkanın yetkileri geniş olmakla beraber, Anayasa onu sınırlamış ve; vazifelerini açıkça göstermiştir.
Amerikan Anayasası Başkana, icra ve idare sahasında, geniş yetkiler tanımıştır ve onu bu sahada tabiri caizse adeta demokratik bir hükümdar mevkiine çıkarmıştır. Fakat ona kanun yapma yetkisi vermemiştir. Ve bu suretle onu aslan postuna bürünmüş bir kuzu haline koymuştur.
İşte Amerikan Anayasası gerek Başkana gerekse Kongreye bazı yetkiler vererek, böyle bir ihtilafı önlemeden ziyade çıkmasına engel olmak istemiştir.
Başkanın kongreye karşı yetkileri:
Başkan kongreye rapor verir ve mesaj gönderir
¬Başkanın veto hakkı vardır.
¬Olağanüstü halerde meclisleri toplantıya çağırır.
Kongrenin başkana karşı yetkileri:
Kanun çıkarmak yetkisi münhasıran kongre’ye aittir.
¬Kongre başkanı suçlandırıp mahkum edebilir.
¬Kongre icra ve idare işleri hakkında tahkikat açar.
¬Kongre bütçeye hakimdir.
¬Senato Amerikanın dış siyasetinde son karar merciidir.
¬Başkanca yapılan tayinlerin tasdiki kongreye aittir.
Bu sistemde asıl kuvvet ne başkanındır, ne de kongrenin; fakat kanun demek olan Anayasanındır. Başkan kongre ile mutabık kalmaya ve iyi geçinmeye fiilen (hukuken demiyoruz) mecburdur. Aksi takdirde başkanın yüksek kudreti yağmur altındaki tuz gibi erir.
Ne başkan ne de bakanlar kanun yapma işinin hiç bir safhasına hiç bir şekilde karışmaz. Ne kanun teklif edebilirler ne de kongre’de kanun müzakerelerine iştirak edip leyh ve aleyhte konuşabilirler. Gerçi başkan bu hususta el altından yahut mesajlar göndermek suretiyle kongreye tavsiye ve temennilerde bulunabilir, fakat kongreye kaleme alınmış bir kanun projesi gönderemez. Başkan kongreyi bir kanun yapmaya ve yapmamaya zorlayamaz. Fakat Başkan arzu ettiği bir kanunun çıkması ve arzu etmediğinin çıkmaması için kongreye tesir etme yoluna gidebilir. Nitekim çok kere başkanlar bu yola gitmişlerdir. Fakat kongre bu tesirlerin altında kalmamaktadır.
Çıkarmak istediği kanunu, başkanın istememesine rağmen çıkarır. Başkan da bu kanunu ister istemez tatbike mecbur olur. Sonunda kötü duruma düşmemek için başkan çoğu kez bu yola gitmekten sakınır ve daha başta kongre ile dostça hareket etmeyi hem kendisi, hem de memleketi için hayırlı bulur.
Bakanlar da kanun işlerine katılamazlar. Kongre’de resmen yerleri bile yoktur. Onlar kongrede gazeteciler, dinleyiciler gibi bulunurlar. Bununla beraber, dostça geçinmek şartı ile başkan kongreye müessir olabilir. Devlet işlerindeki tecrübesi ve halkın desteği sayesinde yasama faaliyetine istikamet verebilir. Özellikle başkanın mensup olduğu parti kongrede ekseriyete hakim ise başkan kongreye çok daha etkili olabilir. Başkanın partisi Kongre’de çoğunlukta değilse durumu güçleşir. Bilindiği gibi Amerika’da kongre iki meclisten oluşmaktadır. Bunlardan Temsilciler Meclisinin süresi 2 yıldır. Başkanın süresi 4 yıldır. Bu bakımdan Başkan görevi sona erene kadar iki meclisle karşılaşmaktadır. İşte yapılan seçimde ekseriyet başka bir partiye geçmiş olabilir. Bu durumda Başkanın işi zordur.
c- Kuvvetlerin Birbirini Kontrol Etmesi:
Başkanlık hükümeti sisteminin dayanağı prensipleri: a- Sert bir kuvvet ayrılığı, Bunu- İcra organının yasama organına üstünlüğü biçiminde belirledik. Bunlara ilave olarak bir diğer özellikte kuvvetlerin birbirini kontrol etmesidir. Meclisin hükümeti düşürme yetkisi olmadığı gibi, hükümetin de meclisin fesih yetkisi yoktur.
BAŞKANLIK HÜKÜMETİNDE YETKİLİ ORGANLAR
a- Başkan
aa- Seçim
Başkan iki dereceli seçimle göreve gelir. Her Federe devlet kongredeki temsilcileri kadar ikinci seçmeni seçebilmektedirler. Yani her federe devlet meclisindeki üye sayısı + Senatodaki temsilciler sabit iki senatör sayısı ile seçime katılmaktadır. İkinci seçmenlerin sayısı toplam 538 üyeden ibarettir. Başkan bu ikinci seçmenlerin salt çoğunluğu ile seçilmektedir. Adaylardan herhangi biri bu çoğunluğu sağlayamadığı takdirde Federal Kongrenin Temsilciler Meclisi üç aday arasından en fazla oy alanı Başkan seçer; Senato da en fazla oy alan iki aday arasından birini başkan yardımcısı olarak seçer. Şimdiye kadar yapılan Başkan seçimlerinden sadece ikisinde 1801 yılında Thomas Jefferson ve 1825 yılında J. Quincy Adams için salt çoğunluk sağlanamadığından Temsilciler Meclisi kendilerini Başkan seçmiştir. Temsilciler Meclisinde Başkan seçimi yapıldığı zaman oylama federe devletlere göre yapılıp 50 federe devletten 26’sının oyunu alan aday başkan seçilmiş olur.
İkinci seçmenler başlangıçta her federe devletin kongresi tarafından seçilirken, daha sonra halk tarafından genel oyla seçilmeleri yöntemine geçilmiştir.
(Parti) Başkan adayı olabilmek için yasal olarak adayın asgari 35 yaşında ve 14 yıldan beri Amerikan Vatandaşı olması zorunluluğu vardır.
Seçilen ikinci seçmenler partilerinin “başkan ve yardımcısı” ikilisine oy vermek zorundadırlar. Bu nedenle ikinci seçmenler belli olunca kimin başkan olacağı kesinleştiğinden, bu ikinci aşama Amerikan halkının önem vermediği bir formalite görüntüsü kazanmıştır. İkinci seçmenler kendi parti adaylarına oy vermek zorunda olduğundan, halk tarafından doğrudan seçilmiş sayılırlar. İkinci seçmenlerin kendi parti adaylarına zorunlu oy vermesi (emredici vekalet) esası, Amerikan Federal Mahkemesi’nin 1952 tarihli kararı ile hukuken geçerli sayılmıştır.
Başkan ve yardımcısının görev süresi 4 yıl olup, başkanın ikinci kez seçilmesi mümkündür. Anayasa 1947’de değiştirilmeden önce bir başkanın üst üste ikinci kez seçileceği konusunda hüküm yoktu. Anayasal teamüle uygun olarak başkanlar iki kezden fazla seçilmeyi kabul etmiyorlardı. Bu anayasal teamül Franklin D. Roosevelt 1940’da üçüncü kez, 1944’de 4. kez Başkan seçilince bozuldu. Bunun üzerine Truman zamanında 1947 yılında yapılan 22. Anayasa değişikliği ile (düzeltmesi) bir başkanın biribirini izleyen iki dönemden fazla seçilmesi önlenmiştir. Fakat bir dönem ara verildikten sonra yeniden aday olabilmek mümkündür. Bu değişikliğin 1951’den itibaren geçerli olacağı da hükme bağlanmıştır.
b-Başkan yardımcısı
Başkan ile aynı zamanda aynı koşullar altında seçilen başkan yardımcısının çok silik bir rolü vardır. Ancak seçimlerde güçler dengesini ayarlamada ve çekmede işe yaraması için Başkan yardımcısının seçiminde şöyle bir yol izlenir: Başkan eğilim olarak sağda ise yardımcısı soldadır. Başkan adayı Kuzey Bölgesinden ise, yardımcısı Güney Bölgesindendir. Bu davranıştan amaç seçmenlerin çoğunluğunu sağlayabilmektir. Başkan yardımcısının önemli bir rolü, başkanın ölmesi, istifa etmesi veya görevlerini yerine getiremeyecek bir duruma düşmesi halinde başkanlık görevini yüklenmektedir. Roosevelt’in yardımcısı Truman, Kennedy’nin yardımcısı Johnson, ölüm dolayısıyla; Nixon’un yardımcısı Ford istifa nedeniyle başkan olmuşlardır. Ayrıca başkan yardımcısı Anayasa hükümleri gereğince senatonun başkanıdır. Ancak bu görevi sürekli yerine getirmediğinden senato kendisine bir başkan yardımcısı seçmektedir.
Başkan yardımcısının özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra ABD’nin dünya devleti görüntüsünü kazanmaya başlamasıyla, yabancı ülkelerle ilişkileri sıklaştırma konusunda başkan tarafından verilmiş bazı temsil görevleri de vardır. Başkanlığın her nasılsa boşalması durumunda onun yerine başkan yardımcısı başkan olmakta ve ilk seçimlerde partileri tarafından tekrar başkan adayı olmaları hemen hemen mutlak olmaktadır. Örneğin Truman ve Johnson. Bu durum, son yirmi yıl içinde başkan yardımcılığına, daha önceye oranla büyük önem kazandırmıştır.
Başkanlık Kurumu’nın Yapısı ve İşleyişi
Yürütme organını kişiliği ile somutlaştıran başkan kendisine verilmiş olan yetkileri gerektiği gibi yürütebilmek için güçlü bir organizasyona sahiptir. Başkan geniş çapta yürütme bürolarına maliktir. Beyaz Saray Ofisi, Bütçe Ofisi, İktisat Danışmanları Konseyi, Bilim ve Teknoloji Ofisi, Özel Temsil Edilme Ofisi (ticari görüşmelerde Başkanın temsil edilmesini sağlar), Milli Güvenlik Konseyi, İktisati Sorunlar Ofisi, Planlama Ofisi.
Başkana önerilerde yardımcı olma fonksiyonunu yerine getiren 12 bakanlık mevcuttur. Kabine, siyaset yapıcı bir organ olmayıp önerilerde başkanın dileklerine uygun hareket etmek zorundadır. Ancak, kabinenin oynadığı rol ve ağırlığı başkanların kişiliklerine göre değişmektedir. Başkanların kabineye karşı davranışları da değişik olmaktadır. Bazı başkanlar bakanlarla toplu olarak toplantılar yapmayı uygun gördüğü halde (ör. Eisenhower), bazıları bakanlarla tek tek görüşmeyi tercih etmiştir (ör. Kennedy). Birinci şekilde kabine kurum olarak daha etkin ve önemli bir rol oynayabilmektedir.
Bakanlar ve her bakanlığın üst kademelerine atamalar bizzat başkan tarafından yapılmaktadır.
Başkanın yetkileri
Başkan, yürütme gücünü tamamıyla elinde bulundurmakla bir monarka benzetilebileceği gibi, yetkilerinin tamamıyla yürütme ile sınırlandırılmış olmasıyla, uygulayıcı pasif başkanlara da benzetilebilir.
Her şeyden önce başkan yürütme organının bütününü somutlaştırmak suretiyle temsil etmektedir. Yürütme gücü bizzat başkanın kendisine verilmiştir. Bu gücüyle yasaların iyi bir şekilde uygulanmasını ve Senatonun da onayını alarak memurların atanmasını sağlamaktadır. Sembolik bir işlev olarak milli birliği temsil etmektedir. Böylece, Başkan, hükümet şefi, parti lideri ve devleti temsil gibi üç fonksiyonu tekelinde bulundurmaktadır.
Başkanın Kongre önünde siyasi sorumluluğu yoktur. Sadece cezai sorumluluğu vardır. “İmpeachment” gereğince Temsilciler Meclisi tarafından 1/3 çoğunlukla suçlanması ve Federal Yüksek Mahkeme başkanının Başkanlığında Senato tarafından muhakeme edilmesi gerekmektedir. Bu mekanizma şimdiye kadar bir kere 1868 yılında başkan A.Jakson’a karşı işletilmiş ve suçlama yersiz görülmüştür. Bu işlem içinSenatonun 2/3 çoğunluğu gerekir. Bu ilk uygulamadan sonra ABD Kongresi bir daha bu yola başvurmamıştır.
Cezai sorumluluk mekanizması ABD’de sürekli bir uygulamaya yol açabilseydi, bir zamanlar İngiliz siyasi hayatında olduğu gibi siyasi sorumluluk kurumu da oluşabilirdi. Zira, parlamenter rejimde bakanların siyasi sorumluluğunun kaynağı, cezai sorumluluk olup, bunun yaptırımından kurtulabilmek için, bakanlar çekilmeyi tercih etmişler, böylece cezai sorumluluk zamanla siyasi sorumluluğa dönüşmüştür.
Cezai sorumluluğun işletilebilmesi için Başkanın vatana ihanet, zimmete para geçirmek, ya da ağır suçlar nedeni ile itham edilmiş olması gerekir.
Başkanlık hükümetinde devlet başkanı tıpkı parlamenter sistemde olduğu gibi sorumsuzdur. Yani seçilmiş olduğu müddet içinde düşürülemez, azledilemez. Bundan vatana ihanet hali hariçtir. Bu durumda temsilciler meclisinin 1/3 çoğunluğunun ithamı üzerine (savcı fonksiyonu) Senato 2/3 ile karar verir (hakim fonksiyonu).
Parlamenter sistemde devlet başkanın sorumsuzluğu, yetkisizliğin bir sonucu idi. Yetki olmayınca sorumlu tutmak insafsızlık olur. Halbuki bildiğimiz gibi başkanlık hükümeti sisteminde başkanın çok büyük yetkileri olduğu halde sorumsuzdur. Tek engel tekrar seçilmemek korkusu ile dikkatli olmasıydı. Fakat Anayasada 27 Şubat 1951’de yapılan 22. değişiklik ile ancak iki devre başkanlık yapılabilme hakkı tanındığı için bu engel de hafiflemiş gözükmektedir.
Parlamenter sistemde devlet başkanı sorumsuz olduğu halde bunun sorumluluğu bir yerde yetkileri kullanan başbakanla ba- kanlara yüklenmiştir. Oysa başkanlık sisteminde başkan bilindiği gibi aynı zamanda başbakandır. Bakanlar da onun sekreteri durumundadır; onları istediği zaman azledebilir. Yani tüm bu yetkileri kendisi kullandığı halde sorumsuzdur.
Başkanın atamaları Senatonun tasdikini gerektirir. Senatonun bu yetkisi başkanın lideri olduğu parti Senato’da çoğunluğu temsil etmediği durumlarda bile, genellikle başkanın atamalarını kabul etme yönünde kullanılmaktadır. Bu durumun çeşitli nedenleri vardır. Bir defa başkan genel oyla seçilmiş olmasına karşılık, senatörleri federe devletler seçmektedir. Partilerin disiplinsiz olmaları da etkilidir.
Başkanın elinde bulunan çeşitli baskı aletleri-federal devlete arzu edilmeyen bir kimseyi seçmesi gibi- senatörler üzerinde belli ölçüde etkili olabilmektedir. Kaldı ki atamalar senatonun tasdikini gerektirdiği halde, azil için böyle bir şart yoktur. Nihayet, ABD’de Başkanlar, muhalefet partisinden bir iki kişiyi genellikle kabinesine üye olarak almaktadırlar.
Başkan, askeri güçlerin başkumandanıdır. Çok önemli olan bu işlevi reel olarak kullanmakta ve en önemli stratejik kararlar kendisi tarafından alınmaktadır. En küçük rütbeli subaydan en büyük rütbeli subaya kadar hepsini başkan atayabilir.
Dış siyaset alanında da Başkanın çok önemli görevleri vardır. Amerikan diplomasisinin şefi olup önemli kararları bizzat kendisi almaktadır. Elçileri ve Konsolosları bizzat kendisi atamaktadır. Devletleri tanıyabildiği gibi, antlaşmaları görüşerek daha sonra senato tarafından onaylanması kaydıyla imzalayabilmektedir.
Başkanın bütün federal memurları atama ve azletme yetkisi yanında şef sıfatıyla, bütün servisleri denetleme ve en önemli kararları alma yetkisi de vardır.
c- Kongre
aa- Seçimi
Kongre üyeleri tek turlu basit çoğunluk esasına göre seçilmektedir (İngiltere’de olduğu gibi). Senatörlerin seçimi için her federe devletin sınırları bir seçim bölgesi sayılarak altı yıl için iki senatör seçilmektedir. Senato üyesi 100 kişidir). Ancak her iki yılda bir Senatonun 1/3’ü seçimle yenilenmektedir. Temsilciler için, her federe devletin çıkaracağı temsilciler kadar seçim bölgesi ihdas edilmektedir. (Dar bölgeli seçim). 538 Temsilciler Meclisi üyesi vardır.
Senatör olabilmek için 30 yaşını doldurmuş olmak ve en az 9 yıldan beri Amerikan vatandaşı olmak gerekir. Temsilci olabilmek için de, 25 yaşını doldurmuş ve 7 yıldan beri Amerikan vatandaşı olmak zorunluluğu vardır.
E. Gerry’in uygulamaya başladığı ve kendi ismini koyduğu Gerrymandering yöntemi olarak adlandırılan bu seçim usulü bazı haksız sonuçların doğmasına neden olmaktadır. Her Federe devlet içinde seçim bölgelerinin düzenlenmesi biçimi serbesttir. Bu durum iktidardaki partiye, seçim bölgelerini, seçim sonuçlarını kendi lehine koyacak şekilde düzeleme imkanı tanımaktadır. İktidardaki parti, muhtelif seçim bölgesindeki seçmenleri, kendi lehine olan bitişik seçim bölgelerinde eritmek veya muhalifleri seçim bölgesinde toplayarak diğer seçim bölgelerini garantiye almak suretiyle seçim sonuçlarını lehine çevirmek veya böylece fazla temsil edilme imkanı elde etmeyi gözetmektedir.
ABD’de seçim listelerine yazılmak talep etmeden otomatik olarak imkansızdır. Seçmenin oy kullanabilmesi için talepte bulunmuş olması şarttır. Ayrıca, bir çok federe devlet seçmen olabilmek için 6 aydan 2 yıla kadar giden oturma şansını ileri sürmekte, bu da yer değiştirmelerin çok fazla olduğu ABD’de büyük bir seçmen kitlesinin seçimlere katılmasını önlemektedir. Bundan başka federe devletlerde seçmenin okuma- yazma bilmesi, Anayasayı anlayabilecek güçte olması şart koşulmaktadır. Bu şart kültür düzeyinin yüksek olduğu yerlerde etkisiz olmakla beraber; güneyde kültür düzeyi düşük, okuma-yazma bilmeyen siyahların, seçim dışı bırakılmasını sağlayabilmektedir. Yine Güneyde, bazı federe devletlerde (Censitaire gibi), seçmen olabilmek için, ihtiyaçlarını karşılayabilecek gelire sahip olma veya bir seçim vergisi ödeme koşulu aramaktadır. Bu şart, mali durumları bozuk olan siyahların belirli bir ölçüde seçim dışında kalmasını,sebep olmaktadır.
ABD’de Temsilciler Meclisinde, çoğunluk partisinden biri “Speaker” (Başkan) olarak seçilmektedir. Temsilciler Meclisinin başkanı tarafsız olmadığından ve müzakerelerde partili hüviyetini koruduğundan İngiliz Avam Kamarasının başkanından tamamıyla farklı bir davranışa sahiptir ve aralarında sadece ad benzerliği vardır. Temsilciler Meclisi başkanının tarafsız olmaması, otoritesini büyük ölçüde azaltmaktadır.
ABD kongresinin her iki meclisinde, ülkenin genel gelişmesimi yakından izleyen, uzmanlaşmış, devamlı komisyonlar vardır. Temsilciler Meclisinde üye sayısı 20-30 arasında değişen 20 devamlı komisyon, Senatoda ise 16 devamlı komisyon vardır.
bb- Görev ve Faaliyetleri
Yasama gücüne sahip olan Kongrenin Yasama Meclisinde bir kanun önergesinin kabul edilmesi birçok aşamadan geçildikten sonra sağlanabilmektedir. Sürenin başlangıcı bir Kongre üyesinin bağlı bulunduğu mecliste bir kanun önerisi sunması ile başlar. Tasarı başkan tarafından ilgili sürekli komisyona gönderilir. Gündeme alınan öneri komisyonda görüşüldükten sonra öneriyi tartışma veya rafa koyma kararı alınır. Tartışma kararı alınan öneri tartışıldıktan sonra Meclise gönderilecek biçimde kaleme alınarak meclise gönderilir. Meclis, komisyonun gönderildiği tasarıyı tartışır ve tartışma sonunda oylama yapılır. Oylama sonunda kabul edilen tasarı diğer meclise gönderilir. Aynı süreç ikinci mecliste de uygulanır. Meclisin birinin değiştirerek kabul ettiği metin tekrar öteki meclise gönderilir. Yapılan değişikliği birinci meclis kabul etmediği takdirde “Ortak Komisyonda” uzlaşma sağlanır ve iki meclisin başkanları tasarıyı imzaladıktan sonra tasarı Başkana gönderilir. Ancak Başkanın veto hakkı vardır. Veto durumunda tasarının kanunlaşarak yürürlüğe girmesi için iki meclisin ayrı ayrı 2/ 3 çoğunluğu ile tekrar kabul edilmesi gerekmektedir.
Görüldüğü gibi, bir önerinin yasalaşabilmesinde uzmanlaşmış komisyonların oynadığı rol çok önemlidir. En önemlisi de “Yasa Komisyonu”dur. Bir kongre üyesinin öneride bulunabilmesi belirli süreler içinde mümkündür. Bu süre aşıldıktan sonra yasa önerisi yapma hakkı sadece Yasama Komisyonuna aittir. Ayrıca, komisyonlar Amerikan siyasi sistemi içinde çok önemli rol oynayan baskı gruplarının at koşturduğu ve etkilerini en fazla duyurduğu yer görüntüsüne sahiptir.
Kongrenin işleyiş yönünden arzettiği özelliklerden biri, görüşmeler sırasında Kongre üyesinin konuşma hakkının zamanla sınırlı olmamasıdır. Bir yasa tasarısının kabulünü önlemek için, azınlık bu yola başvurabilir ve kürsüye çıkan her üye istediği kadar kalabilir. 1846 yılında uygulanan bir engelleme hareketi sonucunda konuşmacılar birbirini takiben iki ay kürsüye gelmişlerdir. Bu gibi durumları önleyebilmek için 2/3 çoğunlukta karar verebilme şartı getirilmiştir. Ancak, bu çoğunluğun elde edilmesi çok kere güç olduğundan, önleyici davranış Senatoda hala uygulanmaktadır. Bu nedenle çoğunluk partisiyle Başkanın azınlığa karşı serinkanlılığını koruması gerekmektedir.
Kongrede, görüşmelerin düzeyi pek yüksek değildir. Kongre üyeleri arasında tanınmış ve yetenekli kimselerin sayısı azdır. Bunun nedeni seçkinlerin siyasi hayata karşı istekli olmamaları yanında görev süresinin kısa olmasıdır. Bir çok Kongre üyesi sekreterlik ödemesinden karısını, çocuklarını veya akrabalarını çalıştırmak suretiyle yararlanmaktadırlar.
Kongrenin işleyişinde önemli konulardan bir diğeri de, Kongre üyelerinin güçlü bir biçimde hissettirdikleri “bölgecilik” davranışlarıdır. Temsilci ve Senatör önce kendi federe devletinin sorunlarıyla ilgilenmekte, federal sorunları ihmal etmektedir. Ancak, ABD’nin batı bloku lideri olmasıyla ve dünya siyaseti üzerindeki rolünün gittikçe artmasıyla beraber, bölgecilik davranışları biraz hafiflemiş, buna karşılık federal sorunların önemi artmıştır.
Yasama organı 1937 yılına kadar istediği takdirde yasama gücünü yürütmeye delege ediyordu. Ancak, Federal Mahkemenin kararıyla delege etme ve KHK’ler imkanı kaldırılmıştır. Böylece, yasama gücü mutlak bir şekilde Kongrenin tekelinde kalmıştır. Yasa daima iki meclisin anlaşması ile mümkündür.
Temsilciler Meclisinin Kendine Özgü Yetkileri
Mali yönü olan konuların önerisi temsilciler meclisinde yapılmaktadır. Bunun nedeni vergiyi federe devletlerin değil, vatandaşların ödemesidir. Ancak, Senato kendisine gelen mali yasayı kabul edip etmemekte serbest olup, normal yasa süreci uygulanır. Temsilciler Meclisi sadece önerme yetkisini elinde tutmaktadır.
¬Başkanlık seçiminde ikinci seçmenler çoğunluğu sağlayıp Başkanı seçemezlerse üç aday arasından Başkanı seçme yetkisi. Ancak, siyasi gelişim bu yetkinin kullanılmasını önlemiş bulunmaktadır.
Senatonun Kendine Özgü Yetkileri
Senato, basit çoğunlukla başkanın atadığı bakanların, elçilerin ve yüksek rütbeli memurların atamalarını onaylama yetkisine sahiptir. Senato, bu yetkisini hemen hemen daima olumlu kullanmaktadır.
¬Başkanın yaptığı anlaşmaları 2/3 çoğunluk ile onaylama yetkisi vardır.
¬İkinci seçmenlerin seçememesi halinde en çok oy alan iki aday arasından Başkan yardımcısını seçer.
c- Federal Mahkeme
Federal Yüksek Mahkemenin yasaları denetleme yetkisi, aldığı kararlarla, kendisine Anayasanın yorumlayıcısı görüntüsünü kazandırmıştır. Bu yoldan Anayasa zamanın koşullarına uygun bir biçimde yorumlanarak esneklik kazanmaktadır.Üyelerin yaşlılığı nedeniyle muhafazakar görüntüsüne rağmen zencilerin hakları yönünden eşitliğin savunucusu olması, saygınlığı yanında siyasi etkinliğini de arttırmaktadır. Anayasa mahkemesinin bu gücünü aynı kuruma sahip diğer ülkelerde görmek imkansızdır.
Federal Yüksek Mahkeme, kaydı hayat şartıyla başkan tarafından tayin edilip Senatoca kabul edilen bir başkan ile sekiz yüksek dereceli hakimden oluşan dokuz üyeli son karar mahkemesidir. Üyeler isterlerse 70 yaşına geldiklerinde, tam maaş ile emekliye ayrılabilirler. Üyelerin toplumdaki saygınlıkları büyük olup başkanın maaşına eşit maaşları vardır. Başkanı, protokol gereğince, ABD Başkanından sonra ikinci sıradadır. Diğer işlerde temyiz mahkemesi niteliğinde. Karar altı üyenin katılımıyla alınır.
BAŞKANLIK SİSTEMİNİN GÜÇLÜ VE ZAYIF YANLARI
A.GÜÇLÜ YANLARI
Başkanlık sisteminin parlâmenter hükûmet sistemine nazaran belli başlı üç üstünlüğünün veya güçlü yanının olduğu ileri sürülmüştür:
1.Başkanlık Sistemi İstikrarlı Bir Yönetim Yaratır .- Başkanlık sistemi taraftarlarına göre, başkanlık sistemi, istikrarlı bir yönetime yol açar. Bu iddia büyük ölçüde doğrudur. Çünkü, başkanlık sisteminde başkan belli bir süre için seçildiğine ve bu süre içinde güvensizlik oyuyla görevden alınamadığına göre, başkanlık sisteminde hükûmet krizlerinin ortaya çıkması ihtimal dışıdır . Keza, başkanlık sisteminde hükûmet, tek bir kişiden oluştuğuna göre, bu sistemde koalisyon hükûmetlerinin olması da söz konusu değildir.
2.Başkanlık Sistemi Güçlü Bir Yönetim Yaratır .- Başkanlık sistemi taraftarlarına göre, başkanlık sisteminin güçlü bir yönetime yol açar. Bu düşünce, şu üç argüman ile desteklenmektedir:
a)Genellikle devletin tek kişi tarafından daha güçlü bir şekilde yönetileceği kabul edilir. Bu çok eski bir düşüncedir . Hamilton, iyi hükûmetin başlıca özelliğinin yürütmede enerji, yürütmede enerjinin ise tek kişi tarafından sağlanacağını söylemiştir. Hamilton’a göre, iki veya daha çok kişinin ortak bir işe giriştikleri veya ortak bir amaç peşinde koştukları hallerde, daima görüş ayrılığı tehlikesi vardır .
b)Başkanlık sisteminin daha güçlü bir yürütme yarattığı iddiası lehine sürülen ikinci argüman, başkanın doğrudan doğruya halk tarafından seçilmesidir . Doğrudan doğruya halk tarafından seçilmiş olma, başkana büyük bir prestij ve meşruluk kazandırır. Halk tarafından seçilme, başkanın kendisini psikolojik olarak daha güçlü konumda hissetmesine yol açar.
c)Üçüncü argümana göre, başkanlık sisteminde, başkanın görev süresi boyunca yasama organı tarafından görevden alınamaması da başkana büyük bir güç kazandırır . Ne olursa olsun, dört ya da beş yıl boyunca görevde kalacağını bilen başkan, korkmadan politikasını uygulayabilir.
3.Başkanlık Sistemi Demokratik Bir Yönetim Yaratır .- Başkanlık sistemi taraftarlarına göre, başkanlık sistemi, parlâmenter sisteme nazaran demokratik değerlere daha uygun bir sistemdir. Bu iddia, şu üç argümana dayandırılmaktadır:
a)Başkanın doğrudan doğruya halk tarafından seçilmesi, başkanlık sistemine tartışılmaz bir demokratik nitelik kazandırır . Diğer bir ifadeyle, yürütmenin doğrudan halk tarafından belirlenmesi, yürütmenin yasama tarafından belirlenmesine göre daha demokratik olarak görünmektedir.
b)İkinci olarak, “hesap sorulabilirlilik (accountability)” bakımından başkanlık sistemi parlâmenter sisteme göre daha demokratik bir sistemdir. Başkanlık sisteminde sorumluluğun kimde olduğu açıkça bellidir. Yürütme tek kişinin (başkanın) elinde toplandığına göre, işler iyi gitmediğinde halk hesap soracağı kişiyi bilir. Yani başkanlık sisteminde, parlâmenter sistemde olduğu gibi, başkanın sorumluluktan kurtulması, suçu başkalarının üstüne yıkması mümkün değildir. Başkanlık sisteminde sorumluluğun teşhisi kolaydır. Başkanlık sisteminde iki seçim dönemi arasında hükûmet değişmeyeceğine göre, o dönemdeki sorumluluğun sahibi açıkça teşhis edilebilecek ve hesabı izleyen seçimde sorulabilecektir . Başkanlık sisteminde, hesap sorulabilirlilik oranı yüksektir .
c)Üçüncü olarak, “önceden bilinebilirlilik (identifiability)” açısından da başkanlık sistemi daha demokratiktir. “Önceden bilinebilirlilik”, seçmenin oy pusulasını atarken oy verdiği adayın kazanması halinde kimin hükûmet edeceğini bilmesini ifade eder . Bu sayede, seçmenler geleceğe yönelik tercih yapabilirler. Başkanlık sisteminde, parlâmenter sisteme göre, önceden bilinebilirlilik oranı daha yüksektir. Buna karşılık parlâmenter sistemde, bir partinin temsilcileri için oy kullanan seçmen, partinin başbakan olarak kimi destekleyeceğini bilmemektedir. Dahası, bir partinin tek başına çoğunluğu elde edememesi durumunda (ki çok partili sistemlerde bu böyle olur), hangi partilerin koalisyon hükûmeti kuracaklarını seçmen önceden bilemez. Oysa başkanlık sisteminde seçmen oy verirken, kendi oyunun kazanması halinde, kimin hükûmet edeceğini önceden bilmektedir .
B. ZAYIF YANLARI
Başkanlık sisteminin yukarıdaki güçlü yanlarına karşılık bazı zayıf yanlarının olduğu ileri sürülmüştür. İddia edilen bu zayıf yanlar şunlardır:
1. Başkanlık Sistemi Rejim Krizlerine Yol Açabilir .- Başkanlık sisteminin karşıtlarına göre, bu sistemde, anayasal organlar arasındaki çatışmalar ancak darbelerle ve demokratik olmayan yollardan çözülebilir. Başkanlık sistemlerinin parlâmenter sistemlere oranla darbelerle kesintiye uğrama ihtimali daha fazladır . Başkanlık sisteminde, fesih ve güvensizlik oyu gibi araçlarla, yasama ve yürütme organları karşılıklı olarak birbirlerinin hukukî varlığına son veremediklerine göre, başkanlık sisteminde karşılaşılan krizin seçime gidilerek çözülmesi ihtimali yoktur.
2. Başkanlık Sistemi Katıdır .- Bu iddiaya göre, güvensizlik oyu ve fesih araçlarıyla, parlâmenter sistemlerdeki tıkanıklar çözülebilir. Oysa, başkanlık sisteminde bu tür araçlar yoktur. Başkan ve yasama meclislerinin seçiminden sonra, siyasal süreç âdeta donmuştur. Yasama ve yürütmenin belirli dönemler için iş başında olmasından kaynaklanan bu probleme “katılık problemi” ismi verilmektedir . Başkanlık sisteminde halkın desteğini zamanla yitirmiş bir başkana karşı seçim döneminden önce yapılacak bir şey yoktur. Halkın desteğini yitirmiş olsa da başkan, görevde kalmaya devam edecektir . Halk, parlâmentoya, başkana muhalif bir çoğunluk yollarsa sistem kilitlenebilir. Keza başkanlık sistemlerinde başkanın tekrar veya iki defadan fazla seçilememe gibi yasaklar vardır. Bu da başarılı bir hükûmetin sona ermesine yol açar . Diğer yandan yasama meclisleri bakımından da katılık vardır. Uzlaşmaz bir meclisin görev süresini sona erdirmek de mümkün değildir .
3.Başkanlık Sistemi Çift Meşruluk Sorununa Yol Açabilir .- Başkanlık sisteminde yasama organı gibi, yürütme organının da halk tarafından seçilmiş olması, her iki organın da ayrı ayrı meşruluk iddiasında bulunmasına yol açabilir . Özellikle başkanın ve yasama organının çoğunluğunun farklı partilerden olması durumunda, her iki organ da halk tarafından seçildiklerini, dolayısıyla meşru olduklarını ileri sürerek işbirliği yapmaktan kaçınabilirler. Bunda ayak diretirlerse sistem kilitlenir .
4. Başkanlık Sistemi Siyasal Kutuplaşmaya Yol Açabilir .- Başkanlık sisteminde “kazanan her şeyi kazanmakta (winner takes all)” ve “kaybeden da her şeyi kaybetmektedir (loser loses all)” . Bu nedenle, başkanlık sisteminde demokratik siyaset bir nevi “ya hep, ya hiç oyunu (zero sum game)” haline gelmektedir . Başkanlık sisteminin bu özelliği siyasal kutuplaşmayı ve gerilimi artıracak niteliktedir . Başkanlık sisteminde başkanlık seçimi yarışını kaybedenler, siyasal mücadeleden tamamıyla dışlanmaktadırlar. Bu sistemde, kazanan kaybedenlerle ilişki kurmak ihtiyacında değildir. Buna karşılık kaybedenlerin de, kazananla uzlaşmak için nedenleri yoktur . Neticede siyasal yaşam kutuplaşabilir.
5. Başkanlık Sistemi İktidarın Kişiselleşmesine Yol Açabilir .- Başkanlık sisteminin karşıtlarına göre, başkanlık sistemi, iktidarın kişiselleşmesine yol açabilir. Zira, bu sistemde, yürütme organı tek kişiden oluşmaktadır. Bu kişi halk tarafından belli bir süre için seçilmekte ve görev süresi boyunca görevden alınamamaktadır. Bu sistemde, başkan hem hükûmet, hem de devlet başkanı statüsündedir . Böyle bir başkan, devleti ve bütün halkı temsil ettiği yanılsamasına kapılarak iktidarını kişiselleştirme yoluna giderek yasama organıyla çıkabilecek uyuşmazlıklarda uzlaşmaz tavırlar içine girebilir. Başkanın özel bir başkanlık sarayına sahip olması gibi sıra dışı unsurlar da dikkate alındığında, başkanın kendisini zamanla, bir “kral”, bir “imparator” gibi hissetmesi mümkündür.
PARLAMENTER SİSTEM
Başkanlık sisteminin temel özelliklerini, işleyişini, güçlü ve zayıf yanlarını ele aldıktan sonra şimdi de parlamenter sisteminin işleyişini ele alacağız.
Burada Türkiye’de hükûmetlere istikrar ve etkinlik kazandırma sorununa parlâmenter sistem içinde çözüm aramadan önce, parlâmenter sistemin genel olarak güçlü ve zayıf yanlarını göreceğiz.
Parlâmenter hükûmet sistemi, yasama ve yürütme kuvvetlerinin birbirinden “yumuşak” şekilde ayrıldığı bir hükûmet sistemidir. Bu sistemde, yürütme organı “iki-başlı (bicéphale)”dır. Bir yanda “devlet başkanı”, diğer yanda ise “hükûmet (bakanlar kurulu)” bulunur. Devlet başkanı sorumsuzdur. Hükûmet ise parlâmento karşısında sorumludur. Hükûmet parlâmentonun içinden çıkar ve onun güvenine dayanır. Yani hükûmet parlâmento tarafından güvensizlik oyuyla düşürülebilir. Buna karşılık, hükûmet de, parlâmentoyu feshedebilir. Yani parlâmenter sistemde, yasama ve yürütme organları birbirlerinin hukuksal varlığına son verebilmektedirler. Parlâmenter hükûmet sistemlerinde aynı kişi, aynı anda, hem yasama, hem de yürütme organında görev alabilir. Parlâmenter hükûmet sisteminde yasama ve yürütme organları arasında işbirliği vardır. Hükûmet, yasama organının çalışmalarına katılabilir. Parlâmenter sistemin başlıca örnekleri, İngiltere, Almanya, İtalya ve Türkiye’dir.
PARLÂMENTER SİSTEMİN GÜÇLÜ YANLARI
Parlâmenter sisteminin başlıca güçlü yanları şunlardır:
1. Parlâmenter Sistemde Tıkanıklıkların Çözüm Yolu Vardır .- Parlâmenter sistemde, yürütme organı yasama organının içinden çıktığına ve onun güvenine dayandığına göre, bu sistemde yasama organı ile yürütme organı arasında bir kriz çıkması düşük bir ihtimaldir. Böyle bir kriz çıkarsa da, bu krizin “güvensizlik oyu” ve “fesih” gibi araçlarla çözülmesi mümkündür. Parlâmenter sistemde parlâmento güvensizlik oyuyla hükûmeti her zaman düşürebilir. Buna karşılık, hükûmet de parlâmentoyu feshedebilir. Fesihten sonra yeni seçimlere gidilir. Seçimlerde parlâmento ile hükûmet arasındaki uyuşmazlık halk tarafından çözümlenir. Bu nedenle, parlâmenter hükûmet sistemlerinde rejimin kilitlenmesi, tıkanması ihtimali daha düşüktür . Dolayısıyla parlâmenter sistemlerde hükûmet darbelerine başkanlık sistemlerine oranla daha az rastlanır .
2. Parlâmenter Sistem Esnektir .- Parlâmenter sistemin savunucularına göre parlâmenter sistem oldukça esnektir. Güvensizlik oyu ve fesih araçlarıyla, parlâmenter sistemlerdeki tıkanıklar çözülebilir. Hükûmet ile parlâmento arasındaki siyasal süreç donmuş değildir; sürekli gelişime açıktır. Halkın desteğini yitirmiş, iş göremeyen hükûmetleri değiştirmek için başkanlık sisteminde olduğu gibi, dört ya da beş yıl beklemek gerekli değildir. Seçim dönemi içinde de hükûmet değiştirilebilir.
3. Parlâmenter Sistem Kutuplaşmaya Yol Açmaz .- Başkanlık sisteminde “kazanan her şeyi kazanmakta (winner takes all)” ve “kaybeden da her şeyi kaybetmektedir (loser loses all)” . Bu nedenle, başkanlık sisteminde, kaybedenlerin sistemden dışlandığı ve böylece sistemde kutuplaşma meydana geldiği iddia edilmektedir. Buna karşılık, parlâmenter sistemde, hükûmetin her şeyi kazandığı söylenemez; çünkü görevde kalması için devamlı olarak parlâmentonun güvenine ihtiyacı vardır. Parlâmenter sistemde iktidar olamayanlar sistemden dışlanmaz. Onlar muhalefet partisini oluştururlar. Aynı zamanda parlâmento üyesidirler. Kanunların yapılmasına ve hükûmetin denetlenmesine katılırlar. Özetle parlâmenter sistemde seçimi kaybedenler, sistemden tamamıyla dışlanmazlar.
4. Parlâmenter Sistemlerde Devlet Başkanının Ilımlılaştırıcı ve Uzlaştırıcı Bir Etkisi Vardır.- Parlâmenter sistemlerde yürütme organı iki başlıdır. Bir tarafta sorumsuz olan devlet başkanı (kral veya cumhurbaşkanı) vardır. Devlet başkanları tarafsız ve genellikle partiler üstü bir konumdadır. Devlet başkanları, devlet ve milletin bütünlüğünü temsil ederler. Böyle tarafsız bir devlet başkanının siyasal mücadeleyi ılımlılaştırıcı bir rolü vardır. Devlet başkanı, çatışan taraflar (parlâmento-hükûmet) arasında arabulucu veya hakem rolü üstlenebilir.
PARLÂMENTER SİSTEMİN ZAYIF YANLARI
Parlâmenter sistemin başlıca zayıf yanları da şunlardır:
1.Parlâmenter Sistem İstikrarsız Hükûmetlere Yol Açar
Parlâmenter hükûmet sistemine yöneltilen en önemli eleştiri, hükûmet istikrarsızlığına yol açmasıdır . Başkanlık sisteminde aşağıda ayrıca görüleceği gibi, başkan belirli bir dönem için seçildiğinden ve o dönem içinde parlâmento tarafından görevden alınamadığından, yürütme organının istikrarı garantilenmiş olmaktadır . Oysa parlâmenter hükûmet sistemlerinde hükûmetin istikrarı hiçbir zaman garanti edilmiş değildir. Zira bu sistemlerde hükûmet, parlâmentonun güvenine dayanır; dolayısıyla parlâmento tarafından her zaman görevden alınabilir. Bu nedenle, parlâmenter hükûmet sisteminde, bu sistemin mantığı gereği, potansiyel bir hükümet istikrarsızlığı saklıdır . Gerçekten de parlâmenter sistemin uygulandığı Üçüncü ve Dördüncü Fransız Cumhuriyetlerinde , Alman Weimer Cumhuriyetinde , İkinci Dünya Savaşı sonrası İtalya’da ve 1961-1980 ve 1990 sonrası Türkiye’de yaygın bir hükûmet istikrarsızlığı görülmüştür ve görülmektedir. Bu örneklerdeki ülkelerde kurulan hükûmetlerin ortalama ömrü genellikle bir yılı nadiren geçmiştir . Şüphesiz diğer parlâmenter sisteme sahip ülkelerde hükûmet ömrü bu kadar kısa değildir. Ama onlarda da hükûmetlerin ömrünün nispeten kısa olduğu söylenebilir. Belçika, Danimarka, Finlandiya, Hollanda, Norveç, İsveç gibi parlâmenter rejimlerdeki ortalama hükûmet ömrü 22 aydır .
Parlâmenter sistemin hükûmet istikrarsızlığına yol açtığı eleştirisine karşı iki tür savunma yapılmaktadır:
I: Disiplinli İki-Partili Parlâmenter Sistemde İstikrarsızlık Yoktur.- Parlâmenter sistemlerin istikrarlı hükûmetler yaratmaları imkansız değildir . Hükûmet istikrarsızlığının gerçek sebebi, parlâmenter sistem değil, çok-parti sistemi ve partilerin disiplinsizliğidir . İki-partinin ve parti disiplininin bulunduğu bir parlâmenter sistemde hükümet istikrarsızlığı ortaya çıkmaz . Böyle bir sistemde hükûmetler uzun ömürlü olacaklardır. İngiliz parlâmenter sisteminde hükümet istikrarsızlığı yoktur; çünkü bu sistemde disiplinli iki-parti parlâmentoya hakimdir.
Bu savunmaya karşı diyecek bir şey yoktur. Gerçekten de, İngiltere gibi disiplinli iki partinin olduğu bir sistemde, parlâmentodaki çoğunluk değişmedikçe hükûmetin değişmesini gerektirecek bir neden yoktur. Böyle bir sistemde hükûmet, seçimler sonucunda parlâmentodaki çoğunluk değişirse değişir; dolayısıyla bu sistemde yürütme, başkanlık sistemindeki yürütme kadar dayanıklıdır. Ancak gel gelelim, disiplinli iki-parti sistemi yaygın değildir. Parlâmenter sistemlerin ezici çoğunluğunda ve bu arada Türkiye’de çok parti sistemi vardır. Türkiye’de çok parti sistemini iki-parti sistemine dönüştürmek için nispî temsil seçim sistemini terk edip basit çoğunluk seçim sistemini kabul etmek gerekir. Ancak bu sistem lehine Türkiye’de bir uzlaşma yoktur. İkinci olarak, Türkiye’de gerçekten, sadece partiler düzeyinde yapay bölünmeler değil, seçmenler düzeyinde de siyasal parçalanmışlık vardır. Bölünmüş bir toplumda iki parti sistemini başarıyla uygulamak oldukça güçtür. Belki 12 Eylül sonrası demokrasiye geçerken, çoğunluk seçim sistemi uygulansaydı, Türkiye’de iki-partili bir sistem doğabilir ve şimdiye kadar yerleşebilirdi. Ancak, bu fırsat çoktan kaçmıştır.
II: Parlâmenter Sistemlerdeki Hükümet İstikrarsızlığı “Görünüşte”dir.- Parlâmenter sistemi savunanlara göre, parlâmenter sistemlerde görülen hükûmet istikrarsızlığı pek çok halde “görünüşte”dir . Çünkü, biçimsel olarak hükûmetin değişmesine rağmen, iktidardaki partiler aynı kalır; yeni kabine eski başbakanın başkanlığında kurulur; anahtar bakanlıklardaki bakanlar görevde kalmaya devam ederler . Bu görüşü göre, parlâmenter sistemlerde biçimsel olarak hükûmet değişiklikleri olsa da, “esasta istikrar” söz konusudur. Diğer bir ifadeyle, iktidardaki personel aynı kaldıkça, hükûmetlerin sık sık değişmesi istikrarı bozmaz. Gerçekten de hükûmet istikrarsızlığının olduğu ülkelerde aynı kişilerin birçok defa başbakanlık ve bakanlık yaptıkları görülmektedir. Örneğin Üçüncü Fransız Cumhuriyetinde, Poincaré 5 defa Başbakanlık yapmıştır . Briand ise 10 defa Başbakanlık, 17 defa Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunmuştur . İtalya’da Moro 6 defa (1963-1876 arası çeşitli yıllarda), Andreotti 6 defa (1972-1992 arası çeşitli yıllarda), Fanfani 4 defa (1953-1987 arası çeşitli yıllarda) başbakanlık yapmıştır . İkinci Dünya Savaşından sonra sahneye çıkan politikacılar İtalya’da 1990’lara kadar sahnede kalabilmişlerdir. 1980’lerde hükümeti oluşturan başbakan ve bakanlar, 1950’lerde de hükûmetlerde yer alıyorlardı. Türkiye’de benzer olgu gözlemlenebilir. Örneğin Süleyman Demirel, 1965 ile 2000 yılları arasında yedi defa Başbakanlık, bir defa Cumhurbaşkanlığı yapmıştır. Anayasa ikinci defa Cumhurbaşkanı olarak seçilmesine izin vermediği için, siyasal hayattan şimdilik ayrılmış görünmektedir. Keza Bülent Ecevit, beş defa başbakanlık yapmış, birçok defa değişik bakanlıklarda bulunmuştur. O halde, gerçekten de, istikrarsız olduğu söylenen parlâmenter hükûmet sistemlerinde, başkanlık sisteminde görülmeyen bir tarzda bir “personel istikrarı” mevcuttur. Bazı parlâmenter hükûmet sistemlerinde ülke, 30-40 yıl boyunca aynı politikacılar tarafından idare edilmekte; bu kişileri ancak ölüm iktidardan ayırabilmektedir.
Ortada tartışılmaz bir şekilde “personel istikrarı” olgusu var. Sartori’ye göre, “personel istikrarı” kavramı, hükûmet istikrarı sorununa getirilmiş “yanılgı dolu bir çare”dir . Sartoriye göre, bu şekilde hükûmetteki istikrar problemi daha da kötüleştirilmiş olur. Zira aynı kişinin yedi defa başbakan, birçok defa bakan olması, “onun için harika bir şey”dir ve bu kişinin “iktidardaki istikrarından hiçbir şekilde kuşku duyulamaz. Ama onun kişisel istikrarı, ne şekilde sisteme hizmet etmiş, siyasal sistemi yararlandıran bir istikrar olmuştur? Bana kalırsa hiçbir şekilde. Gerçekten bu süreçte kazanmış olabileceği herhangi bir uzmanlığı mütemadiyen atmak suretiyle sayın Ebediyet [Sartori bu isimle yedi sekiz defa Başbakanlık veya bakanlık yapmış kişileri kastetmektedir], kendi sonsuz yeteneksizliğinin süreksizliğini tüm etrafın yaymaktadır. Ve sayın Ebediyet’i her makamda ebedî bir bakan kılan şey de, kabinedeki kalma gücünün makamdaki performansıyla (ya da, söz gelimi, doğal zekasıyla) hiç ilişkisi olmayıp tümüyle parti-içi hizip gücüyle manevralarıyla ilişkili olduğunu gayet iyi bilmesidir. Eğer ‘esastaki istikrar’ın gerçekte ifade ettiği şey buysa, iddia ediyorum ki bunsuz olmak daha iyidir” .
Şüphesiz ki her parlâmenter sistemin kaçınılmaz olarak hükümet istikrarsızlığına yol açacağı söylenemez. İstikrarsızlık koalisyon hükûmetlerine, o da parti sistemine bağlıdır. Ancak, parlâmenter sistem, başkanlık sisteminin olduğu gibi, kendi başına hükûmetin istikrarını sağlayıcı bir mekanizmadan da mahrumdur. Diğer bir ifadeyle, başkanlık sisteminde yürütmenin istikrarı garanti iken, parlâmenter sistemde yürütmenin istikrarını garanti edici bir mekanizma yoktur. O halde, çok parti sisteminin ve dolayısıyla koalisyon hükûmetlerinin görüldüğü bir parlâmenter sistemde hükümet istikrarsızlığı potansiyelinin mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’de çok-parti sistemi vardır. ve yakın gelecekte sistemin iki-parti sistemine dönüşmesi de gerçekçi bir beklenti değildir. Buna göre, mevcut parti sistemi dahilinde Türkiye’de parlâmentarizmin devamlı olarak hükûmet istikrarsızlığına yol açmasının muhtemel olduğunu söyleyebiliriz.
2.Parlâmenter Sistem Zayıf Hükûmetlere Yol Açar
Parlâmenter sisteme yöneltilen ikinci eleştiri, zayıf, etkinliği düşük hükûmetlere yol açmasıdır. Bunun başlıca dört nedeni vardır:
a) Parlâmenter sistemde hükûmet, tek partiden oluşsa bile, hiçbir zaman başkanlık sistemindeki başkan kadar kendini güvende hissedemez. Her halükârda parlâmentodaki çoğunluğu hesaba katmak zorundadır.
b) İkinci olarak parlâmenter sistemde hükûmet, tek partiden oluşsa bile, yürütme organının iki başlı olması bazen problem yaratabilir. Gerçi parlâmenter sistemin mantığına göre, başlardan biri olan devlet başkanı, sorumsuz ve dolayısıyla yetkisizdir. Ne var ki uygulamada devlet başkanı ile hükûmet arasında bazen çatışma yaşandığına şahit olunmaktadır . Devlet başkanı tamamıyla sembolik rolüyle yetinmezse, parlâmenter sistemde yetki ve sorumluluk karmaşası ortaya çıkar; hükûmet etkinliğini yitirebilir. Oysa, yürütme organı tek kişiden oluştuğu başkanlık sisteminde böyle bir sorun haliyle ortaya çıkmaz.
c) Diğer yandan parlâmenter hükûmet sistemlerinde, hükûmet tek partiden oluşsa da, hükûmetin kolektif niteliğinden kaynaklanan sorunlar ortaya çıkabilir. Parlâmenter sistemde bakanlar kurulunun karar alabilmesi için oy birliği gerekir. Kurulun içinde bir bakanın muhalif kalması durumunda, bu bakanın istifa etmesi veya azledilmesi gerekir ki, her iki durum da kamuoyunda tartışmalara yol açar.
d) Nihayet, parlâmenter sistem genellikle koalisyon hükümetlerine yol açar. Koalisyon hükûmetleri ise güçsüz hükümetlerdir. Çünkü, koalisyon hükûmetleri birden fazla partiden oluşmuştur. Bu partiler doğal olarak birbirinin rakibi durumundadır. Dolayısıyla bu hükûmeti oluşturan partiler arasında şu ya da bu şekilde bir uzlaşmazlık vardır. Zaten aralarında fark olmasa iki ayrı parti olmazlardı. Bu partilerin oluşturduğu koalisyon hükûmetlerinde gerçek anlamda üzerinde uzlaşılan zaten çok az konu vardır. Diğer yandan koalisyon hükûmetleri hızlı karar alamaz. Çünkü ilk önce koalisyon liderlerinin kendi aralarında anlaşmaları gerekir. Bu ise çoğunlukla uzun pazarlıklar sonucunda olur. Ayrıca koalisyon hükümetlerinde ortaya çıkan anlaşmazlıklar çok zor çözülür. Koalisyon hükûmetlerinde icraat, uyuşmazlık yaratır. Bu nedenle bu hükûmetler, hiçbir şey yapmayarak hayatlarını uzatmaya çalışırlar . Sartori’nin belirttiğine göre, “koalisyon hükûmetlerinin yapabileceği birazcık icraat, genellikle ilk altı ay içinde, hükûmetin devrilmesinin hoş karşılanmayacağı ilk balayı döneminde yapılır. Ondan sonra hükûmetler, hareketsiz kalarak, gemiyi batırmamaya çalışarak zaman kazanmaya bakarlar” . Böylece koalisyon hükûmetleri yönetme yeteneğinden kısa sürede mahrum kalırlar.
3.Parlâmenter Sistem Düşük Nitelikli Bir Demokrasiye Yol Açar
Parlâmenter sistemin karşıtlarına göre, başkanlık sistemine nazaran, parlâmenter sistem daha düşük nitelikli bir demokrasiye yol açmaktadır. Bu iddia, şu üç argümanla desteklenmektedir:
a)Parlâmenter sistemlerde, halk, hükûmeti doğrudan doğruya belirleyememektedir. Halk parlâmento üyelerini seçmekte, parlâmento üyeleri de, hükûmeti seçmektedir.
b) İkinci olarak, “hesap sorulabilirlilik (accountability)” bakımından parlâmenter sistem düşük değerde bir sistemdir. Özellikle koalisyon hükümetlerinde, sorumluluğun teşhisi oldukça güçtür. Hükûmet birden fazla partiden oluştuğundan işler iyi gitmediğinde halk hesap soracağı partiyi bilmez. Parlâmenter sistemde, başbakanın sorumluluktan kurtulması, suçu ortaklarının üstüne yıkması mümkündür.
c) Diğer yandan hükümet istikrarsızlığı da sorumluluğun belirsizleşmesine yol açmaktadır. Kısa süre iktidarda kalmış partilerden hesap sorulması oldukça güçtür. Çünkü, bunlar aldığı kararları uygulama fırsatını haliyle bulamamışlardır.
d) Nihayet, “önceden bilinebilirlilik (identifiability)” açısından da parlâmenter sistem daha düşük bir değere sahiptir. “Önceden bilinebilirlilik”, seçmenin oy pusulasını atarken oy verdiği adayın kazanması halinde kimin hükûmet olacağını bilmesini ifade eder . Bu sayede, seçmenler geleceğe yönelik tercih yapabilirler. Parlâmenter sistemde, bir partinin temsilcileri için oy kullanan seçmen, oy verdiği milletvekilinin başbakan olarak kimi destekleyeceğini bilemez. Dahası, bir partinin tek başına çoğunluğu elde edememesi durumunda (ki çok-parti sisteminde bu böyle olur), hangi partilerin koalisyon hükûmeti kuracaklarını seçmen önceden tahmin edemez.
TÜRKİYE’DEKİ DURUM
Türkiye’de parlâmenter sistemin daha ziyade olumsuz yanlarının baskın çıktığını söyleyebiliriz. Türkiye’de 1970-1980 yılları arasında 10 yıllık dönemde 13 Hükûmet görev yapmıştır . Bu hükümetlerin çoğunluğu koalisyon veya azınlık hükümetleridir. 1970’lerin sonunda Türkiye derin bir ekonomik ve siyasi krize girmiş, yaygın bir terör hareketine sahne olmuştur. Neticede kilitlenen parlâmenter sisteme, 12 Eylül 1980 askerî müdahalesiyle bir son verilmiştir. Türkiye’de 1980’li yıllarda 12 Eylül müdahalesinin de etkisiyle belli bir ölçüde güçlü ve istikrarlı hükûmetler görülmüş olmakla birlikte, 1990’lı yıllarda ülke yine güçsüz, istikrarsız koalisyon hükümetlerine sahne olmuştur. 1991’den itibaren kurulan hükûmetlerin hepsi birer koalisyon hükûmetidir. 1999’a kadar koalisyon hükûmetleri iki partiden oluşurken, Nisan 1999 genel seçimlerinden sonra hükûmet ancak üç partinin bir araya gelmesiyle kurulabilmiştir.
Türkiye’deki parlâmenter sistemin başlıca özellikleri olarak şunlar gözlemlenebilir :
1- Hükûmetler, Meclise hâkim olmamakta; Meclise yön verememekte, Meclisten istedikleri kanunları çıkaramamaktadırlar.
2-İktidar birleşmiş değil, dağılmış ve atomize olmuştur. Gerçek iktidarın kimde olduğubelli değildir.
3- Sorumluluk tümden kaybolmuştur. İşler iyi gitmemekte, halk hesap sormak istemekte; ama hesap soracak kimseyi bulamamaktadır. Hükûmette görev almış kişilerden hesap sorulduğunda, hepsi sorumluluğu bir diğerinin üzerine atabilmektedirler. Çünkü bu kişilerin hiç birisi tek başına iktidar olamamıştır. Sorumluluğu teşhis etmek imkansızdır.
4- Parti disiplini zayıftır. Parti liderleri bazı kritik oylamalarda kendi partisinin milletvekillerine söz geçirememektedirler.
5- Hükûmetler hızlı ve kararlı bir şekilde hareket edemezler.
6- Hükûmetler genellikle koalisyonlardan oluşur. Nisan 1999’a kadar iki partili koalisyonlar varken, Nisan 1999 seçimlerinden sonra koalisyon hükûmeti ancak üç partinin bir araya gelmesiyle kurulabilmiştir.
7- Hükümetler kısa ömürlüdür. Yaygın bir hükümet istikrarsızlığı vardır. Hükümetler çok sık bir şekilde parlâmento tarafından güvensizlik oyuyla düşürülmekte veya kendileri istifa etmektedirler.
8- Genel seçimlere genellikle beş yıllık normal süre dolmadan erken seçim kararı alınarak gidilmektedir.
9- Hükûmeti oluşturan koalisyon partileri kolayca uzlaşmazlığa düşmekte ve uzlaşmazlıklarını kolaylıkla çözememektedirler.
10- Koalisyon hükümetleri, sayısal olarak parlâmentoda çoğunluğa sahip olmakla birlikte, hiçbir zaman arkalarındaki görünürdeki parlâmento çoğunluğunun kendilerini destekleyip desteklemeyeceğinden emin değildirler. Hükûmet tarafından hazırlanmış kanun tasarıları, Meclis komisyonlarında veya Genel Kurulunda bizzat Hükûmeti oluşturan partilere mensup milletvekillerinin oylarıyla reddedilebilmektedir.
11- Hükûmetler hiçbir zaman tek ve açık bir sesle hareket edememektedirler.
Türkiye’deki parlâmenter sistem tamamıyla etkisiz, istikrarsız, başarısız hükûmetlere yol açmıştır. Bu sisteminin demokratik performansı da düşüktür. Hükümetler durmadan değişse de, iktidardaki adamlar hiç değişmemektedirler. Bu sistemde gerçek bir “iktidar değişimi” yoktur. Hükûmet, halkın oylarıyla değil, partiler arasındaki oyunlarla, milletvekilleri arasındaki pazarlıklarla kurulur veya dağılır.
Türkiye’de parlâmenter sistemin istikrarsız ve etkinliği düşük hükûmetlere yol açtığı olgusu apaçık ortadadır.
PARLAMENTER SİSTEMİN YARI BAŞKANLIK SİSTEMİNE KAYMASI
Türkiye'de Turgut Özal'ın başbakanlığı döneminden bu yana başkanlık (ya da yarı başkanlık) rejiminin benimsenmesi yönünde öneriler artmıştır.
Fransa’da uygulanan yarı başkanlık sistemine bağlı olarak Fransa anayasasının Cumhurbaşkanına verdiği yetkiler ile Türkiye Cumhuriyeti anayasasının verdiği yetkileri karşılaştırdığımızda; yetki açısından Türkiye’de de Yarı Başkanlık sisteminin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Türkiye’nin ayrılığı, Cumhurbaşkanlarının halkın oyuyla değil de, TBMM tarafından seçilmesidir. Bütün ayrım bundan ibarettir.
Türkiye Cumhurbaşkanı isterse her Bakanlar Kuruluna başkanlık edebilir. Anayasamızın 104’üncü maddesi, “Gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kuruluna başkanlık etmek veya Bakanlar Kurulunu başkanlığı altına toplantıya çağırmak yetkisini“ Cumhurbaşkanına vermiştir.
Cumhuriyetimizin sekizinci Cumhurbaşkanı olan merhum Özal, Sayın Yıldırım Akbulut’un Başbakanlığı döneminde bu yetkisini geniş ölçüde kullanmıştır. O dönem, Türkiye’de Yarı Başkanlık bile değil, Başkanlık sistemi yaşanmıştır. Türkiye’yi Başbakan değil, Cumhurbaşkanı yönetmiştir. Toplumumuzda yaygınlaşan “Yıldırım Akbulut Modeli” boşuna çıkmamıştır. Bugün, Kazakistan’da ve diğer Türk Cumhuriyetlerinde Başkanlık sistemi vardır. Karşılaştırırsak, o dönem Türkiye’sindeki işleyiş ile hiçbir ayrım yoktur.
Cumhurbaşkanı Özal, sık sık Bakanlar Kurulu’nu toplar. Gündem tartışılırken, daha önceden hazırlattığı kararnameleri Bakanlar Kuruluna imzalatır, hatta üstü boş kararnameler de imzalanır ve bu yolla Türkiye yönetilirdi. Sayın Başbakan ise günlük işleyişi sağlardı. İşte size Türk tipi bir Başkanlık sistemi…
Yani, Başkanlık sistemi sanıldığı gibi Türkiye’nin hiç bilmediği büsbütün yabancı ve ürkülecek bir teklif değildir. Biraz daha geriye gidersek, sözgelimi ikinci Cumhurbaşkanımız İnönü’nün döneminde ve kurucu Cumhurbaşkanımız büyük Atatürk’ün döneminde siz sahiden Türkiye’de Başkanlık sisteminden başka bir sistem olduğunu mu düşünüyordunuz? Başbakanlar vardı tabii. Ama onların Başbakanlığı Cumhurbaşkanlarının iki dudağı arasındaydı. İstedikleri an onlar görevden alıyor ve yenilerini getiriyorlardı. İşte Başkanlık sistemi de bundan başka değildir. Türk tipi Başkanlık sisteminde Başbakanlık, Bakanlar arasında uyumlu yönetimi sağlayacak, günlük işleyişi denetleyecek bir kurum olmalıdır.
Öte yandan tarihimizin derinliklerine inersek, ülkemizin tarih boyunca bu sistemle yönetildiğini tespit ederiz. Ancak, insanlığın ulaştığı demokratik anlayışın ülkemizde de tam anlamıyla geçerli olması için gereken düzenlemeler ve Milletin Meclisinin yönetim üzerindeki denetim gücünü de sağlayacak kurumlar yoluyla anti-demokratik eğilimler de önlenmelidir.
Namık Kemal Zeybek’e göre başkanlık sistemi Türkiye için çıkar yoldur. İnsan hak ve hürriyetleri konusunda bütün yasa düzenlemelerini yapmak şartıyla…
Şimdi de, Türkiye’de, parlâmenter sistem dahilinde, hükûmetlere istikrar ve etkinlik sağlamanın bir yolu olup olmadığını araştıracağız.
RASYONELLEŞTİRİLMİŞ PARLÂMENTARİZM ÇARE OLABİLİR Mİ?
Parlâmenter sistemlerde hükûmetlere istikrar ve etkinlik sağlama amacıyla düşünülmüş birtakım usûller vardır. Bu usûllere yer veren parlâmenter sisteme genellikle, “rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm (parlementarisme rationalisé) ” ismi verilmektedir . Rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm, sağlam bir parlâmento çoğunluğuna dayanmayan hükûmetlere istikrar ve etkinlik kazandırmaya yönelik hukuk kurallarının bütünü olarak tanımlanmaktadır . 1949 Alman Anayasası, 1958 Fransız Anayasası rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm araçlarına yer veren örnek Anayasalardır.
Rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm, parlâmenter sistemlerde görülen istikrarsız ve güçsüz hükûmetlere belirli ölçüde çaredir. Burada rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm araçlarını görüp, bu araçların Türkiye’de görülen hükûmetlerin istikrarsızlığı ve zayıflığı sorununa çare olup olamayacağını inceleyeceğiz.
Rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm hükûmetlere istikrar ve etkinlik sağlamaya yönelik bir sistem olduğuna göre, rasyonelleştirilmiş parlâmentarizmin araçlarını da “hükümete istikrar kazandırmaya yönelik araçlar” ve “hükûmete etkinlik kazandırmaya yönelik araçlar” olmak üzere ikiye ayırıp inceleyebiliriz.
A) HÜKÛMETE İSTİKRAR KAZANDIRMAYA YÖNELİK ARAÇLAR
Hükûmetlere istikrar kazandırmanın yolu, hükûmetlerin kurulmasını kolaylaştırmak, düşürülmesini ise zorlaştırmaktan geçer. O halde “hükümete istikrar kazandırmaya yönelik araçlar”ı da kendi içinde, “hükümetin kurulmasını kolaylaştırmaya yönelik araçlar” ve “hükûmetin düşürülmesini zorlaştırmaya yönelik araçlar” olarak ikiye ayırabiliriz.
1.Hükümetin Kurulmasını Kolaylaştırmaya Yönelik Araçlar
Rasyonelleştirilmiş parlâmentarizmin temel amacı, hükûmetlerin kurulmasını kolaylaştırmak; düşünülmesini ise zorlaştırmaktır. Hükûmetlerin kurulmasını kolaylaştırmak amacıyla çeşitli ülke anayasalarında şu usûller öngörülmüştür:
a) Hükümetin Güven Oylamasız Göreve Başlaması: Zımnî Güven.- Hükûmetin kurulmasını ve göreve başlamasını kolaylaştırıcı ve hızlandırıcı birinci usûl, hükûmetin göreve başlarken meclisten güven istemesi usûlünün kaldırılmasıdır. Bu şekilde yeni atanan Hükûmet bir iki hafta kaybetmeden derhal göreve başlamış olur. Bunu 1958 Fransız Anayasası yapmıştır. 1958 Fransız Anayasasının 8’inci maddesine göre hükûmet şöyle kurulur: Cumhurbaşkanı önce Başbakanı; sonra da Başbakanın önerisi üzerine diğer bakanları atar. Hükûmet bu şekilde kurulmuş olur. Bu şekilde kurulan hükümetin göreve başlayabilmesi için, bizde olduğu gibi, Meclisten güven oyu istemesine gerek yoktur . Atanan hükûmetin zimnî olarak parlâmentonun güvenine sahip olduğu varsayılır. Buna “zimnî güven (confiance implicite)” ismi verilmektedir . Şüphesiz göreve yeni atanan Başbakan da 1958 Fransız Anayasasının 49’uncu maddesinin ilk fıkrasına göre Millet Meclisinden “programı üzerine güven istemi”nde bulunabilir. Ancak Hükûmetin göreve başlayabilmek ve görevde kalabilmek için bunu yapmaya ihtiyacı yoktur. Uygulamada da göreve yeni başlayan hükûmetler, Millet Meclisinden güven oyu istememektedirler . Bu usûlün Türkiye’de de kabul edilmesi önerilebilir. Bu şekilde, hükûmetler göreve başlamak için bir iki haftalık zaman kaybetmezler. Atanan hükûmetlerin derhal göreve başlaması böylece sağlanmış olur. Ancak bu usûlün büyük bir yarar sağlayacağı pek şüphelidir. Zira, yeni atanan hükûmete karşı da parlâmentoda derhal güvensizlik önergesi verilip hükûmet düşürülebilir.
b) Hükümetin Kurulması İçin, Düşmesi İçin Gerekenden Daha Düşük Bir Çoğunluk Aramak.- Hükümetin kurulmasını ve göreve başlamasını kolaylaştırıcı diğer bir usûl de, göreve başlama sırasında yapılan güven oylamasında, meclis üye tamsayısının salt çoğunluğunun değil, toplantıya katılanların salt çoğunluğunun aranmasıdır. Yüzlerce kişilik parlâmentolarda toplantıya katılanların sayısı daima, üye tamsayısından az olur. Güven oyu için üye tamsayısının değil, toplantıya katılanların salt çoğunluğu aranırsa, Hükûmetin güven oyu alması daha kolay olur. Çünkü bu durumda, toplantıya gelmeyenlerin hükûmeti destekledikleri varsayılmaktadır.
Bu usûl, 1982 Türk Anayasası tarafından zaten kabul edilmiştir. Hükümetlerin düşürülmesi için üye tamsayısının salt çoğunluğunu arayan 1982 Anayasası, Hükümetlerin göreve başlaması sırasında yapılan güven oylamasında toplantıya katılanların salt çoğunluğunu yeterli görmüştür .
2. Hükümetin Düşürülmesini Zorlaştırmaya Yönelik Araçlar
Hükûmete istikrar kazandırmanın ikinci yolu, kurulmuş olan hükümetin düşürülmesini zorlaştırmaktır. Bunun için çeşitli anayasalar tarafından şu tedbirler alınmaktadır:
a)Güvensizlik Önergesi Verme Hakkının Sınırlandırılması.- Hükümetlerin düşürülmesini zorlaştırıcı birinci tedbir, güvensizlik önergesi verme hakkının sınırlandırılmasıdır. Rasyonelleştirilmiş parlâmentarizmden esinlenen anayasalar, güvensizlik önergesi gibi önemli bir kurumun gayri ciddî olarak kullanılmaması için, güvensizlik önergesi verme hakkını çeşitli şekillerde sınırlandırmakta, onun kullanılmasını zorlaştırmaktadırlar.
Örneğin 1958 Fransız Anayasasına göre, güvensizlik önergesi Millet Meclisi üye tamsayısının en az onda biri tutarındaki üyeleri tarafından verilebilir (m.49/2). Keza Fransız Anayasası güvensizlik önergesi verme hakkını bir kez daha sınırlandırmıştır: Aynı fıkraya göre (m.49/2), verilen güvensizlik önergesi reddedilmişse, güvensizlik önergesini veren milletvekilleri aynı toplantı (session) döneminde (yani pratikte yılın yarısında) bir daha güvensizlik önergesi verememektedirler. Böylece bir yasama yılında veya döneminde bir kez güvensizlik önergesi verme hakkına sahip olduğunu bilen milletvekili, bu hakkını kötü niyetle, sudan sebeplerle kullanmaktan çekinecektir.
Türkiye’de zaten benzer bir sınırlama vardır: 1982 Anayasasına göre, gensoru önergesi, ancak bir siyasî parti grubu adına veya en az yirmi milletvekilinin imzasıyla verilebilir (m.99). Bu sayı daha da arttırılabilir. Ve keza, bir yasama yılı içinde, bir milletvekilinin ancak bir defa güvensizlik önergesine imza atabileceği kuralı da getirilebilir.
b) Güvensizlik Oyunda Üye Tamsayısının Salt Çoğunluğunun Aranması.- Hükümetlerin düşürülmesini zorlaştırmanın en bilinen yolu, güvensizlik oyunda oylamaya katılanların değil, Meclis üye tamsayısının salt çoğunluğunun aranmasıdır. Bu şekilde, oylamaya gelmeyenler de, sanki hükûmete güven oyu vermiş gibi işlem görürler. Bu şekilde hükûmetin düşmesi daha da zorlaşır. Örneğin 1958 Fransız Anayasası, hükümetin düşmesi için üye tamsayısının salt çoğunluğunun güvensizlik oyu vermiş olmasını aramaktadır (m.49/2). Oysa aynı Anayasa, hükümetin kurulması için, güven oylaması zorunluluğunu bile getirmemektedir.
Bu tedbire 1982 Anayasası zaten yer vermiştir. 1982 Anayasasının 99’uncu maddesinin 4’üncü fıkrasına göre, gensoru neticesinde yapılan güven oylamasında Bakanlar Kurulunun veya bir bakanın düşürülebilmesi için, üye tamsayısının salt çoğunluğu gerekir. Oysa aynı Anayasa, Hükûmetin kurulması aşamasında yapılan güven oylamasında (m.110), toplantıya katılanların salt çoğunun güvenoyu vermesini yeterli görmektedir .
c) Yalnızca Güvensizlik Oylarının Sayılması.- Rasyonelleştirilmiş parlâmentarizmin güven oylamalarına getirdiği bir yenilik de, oylamalarda sadece, güvensizlik oylarının sayılması kuralıdır. Örneğin 1958 Fransız Anayasasına göre oylamada yalnızca güvensizlik oyları sayılır (m.49/2). Aynı hüküm 1982 Türk Anayasasında da bulunmaktadır (m.99/4). Sadece güvensizlik oylarının sayılması kuralı, hükûmetlerin prestijini korumaya yönelik bir tedbirdir. Eğer oylamada güven oyları ve çekimser oylarda sayılırsa, Anayasaya göre istifa etmek zorunda olmasa bile Hükûmet, istifa etmek zorunda kalabilecektir. Zira, bu takdirde Mecliste Hükûmeti destekleyen bir çoğunluğunun olmadığı görülecektir.
d) Yapıcı Güvensizlik Oyu.- Rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm araçlarından en ünlüsü kuşkusuz “yapıcı güvensizlik oyu (motion de censure constructive)”dur . 1949 Alman Anayasasının 67’nci maddesine göre, Bundestagın (Millet Meclisinin), Başbakanı güvensizlik oyuyla düşürebilmesi için üyelerinin çoğunluğu ile yeni bir Başbakan seçmesi gerekir. Yeni bir Başbakan seçmedikçe, Bundestagta (Millet Meclisinde) hangi çoğunluk toplanırsa toplansın Başbakanı düşüremez. Görüldüğü gibi bu sistemde, yıkmak için önce yapmak gerekmektedir. Bu nedenle de bu tür güvensizlik oyuna “yapıcı” güvensizlik oyu denmektedir. Yapıcı güvensizlik oyu usûlü, ülkede hükûmet krizinin olmasını, ülkenin hükûmetsiz kalmasını önlemektedir. Zira, bir başbakanın düşürülebilmesi için, öncelikle yeni bir başbakan üzerinde anlaşmak gerekmektedir. Yapıcı güvensizlik oyu, parlâmenter sistemlerde sıkça görülen “olumsuz çoğunluklar”a karşı bulunmuş bir çaredir. Olumsuz çoğunluklar, hükümete karşı güçlerini birleştirebilen, ama kendi içlerinde de birleşemeyen çoğunluklar demektir . Yapıcı güvensizlik oyu usulü, olumsuz çoğunlukları etkisiz kılmaktadır. Zira bunlar kendi içlerinde yeni bir başbakan üzerinde anlaşamayacaklarına göre, mevcut hükümeti de deviremeyeceklerdir.
Türkiye’de de hükûmete istikrar kazandırmak için yapıcı güvensizlik oyu usûlünün benimsenmesi önerilebilir. Bu usûl, Türkiye’de parlâmentodaki olumsuz çoğunluklar ile mücadele etmek için etkili olabilir.
e) Fesih Tehdidi Altında Güvenoyu.- Rasyonelleştirilmiş parlâmentarizmin en etkili araçlarından biri de, fesih tehdidiyle hükûmetin parlâmentodan güvenoyu elde etmesidir. 1949 Alman Anayasasının 68’inci maddesine göre, Başbakan tarafından istenen bir güven oyu, Bundestag (Millet Meclisi) tarafından reddedilirse, Başbakanın önerisi üzerine Cumhurbaşkanı Bundestagı fesheder. Burada fesih silahı çok etkilidir. Çünkü hükûmeti yok etmekte kararlı olan meclisin kendisi de yok olacaktır. Böyle bir durumda, milletvekilliklerinin sona ermesini istemeyen milletvekillerinin istemeye istemeye de olsa başbakana güven oyu vermek zorunda kalacaklardır. Diğer bir ifadeyle bu usûlde, milletvekilleri kendi görevlerini kaybetme riskini göze almadan, başbakanın görevine son veremeyeceklerdir.
Türkiye’de Meclisin Cumhurbaşkanı tarafından feshedilmesi mümkündür. Ancak bu çok sıkı şartlara bağlanmıştır (1982 Anayasası, m.116). Parlâmenter sistemin mantığında zaten, yürütme organının parlâmento üzerinde fesih hakkına sahip olması vardır. Parlâmenter sistemde parlâmento, güvensizlik oyuyla nasıl hükûmeti görevden alabiliyorsa, hükûmet de, fesih hakkını kullanarak, parlâmentoyu görevden alabilmelidir. Türkiye’de tarihsel nedenlerle (İkinci Abdulhamit’in Meclis-i Mebusan’ı feshettiği yolunda yanlış ve yerleşik bir kanı vardır) fesih kurumuna hiç sempatiyle bakılmamış, Cumhuriyet Anayasalarımız bu kuruma ya yer vermemiş, ya da onu gerçekleşmesi imkânsız şartlara bağlamıştır. Öncelikle, Türkiye’de Cumhurbaşkanına sınırsız bir fesih hakkı tanınmalıdır. Bu rasyonelleştirilmiş parlâmentarizmin değil, klasik parlâmentarizmin bir gereğidir. İkinci olarak, Alman Anayasasının 68’inci maddesine benzer bir şekilde, Başbakana güvensizlik oyuyla karşılaşması durumunda Meclisin feshini isteme yetkisi tanınmalıdır.
B) HÜKÛMETE ETKİNLİK KAZANDIRMAYA YÖNELİK ARAÇLAR
Rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm düşüncesinin tek amacı, hükûmetlere istikrar kazandırmak değildir. Çünkü istikrar tek başına bir işe yaramaz. Başarılı bir parlâmenter demokraside, hükûmetin görevde kalması yeterli değildir; ülkeyi yönetebilmesi de gerekir. Bir hükûmetin ülkeyi yönetebilmesi içinse kanunlara ve kararnamelere ihtiyacı vardır. O halde, hükûmetin etkinliği, bir yandan ihtiyacı olduğu kanunları çıkartabilmesine, diğer yandan da kararnameyle düzenleme yapabilmesine bağlıdır.
Dolayısıyla “hükümete etkinlik kazandırmaya yönelik araçlar”ı da kendi içinde, “kanun çıkarılmasını kolaylaştırmaya yönelik araçlar” ve “hükûmetin kararname çıkarmasını kolaylaştırıcı araçlar” olarak ikiye ayırabiliriz.
1.Kanun Çıkarılmasını Kolaylaştırmaya Yönelik Araçlar
Rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm sisteminde, parlâmento tarafından düşürülemeyen bir hükûmetin parlâmentoda çoğunluğa sahip olmaması mümkündür. Zira, yukarıdaki araçlar sayesinde parlâmentoda çoğunluğa sahip olmayan bir hükûmet düşmeyebilir. Ama bu hükûmetin parlâmentodan kanun çıkartması imkansızdır. Bu hükûmetin kanun tasarıları pek muhtemelen parlâmento tarafından reddedilecektir. O halde, hükûmeti sadece ayakta tutmakla iş bitmemekte, hükûmete, parlâmentoyu zorlayabilecek, gerektiğinde parlâmentoyu aşabilecek, anayasal araçlar da vermek gerekmektedir. İşte rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm düşüncesinden ilham alan bazı anayasalar, parlâmentoda sağlam bir çoğunluğa sahip olmayan hükûmetlere, hazırladıkları kanun tasarılarının kabul edilmesini sağlayacak anayasal mekanizmalar da getirmektedirler. Bunlardan bazıları şunlardır:
a)Blok Oylama: Ya Kabul Et, Ya Reddet.- Normal olarak bir kanun tasarısı parlâmentolarda madde madde oylanır. Keza her madde için milletvekilleri birçok değişiklik önergesi verebilir. Bu nedenle, bir kanunun kabul edilmesi çok uzun zaman alabilir. Keza, milletvekillerinin verdiği bazı değişiklik önergeleri kabul edilirse, kanun metninin kendi iç tutarlılığı bozulabilir. Kanunların kabul edilme sürecini hızlandırmak ve kanunların iç tutarlılığını korumak için, 1958 Fransız Anayasası “blok oylama (vote bloqué)” usûlünü öngörmüştür . Anayasanın 44’üncü maddesinin üçüncü fıkrasına göre, Hükûmet istediği takdirde, Meclis, müzakere edilen metnin bütününü tek bir kerede oylamak zorundadır. Dolayısıyla bu usûlde, parlâmentonun bir kanun tasarısında kendi istediği şekilde değişiklik yapması mümkün değildir. Blok oylama usûlü uygulandığında, parlâmentonun yapabileceği iki şey vardır: Ya kabul eder; ya da reddeder.
Türkiye’de de “blok oylama” usûlü kabul edilebilir. Bu usûl Meclisin daha hızlı kanun çıkarmasını sağlayıcı bir etki gösterebilir. Bu usûl sayesinde Hükûmet, Meclis çalışmalarını disiplin altına alabilir.
b) “Giyotin” : Ya Kanunu Kabul Et, Ya Da Hükûmeti Düşür.- Parlâmenter sistemde normal olarak parlâmentonun düşürmediği bir hükûmetin sunduğu kanun tasarılarını reddetmesi mümkündür. Oysa bu, hükûmetin etkinliği bakımından sakıncalıdır. Ülkenin etkin bir şekilde yönetilebilmesi için, ya hükümetin ihtiyaç duyduğu kanunlar çıkmalıdır; yahut istediği kanunları çıkaramayan hükûmet gitmelidir. Kanun çıkaramayan bir hükûmetin işbaşında kalmasının bir anlamı yoktur. Keza, bir parlâmentonun düşürmediği bir hükûmetin kanun tasarılarını reddetmesi de mantıksızlıktır. Bu mantıksızlığı, 1958 Fransız Anayasası “giyotin” usûlüyle çözmüştür. Fransız Anayasasının 49’uncu maddesinin üçüncü fıkrasına göre, “Başbakan, Bakanlar Kurulunda görüştükten sonra, Millet Meclisi önünde, bir metin üzerinde Hükûmetin sorumluluğunu yüklenebilir. Bu durumda, izleyen yirmidört saat içinde bir güvensizlik önergesi sunulmaz ve önceki fıkra uyarınca oylanmazsa, bu metin kabul edilmiş sayılır”. Buna göre, hükûmetin sunduğu bir kanun tasarısının mecliste kabul edilmeme ihtimali varsa, hükûmet bu kanun tasarısının kabul edilip edilmemesini bir güven sorunu haline getirmekte, bu nedenle “sorumluluğunu ileri sürmekte”dir. Böyle bir durumda, hükûmete karşı olan milletvekillerinin yapması gereken şey, 24 saat içinde güvensizlik önergesi vermektir. Bu güvensizlik önergesinin kabul edilebilmesi içinse, Millet Meclisi üye tamsayısının salt çoğunluğu tarafından oylanması gerekir. Bu usûlde, Meclis, “ya kanunu kabul et, ya da hükümeti düşür” emriyle karşı karşıya kalmaktadır.
Görüldüğü gibi, Fransa’da, parlâmentoda çoğunluğa sahip olmayan bir Hükûmet, güvensizlik oyuyla düşürülmedikçe, istediği kanunları çıkartabilir . Giyotin usûlü, düşürülemeyen ama parlâmentoda kanun çıkarmak için yeterli çoğunluğa sahip olmayan bir hükûmetin kanun çıkarabilmesini sağlamaktadır. Bu da parlâmenter sisteme işlerlik kazandırması bakımından büyük bir avantajdır. Fransa’da hükûmetlerin parlâmentoda sağlam bir çoğunluğa sahip olmadığı dönemlerde bu usûle sıklıkla başvurdukları ve başarılı sonuçlar elde ettikleri görülmüştür. Örneğin bu usûl, hepsi de çok önemli kanun tasarılarına ilişkin olmak üzere, 2 Nisan 1988 ila 14 Mayıs 1988 tarihleri arasında 9 defa, Mayıs 1988-Ocak 1990 arasında 18 defa kullanılmıştır.
Türkiye’de de “giyotin” usûlüne ihtiyaç vardır. Bu usûl sayesinde, hükûmet ihtiyacı olan kanunları kolayca çıkarabilecektir.
c) Teşriî Zorunluluk Hali: Ya Kanunu Kabul Et, Ya Hükümeti Düşür, Yoksa Kanun Koyma Yetkin Altı Ay Süreyle Askıya Alınır.- Yukarıda gördüğümüz gibi, yapıcı güvensizlik oyu nedeniyle Almanya’da Meclisin (Bundestag) Hükümeti düşürmesi oldukça güçtür. Ancak, istikrarlı bir demokraside hükûmetin görevde kalması yeterli değildir; yönetebilmesi de gerekir. İşte 1949 Alman Anayasası, 81’inci maddesinde “teşriî zorunluluk hali (état de nécessité législative)” denen bir usûlle, düşürülemeyen hükümete kanun çıkarma imkanını tanımıştır. Bu usûle göre, Bundestag Millet Meclisi), Başbakana istediği güven oyunu vermemiş, ama onun yerine yeni bir Başbakan seçerek onu da görevden alamamışsa; Başbakan, Cumhurbaşkanına başvurarak, ya 68’inci maddeye uygun olarak Meclisin feshedilmesini; ya da 81’inci maddeye göre “teşriî zorunluluk hali” ilân edilmesini isteyebilir. Bu ikinci halin ilân edilebilmesi için Bundestrat’ın (=Federal Senatonun) da onayı gerekir. Başbakanın istemi ve Bundestrat’ın onayı varsa, Cumhurbaşkanı “teşriî zorunluluk hali” ilân eder. Bu halin ilân edilmesiyle, Bundestagın (Millet Meclisinin) reddettiği kanun tasarıları kendiliğinden kabul edilmiş sayılır. Keza, Bundestag’a sunulan ve Bundestag’ın dört hafta içinde sonuçlandırmadığı kanun tasarıları da kendiliğinden kabul edilmiş sayılır. Ancak, “teşriî zorunluluk hali”, bir başbakanın döneminde en fazla altı ay süreyle kullanılabilir (m.81).
Kısacası, Alman parlâmenter sisteminde, Millet Meclisi (Bundestag) tarafından usûlüne uygun bir şekilde düşürülemeyen Başbakan, istediği kanunları çıkarmayan Bundestag’ı altı ay süreyle saf dışı bırakma ve yasama yetkisini bu süre içinde kullanma yetkisine sahip olabilmektedir. Kısacası, “teşriî zorunluluk hali”, bir nevi olağanüstü hal ilan ederek, hükûmetin yasama yetkilerini altı ay süreyle ele geçirmesi durumudur.
Türkiye’de de teşriî zorunluluk haline benzer bir usûlün kabul edilmesi önerilebilir. Bu usûlle zor durumlarda hükûmet, ihtiyaç duyduğu kanunları çıkarabilir. Bu da hükûmete etkinlik kazandırır.
2.Hükûmetin Kararname Çıkarmasını Kolaylaştırıcı Araçlar
Ülkenin yönetilmesi için kurallara ihtiyaç vardır. Bu kuralların hepsinin yasama organı tarafından kanunla konulmasını beklersek yönetimin etkinliği düşer. Çünkü parlâmentolar, gerek iş yükü, gerek çalışma usûlleri, gerekse teknik bilgilerinin yetersizliği nedeniyle ülkenin ihtiyacı olan bütün kanunları, gerektiği zamanda, gerektiği şekilde çıkaramazlar . O nedenle, hükûmetin kanun düzeyindeki bazı kuralları kararnameyle koyabilmesi gerekir. Bunun ise iki yolu vardır: Hükümetin “özerk kararname” ve “kanun hükmünde kararname” çıkarma yetkisine sahip olması.
a)Hükümete “Özerk Kararname” Çıkarma Yetkisi Tanınması.- Anayasa hukukunun klasik teorisinde, yasama yetkisi “aslî (originaire)”; yürütme yetkisi ise “türev (dérivé)” bir yetkidir. Yürütme organı, kural olarak, kanuna dayanmadan düzenleyici işlem yapamaz. Yürütme organının düzenleyici işlemi, yasama organının yaptığı kanun karşısında secundum legem niteliktedir . Bu nedenle, klasik teoride, hükûmetin özerk düzenleme yetkisi yoktur. Hükûmetin düzenleyici işlem yapması, kararname çıkarabilmesi için, kanuna dayanması gerekir. Klasik teoride yürütme organının özerk düzenleme yetkisinin olmaması, hükümeti yasama organının iradesine bağlı hale getirmektedir. Hükûmete etkililik kazandırmak için, hükûmete “özerk düzenleme yetkisi” verilebilir. Hükûmet özerk düzenleme yetkisi elde ederse, parlâmentonun yasama yetkisi gibi özerk kural koyma yetkisiyle donatılmış olur.
Örneğin 1958 Fransız Anayasası hükümete “özerk düzenleme yetkisi (pouvoir réglementaire autonome)” tanımıştır. Fransız Anayasasına göre, Anayasanın 34’üncü maddesinde sayılan konular “kanun alanı (domaine de la loi)” oluştururlar . Bu alanda kural kaymak için parlâmento yetkilidir. Ancak kanun alanı dışında kalan konularda kural koyma yetkisi yürütme organına aittir (m.37). Kanun alanına girmeyen konularda, yasama organı kanun çıkaramaz. Diğer bir ifadeyle, kanun alanına girmeyen konular, yani 34’üncü maddede sayılmayan konular, yürütme organının “mahfuz alanı”nı oluşturmaktadır. Bu alanda hükûmet, bir kanuna dayanmadan doğrudan doğruya kararname ile düzenleme yapabilir. Dolayısıyla Fransa’da hükümetin ülkeyi yönetmek için “kanun”a, dolayısıyla yasama organına her zaman ihtiyacı yoktur. 34’üncü maddede sayılmayan konularda, Fransa’da yürütme organının “özerk düzenleme yetkisi” vardır. Bu alanda, yürütme organının düzenleme yetkisi aslî ve ilkel bir yetkidir. Yani bu alanda yürütme organının düzenleme yapabilmesi için kanuna dayanması veya yasama organından yetki almasına ihtiyacı yoktur. Yürütme organının bu şekilde yaptığı işlemlere “özerk kararname (réglement autonome)” veya “özerk düzenleyici işlemler (actes réglementaires autonomes)” denir.
Türkiye’de de hükûmete belli alanlarda, örneğin iktisadî, malî, idarî konularda, “özerk kararname” çıkarma yetkisi verilebilir. Bu şekilde hükûmet, hiç olmazsa belli bir alanda parlâmentoya ihtiyacı olmaksızın ülkeyi etkili bir şekilde yönetebilir.
b) Hükûmete Kanun Hükmünde Kararname Çıkarma Yetkisinin Verilmesi .- Anayasaların hükûmetlere özerk kararname çıkarma yetkisi vermeleri istisnaî nitelikteyse de, kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini çoğunlukla verdikleri gözlemlenmektedir. Hükûmetlerin kanun hükmünde kararname çıkarabilmesi için, özerk kararnameden farklı olarak yasama organı tarafından yetkilendirilmeleri gerekir. Yani özerk kararname yetkisi doğrudan doğruya anayasadan kaynaklanırken, kanun hükmünde kararname yetkisi yasama organından kaynaklanır. Bu usûlde, yasama organı belli konularda kanun düzeyinde kural koymak için hükûmete bir yetki vermektedir. Hükûmet bu yetkiye dayanarak, bir kararname çıkararak mevcut kanunlarda değişiklik yapmakta veya kanun düzeyinde yeni kurallar koymaktadır. Hükûmetin çıkardığı bu kanun hükmünde kararnameler, yayınlanarak yürürlüğe girmekte ve daha sonra onay için yasama organına sunulmaktadırlar. Böylece hükûmetler kanun hükmünde kararnameler ile ülkeyi daha etkili bir şekilde yönetebilmektedir.
1982 Anayasası kanun hükmünde kararname kurumuna zaten yer vermiştir. Ne var ki, önceleri Anayasa Mahkemesinin içtihadları nedeniyle ve şimdi (Ağustos 2000’den beri) Cumhurbaşkanının tavrı nedeniyle, Hükûmetler kanun hükmünde kararname kurumuna ya hiç başvuramamakta, ya da başvurdukları hallerde problemler çıkmaktadır.
-Rasyonelleştirilmiş Parlâmentarizm Demokratik Bir Usûl Müdür?
Yukarıda görüldüğü gibi, rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm araçları, milletvekillerinin iradesini sınırlandırmaya veya onların iradesi üzerinde çeşitli şekillerde baskı kurmaya veya çeşitli usûllerle onların iradesini aşmaya yarayan usûllerdir. Bunun ise demokrasi düşüncesiyle bağdaşmadığı akla gelebilir. Zira, milletvekilleri doğrudan doğruya halk tarafından seçilmektedir. Bu bakımından demokratik meşruluğu simgelemektedirler. Bu düşünce isabetsizdir. Çünkü bir kere, rasyonelleştirilmiş parlâmentarizmde hiçbir zaman, hükûmet parlâmentonun iradesine bağlı olmaktan çıkmamaktadır. Rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm araçları, parlâmentonun üye tamsayısıyla görevdeki hükûmeti düşürememesi durumunda uygulanabilmektedir. Parlâmentoda gerçekten hükûmete karşı sağlam bir çoğunluk varsa ve bu çoğunluk yeni bir hükûmet kurmakta anlaşabiliyorsa, bu hükûmetin düşürülmesi her zaman mümkündür. Hükûmete özerk düzenleme yetkisinin tanınması veya kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisinin verilmesinde de demokratiklik bakımından bir sakınca görmek oldukça güçtür. Zira her şeyden önce, günümüzde, hükûmetler de, dolaylı bir şekilde de olsa seçmenlerin iradesine dayanmaktadır. Parlâmentoların demokratik, hükûmetlerin anti-demokratik organlar olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Nihayet tek demokratik organ olarak parlâmento görülse bile, kanun hükmünde kararname usûlü anti-demokratik olarak nitelendirilemez. Çünkü, bu usûlde, hükümetin kanun hükmünde kararname çıkarabilmesi için parlâmentodan yetki alması gerekir. Keza hükûmetin çıkardığı kanun hükmünde kararnameler de parlâmentonun onayına sunulmaktadır.
Nihayet belirtmek gerekir ki, rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm, hükûmetin istikrarını ve etkinliğini sağlamayı amaçlamaktadır. Bir demokrasinin ise istikrara ve etkinliğe ihtiyacı olduğu kuşkusuzdur. Aksi takdirde, istikrarını ve etkinliğini yitirmiş bir demokrasi, yönetilemeyen bir demokrasidir ve böyle bir demokrasi, Weimer Alman Cumhuriyeti (1919-1933), Üçüncü Fransız Cumhuriyeti (1875-1940), Dördüncü Fransız Cumhuriyeti (1946-1958) ve 1961 Anayasası dönemi Türkiye Cumhuriyeti (1961-1980) örneklerinde görüldüğü gibi eninde sonunda yıkılmaya mahkumdur.
Rasyonelleştirilmiş Parlâmentarizm Araçları Çözüm İçin Yeterli midir?
Rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm araçlarının mutlak bir etkililiğe sahip olduğu ve her parlâmenter sistemde istikrarlı ve etkin hükûmetler yaratacağını söylemek mümkün değildir. Parlâmenter sistemde hükûmetin istikrarı ve etkinliği esas olarak arkasındaki parlâmento çoğunluğuna dayanır. Hükûmetin arkasında gerçekten bir parlâmento çoğunluğu yoksa ve özellikle hükûmet uyumsuz partilerden oluşan koalisyon hükûmeti ise, pek muhtemelen rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm araçları da hükûmete istikrar ve etkinlik kazandırmakta yetersiz kalacaktır.
Rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm araçları, parlâmentoda -sağlam olmasa da- az çok bir çoğunluğa sahip hükûmetlere istikrar ve etkinlik sağlayabilir. Diğer bir ifadeyle, hükûmet parlâmentoda mutlak bir çoğunluğa sahip olmasa da, nispî bir çoğunluğa sahip olmalıdır. Rasyonelleştirilmiş parlâmentarizmin, parlâmentonun mutlak çoğunluğu tarafından düşürülebilen bir hükûmeti ayakta tutmak için yapabileceği hiçbir şey yoktur.
Türkiye’de yukarıda belirtilen rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm araçlarına ihtiyaç vardır. Birçok durumda, bu araçlar, bugünkü sisteme nazaran hükûmetlerin nispeten daha büyük istikrar ve etkinlik kazanmalarına yardımcı olacaktır. Ancak, bu araçların tek başına, Türkiye’de Hükûmete istikrar ve etkinlik kazandıracaklarını iddia etmek mümkün değildir. Zira, yukarıda da belirtildiği gibi, parlâmenter sistemde, hükûmet istikrar ve etkinliği esasen arkasındaki parlâmento çoğunluğuna dayanır. Türkiye’de böyle bir çoğunluk maalesef yoktur. Seçmen düzeyinde siyasal parçalanmışlık ve devam eden ufalanma olgusu dikkate alındığında, yakın bir gelecekte de parlâmentoda bir çoğunluğun oluşmasını beklemek gerçekçi bir beklenti değildir. Bu nedenle, Türkiye’de rasyonelleştirilmiş parlâmentarizm araçları gerekliyse de, Hükûmete istikrar ve etkinlik kazandırmak bakımından yeterli değildirler.
Bugün parlamenter mekanizmanın işleyişini kolaylaştıracak aranışlardan biri de: Cumhurbaşkanın statüsüdür. Cumhurbaşkanının statüsü konusundaki tartışma ve aranışlar iki başlıkta toplanabilir: Cumhurbaşkanın seçimi ve yetkileri.
Bugünkü sistemin daha etkili işlemesi amacıyla, cumhurbaşkanın genel oy tarafından seçilmesi önerisi gündemdedir. Bunun başlıca gerekçeleri olarak, halk tarafından seçilmenin demokratikleşmenin ileri bir adımı olacağı, parlamenter rejime aykırı düşmeyeceği ve ülkeyi darbe olasılıklarına karşı daha dirençli kılacağı yolunda görüşler ileri sürülmüştür.
Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin, bugünkü usule oranla daha demokratik olacağı söylenebilir. Bunun ve sırf bu kadarının parlamenter rejime aykırı düşmeyeceği de açıktır. Avrupa parlamenter rejimleri içerisinde halk tarafından seçilen cumhurbaşkanları vardır. Demokrasiyi darbelere karşı daha dayanıklı hale getireceği tezi ise, ayaklarını pek sağlam bir zemine basmamaktadır. Eğer halk tarafından seçilmek bu güvenceyi sağlamaya yetseydi, halkın asıl temsilcilerinden oluşan seçilmiş parlamentolara karşı darbelerin olmaması gerekirdi. Ayrıca, siyasal tarih seçilmiş başkanlara ya da devlet başkanlarına karşı yapılmış darbeler bakımından da hiç yoksul değildir.
Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin asıl sakıncası, yürütme organını kelimenin olumsuz anlamında "iki başlı" hale getirmesi olasılığının yüksekliğindedir. 1982 Anayasası zaten cumhurbaşkanlığını sembolik bir makam olmaktan çıkarıp önemli yetkilerle donatmıştır. Cumhurbaşkanları bu yetkilerini kullanırken, halk tarafından seçilmiş olmamanın "ezikliği" içinde görünmüş de değillerdir. Bu önemli yetkilerle donatılmış makamın bir de halk tarafından seçilmesi, cumhurbaşkanına anayasa içinde ama parlamento dışında bir meşruluk kaynağı daha sağlayacaktır. Bu ise onun hükümetle sürtüşmelere girmesini kolaylaştıracak bir faktördür. Meşruluğunu ve güvenini meclisten alan hükümet ile, meşruluğunu ve prestijini genel oydan aldığını ileri süren bir cumhurbaşkanı arasındaki çekişmeler önce yürütme organını, sonra da giderek devlet çarkını esaslı bir şekilde felce uğratma istidadını bünyesinde taşır. Bunun küçük çapta örnekleri Özal'ın cumhurbaşkanlığı sırasında, Demirel'in başbakanlığındaki DYP-SHP karma hükümetleri döneminde yaşanmıştır.
Dolayısıyla, sistemi ve yürütmeyi güçlendirmek için düşünülen bu önlem tam tersi sonuçlar vermeye de açıktır.
Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinden doğabilecek çatışma ve dengesizlikler, yeni denge aranışlarını gündeme getirir. Demokratik sistem içinde bu yeni arayışların ilk ve yakın durağı, açıkça yarı başkanlık ya da başkanlık sistemleri olacaktır.
Demek istenen şudur ki, kendi başına parlamenter rejime aykırı düşmeyen "genel oy tarafından seçilme" modeli, sistem krizlerini ve yeni sistem aranışlarını da içinde barındırması bakımından, ancak bir geçiş dönemi niteliği gösterebilir. Ancak bu geçişin sadece demokratik modellerle sınırlı kalacağının da garantisi yoktur. Latin Amerika deneyleri işte bu yüzden öğreticidir.
Bu gözlemler ve endişeler doğruysa, bugün varolan seçim usulünün, yani cumhurbaşkanının TBMM tarafından seçilmesi modelinin sürdürülmesi daha isabetli olacaktır. Bir kez daha vurgulamak gerekirse, bu seçim usulü cumhurbaşkanına tanınan önemli yetkilerin kullanılmasına bugüne kadar engel de olmamıştır.
BAŞKANLIK SİSTEMİ ÇARE OLABİLİR Mİ?
Türkiye’de parlâmenter sistemin iyi işlemediğini gözlemleyen birçok yazar ve politikacı, parlâmenter sistemin terk edilmesi ve başkanlık sisteminin kabul edilmesi lehine görüşler dile getirmektedir .
Başkanlık sistemi Türkiye’nin sorununu çözebilir mi? Sorun iki boyutludur: Yürütmenin istikrarı ve etkinliği sorunu.
A.BAŞKANLIK SİSTEMİ TÜRKİYE’DE YÜRÜTMEYE İSTİKRAR KAZANDIRIR Mİ?
Başkanlık sistemi Türkiye’de yürütmeye istikrar kazandırır mı? Bu soruya kesin olarak evet cevabını verebiliriz. Çünkü, başkanlık sisteminde yürütme (hükûmet) tek kişiden oluşur; o da başkandır ve başkan belli bir süre için seçildiğine ve bu süre içinde güvensizlik oyuyla düşürülemediğine göre, başkanlık sisteminde mutlak bir istikrar vardır. Diğer bir ifadeyle başkanlık sisteminde hükûmet krizlerinin ortaya çıkması ihtimal dışıdır . Keza, başkanlık sisteminde hükûmet, tek bir kişiden oluştuğuna göre, bu sistemde koalisyon hükûmetlerinin olması da söz konusu değildir.
B.BAŞKANLIK SİSTEMİ TÜRKİYE’DE YÜRÜTMEYE ETKİNLİK KAZANDIRIR MI?
Başkanlık sistemi Türkiye’de de yürütme organına istikrar kazandırır. Ancak bizim tek amacımız, yürütmeye istikrar kazandırmak değildir. Çünkü istikrar tek başına bir işe yaramaz. Başarılı bir demokraside, yürütmenin başının, yani başkanın görevde kalması yeterli değildir; ülkeyi yönetebilmesi de gerekir. Başkanın ülkeyi yönetebilmesi için ise, kanunlara ihtiyacı vardır. O halde, şu soruyu sormak gerekir: Başkanlık sisteminde başkan, ülkeyi etkin bir şekilde yönetmek amacıyla ihtiyaç duyduğu kanunları çıkartmak için yeterli imkana sahip midir? Bu soruya kesin olarak hayır cevabını verebiliriz. Çünkü, başkanlık sistemi, sert kuvvetler ayrılığı sistemi olarak, yasama ve yürütme yetkilerinin ayrı ayrı ellerde toplandığı bir hükûmet sistemidir. Başkanlık sisteminde, kanunlar münhasıran parlâmento tarafından yapılır ve başkan tarafından yürütülürler. Başkanlık sisteminde başkan, parlâmentoların yasama yetkisine müdahale edemez. Başkanlık sisteminde de, başkanın ülkeyi etkili bir şekilde yönetebilmesinin şartı, parlâmentonun başkanın ihtiyaç duyduğu kanunları çıkarmasıdır. Bu ise, ancak başkan ile parlâmento çoğunluğunun aynı siyasal partiden olması durumunda mümkündür. Türkiye’de ise, bu şartın gerçekleşmesi ihtimal dışıdır.
Türkiye’de başkanlık sistemi benimsense bile, seçmen düzeyindeki bu bölünmüşlük devam ettiği sürece Meclisin yapısı değişmeyecektir. Başkanlık sisteminde de, Mecliste güçleri birbirine yakın dört-beş parti olacaktır. Bu partilerden hiçbiri tek başına Mecliste çoğunluğa sahip olamayacaktır. Böyle bir Meclisin, başkanın ihtiyaç duyduğu kanunları çıkarması mümkün değildir. Hatta daha da kötüsü, böyle bir Meclisin, bırakınız başkanın istediği kanunları çıkarmasını, her hangi bir kanun çıkarması da mümkün değildir. Zira, Meclisteki partiler bir koalisyon hükümeti çatısı altında birleşmediklerinden, Meclisteki birkaç partinin partilerin kendi aralarında uzlaşıp kanun kabul etmeleri ihtimal dışıdır. Kaldı ki başkanlık sisteminde, bu sistemin mantığı gereği yürütmenin yasamaya yön vermesi, kanun tasarıları hazırlaması, yasama çalışmalarına katılması mümkün değildir.
O halde başkanlık sistemi, başkan ile parlâmento çoğunluğu aynı partiden olmadıkça Türkiye’nin hiçbir problemini çözemez. Tersine Mecliste bir parti çoğunluğu olmadıkça, Meclisin tamamıyla bloke olması, kanun çıkaramaması da mümkündür. Türkiye’de tek bir partinin Mecliste çoğunluğu sağlaması ve bu partinin başkan ile aynı görüşleri paylaşması fevkalâde düşük bir ihtimaldir. Bu düşük ihtimal gerçekleşmedikçe başkanlık sistemi, Türkiye için yarar değil, zarar getirir; siyasal sistemin tamamıyla tıkanmasına yol açabilir.
Türkiye’de başkanlık sistemine taraftar olanlar, her nedense işin bu yanını görmezden gelmektedirler. Sanki başkanlık sisteminde, başkanın kanun koyma yetkisi varmış gibi veya sanki bir ülke kanun olmaksızın da yönetilebilirmiş gibi bir hava yaratılmaktadır. Bu doğru değildir. Başkanlık sisteminde başkanın kanun koyma yetkisi yoktur ve kanun çıkarma yetkisine sahip olmadan bir ülkeyi yönetmek de mümkün değildir.
O halde başkanlık sistemi mevcut haliyle Türkiye’nin derdine deva değildir. Başkanlık sistemi Türkiye’de yürütme organına istikrar kazandırabilirse de, etkinlik kazandıramaz. Etkinlikten mahrum bir istikrar, hiçbir işe yaramaz. Böyle bir durumda, başkan sadece günlük işleri yürütür. Hiçbir yeni karar alamaz. Hiçbir reform yapamaz. Ülke tamamıyla bloke olur.
YENİ BİR HÜKÛMET SİSTEMİ ÖNERİSİ: “KARARNAMELİ BAŞKANLIK SİSTEMİ”
O halde, Türkiye için başkanlık sistemi öneriliyorsa, “klasik başkanlık sistemi”nden farklı “yeni bir başkanlık sistemi” önerilmelidir. Bunun altında yatan düşünce çok basit. Klasik başkanlık sistemi, Türkiye’nin karşılaştığı istikrarlı yönetim sorununu çözebilir; ama etkin yönetim sorununu çözemez. Çünkü, bu sistemde kanun koyma yetkisi başkana değil, içinde çoğunluk olmayan ve dolayısıyla karar alamayan Meclise ait olacaktır. O halde, etkin yönetim için, başkana kanun koyma yetkisini de vermek gerekir. Ancak bu öneriyi kabul etmek oldukça güçtür. Çünkü, başkana kanun koyma yetkisinin de verilmesi, yürütme ve yasama yetkilerinin aynı elde toplanması anlamına gelir ki, bu kuvvetler ayrılığı teorisine aykırıdır. Açıkçası, sadece yürütme değil, yasama yetkisine de sahip bir başkanın, bir “kral”dan veya bir “diktatör”den farkı kalmaz.
Ancak, bu düşünceyi abartmamak gerekir. Zira, yürütme ve yasama kuvvetlerine sahip böyle bir başkanın serbest ve dürüst seçimlerle iş başına gelmesinin ona belli ölçüde demokratiklik kazandıracağı düşünülebilir. Halk böyle bir başkandan memnun kalmamışsa, dört ya da beş yıl sonra yapılacak seçimlerde onu değiştirebilir.
Diğer yandan bu sistemde, yargı kuvveti de, başkandan tamamıyla ayrı ve bağımsız olacaktır.
Türkiye’de etkili ve istikrarlı bir yönetim, sadece yürütme yetkisine değil, aynı zamanda yasama yetkisine de sahip bir başkan tarafından sağlanabilir.Böyle bir sistem, anayasacılığın temellerinden biri olan kuvvetler ayrılığı teorisiyle tamamıyla bağdaşmazlık içindedir. Bu sistemde parlâmento ortadan kalkmış veya işlevini yitirmiş olur.
O nedenle bu “yürütme+yasama yetkili başkanı” savunmak oldukça güçtür. Dolayısıyla, yasama organını tamamıyla kaldırmamak ve yasama yetkisini tamamıyla başkana vermemek gerekir. Bunun için, başkanın kural koyma yetkisini belirli bir alanla sınırlandırmak gerekir. Yani, başkan, sadece anayasa tarafından belirlenmiş bir “mahfuz başkanlık alanı”nda yasama yetkisine sahip olmalıdır. Bu mahfuz alan, ekonomik, malî, idarî konular ile sınırlı olabilir. Örneğin kamu idaresi, kurumları, kamu personeli bu alanda bulunabilir. Ancak bu alana, temel hak ve özgürlükler ile yargı organları ve keza medenî kanun, borçlar kanunu, ticaret kanunu gibi temel kanunlar (kodlar) girmemelidir. Başkan, “mahfuz başkanlık alanı”na giren konularda (yani ekonomik, malî, idarî vs.) düzenleme yetkisini “başkanlık kararnamesi” ile kullanmalıdır. Bu başkanlık kararnameleri, bugünkü kanun hükmünde kararnamelere, kanun gücünde olmaları bakımından benzeyecektir.
Ancak bugünkü kanun hükmünde kararnamelerden başlıca iki farkı olacaktır. Bu başkanlık kararnamelerinin çıkarılması için Meclisten bir yetki kanunuyla yetki alınmasına gerek olmayacaktır. Yani başkanın kararname çıkarma yetkisi bizzat anayasadan kaynaklanacaktır. İkinci olarak, bu başkanlık kararnameleri, onay için meclise de sunulmayacaklardır.
Bu şekilde kendi “mahfuz alanı”nda “başkanlık kararnamesi” çıkarma yetkisine sahip olan başkan, ülkeyi hiç olmazsa belli alanlarda (mahfuz alana giren konularda) etkili bir şekilde yönetme imkanına sahip olacaktır.
Şüphesiz ki Meclis de başkanın “mahfuz alanı”na artık müdahale edememelidir. Başkanın mahfuz alanında artık kanun çıkaramamalıdır. Keza, başkan da ancak kendi mahfuz alanında başkanlık kararnamesi çıkarabilmeli, Meclisin yetki alanına müdahale edememelidir. O nedenle bu sistemde, Meclis ile Başkan arasında yetki uyuşmazlıkları çıkabilir. Bu yetki uyuşmazlıklarını çözme görevi mevcut Anayasa Mahkemesine bırakılmamalıdır. Zira, Anayasa Mahkememiz, geçmişi itibarıyla böyle hassas bir görevi başarma yeteneğine sahip olmadığını göstermiştir. Bunun için özel bir “yüksek hakemlik kurulu” oluşturulmalıdır. Bu kurulun 10-15 kişiden oluşmasına gerek yoktur. Bu kurul üç kişiden oluşmalıdır. Bir kişi, doğrudan başkan tarafından seçilmelidir. Bir kişi de Meclis tarafından seçilmelidir. Üçüncü kişi ise, bu iki kişi tarafından oy birliğiyle seçilmelidir. Bu kişilerin görev süresi, başkanın görev süresiyle sınırlı olmalıdır. Her başkanlık seçiminden sonra, kurul üyeleri yeniden seçilmelidir. Bu kurula Meclisin çıkardığı kanunlara karşı sadece başkan başvuruda bulunabilmelidir. Çünkü, burada korunmak istenen şey, başkanın mahfuz alanıdır. Başkanın çıkardığı, “başkanlık kararnameleri”ne karşı ise sadece Meclis başvuruda bulunabilmelidir. Çünkü burada korunmak istenen şey, Meclisin görev alanıdır. Meclis, başkanlık kararnamelerine karşı, başvuruda bulunma kararını ancak, üye tamsayısının salt çoğunluğuyla alabilmelidir. Bu Kurul, sistemin kilit noktası olacaktır. Sistemde kural koyma yetkisi bakımından ne derece başkanın, ne derece Meclisin etkili olacağına nihaî tahlilde bu kurul karar verecektir.
SONUÇ
Parlâmenter sistem, terk edilmesi gereken bir sistem midir? Bu soruya, kesin olarak “evet” veya “hayır” cevabı vermek mümkün değildir. Yukarıda görüldüğü gibi, parlâmenter sistemin birtakım güçlü ve zayıf yanları vardır. Belirli bir ülke düzeyinde bu güçlü ve zayıf yanlardan hangisinin baskın çıktığı gözlemlenebilirse de, bunu genel olarak tüm ülkeler için peşinen söyleyemeyiz. Kaldı ki, parlâmenter sistemin zayıf yanlarının, doğrudan doğruya sistemin kendisinden kaynaklandığını ve mutlak nitelikte olduklarını söylemek çok zordur. Parlâmenter sistemin istikrarsız hükûmetlere yol açmasının nedeni, koalisyon hükûmetleri ve koalisyon hükûmetlerinin nedeni de çok-parti sistemidir. Çok-parti sisteminin temel nedenin ise nispî temsil seçim sistemi olduğu düşünülmektedir. Çoğunluk seçim sisteminin uygulandığı ve disiplinli iki-parti sisteminin mevcut olduğu bir ülkede (örneğin İngiltere’de), parlâmenter sistem de pekala istikrarlı ve güçlü hükümetlere yol açabilmektedir. Özetle, zayıf yanların, parlâmenter sisteme bağlı olduğu kadar, her ülkenin kendi siyasal ve sosyal koşullarına (parti sistemi, siyasal kültür, sosyal bölünmüşlük, vs.) bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Bir ülkede parlâmenter sistem iyi bir şekilde işlerken, bir başka ülkede kötü bir şekilde işleyebilmektedir. Dolayısıyla parlâmenter sistemin performansı, ülkeden ülkeye değişebilmektedir.
Başkanlık sisteminin tercih edilebilirliği konusunda, kesin birşey söylemek mümkün değildir. Her siyasal kurumun olduğu gibi, başkanlık sisteminin de, diğer başka sistemlere nazaran birtakım güçlü ve zayıf yanlarının olması doğaldır. Başkanlık sisteminin güçlü ve zayıf yanlarının neler olduğunu yukarıda gördük. Başkanlık sisteminin güçlü yanlarının zayıf yanlarından veya zayıf yanlarının güçlü yanlarından daha önemli olduğu da iddia edilemez. Çünkü, başkanlık siteminin güçlü ve zayıf yanlarından bazılarının da doğruluğu teorik olarak tartışmalıdır. Diğer yandan, bu güçlü ve zayıf yanlar, her ülkenin kendi siyasal ve sosyal koşullarına (siyasal parti sistemi, siyasal kültür, sosyal bölünmüşlük, vs.) bağlıdır. Bir ülkede başkanlık sisteminin güçlü yanları ortaya çıkarken, bir başka ülkede başkanlık sisteminin zayıf yanları ortaya çıkması mümkündür. Yani başkanlık sistemi, bir ülkede başarılı olurken, bir başka ülkede başarısız olabilir.
Görüldüğü gibi, Türkiye’de karşılaştığımız istikrarsız ve güçsüz hükûmet sorununu, klasik parlâmenter sistem ve klasik başkanlık sistemi içinde kalarak çözmek mümkün değildir. Zira, gerek parlâmenter sistem, gerek başkanlık sistemi ancak parlâmentoda sağlam bir tek parti çoğunluğu varsa başarılı bir şekilde işleyebilmektedir. Bunun şartı ise, iki-parti sistemi, iki-parti sisteminin şartı ise büyük ölçüde tek turlu çoğunluk seçim sistemidir. İngiltere’de parlâmenter sistem başarılı bir şekilde işlemektedir. Amerika Birleşik Devletlerinde de başkanlık sistemi başarılı bir şekilde çalışmaktadır. Her iki ülkede de istikrarlı ve etkin bir yönetim vardır. Çünkü her iki ülkenin de parlâmentosunda çoğunluk vardır. Çünkü her iki ülkede de iki-parti sistemi vardır. Çünkü her iki ülkede de tek turlu çoğunluk seçim sistemi uygulanmaktadır.
Türkiye’de ise ne parlâmenter sistem, ne başkanlık sistemi tek başına hükûmetlere istikrar ve etkinlik kazandırabilir. Çünkü Türkiye’de parlâmentoda çoğunluk yoktur. Türkiye’de çok-parti sistemi vardır. Türkiye’de nispî temsil seçim sistemi uygulanmaktadır. Türkiye’de gerek parlâmenter sistemin, gerek başkanlık sisteminin başarılı bir şekilde işleyebilmesi için parlâmentoda sağlam bir çoğunluk gerekir. Türkiye’de sağlam bir parlâmento çoğunluğu yoktur. Çünkü Türkiye’de iki parti-sistemi yoktur. Türkiye’de iki-parti sisteminin olması için seçim sisteminin tek turlu çoğunluk sistemi olması gerekir.
Öte yandan başkanlık sistemi çok farklı ve güçlü bir siyasal-kültürel altyapıyı gerektirir. Sistemin yozlaşmaması için bu şarttır. Parlamenter rejimin dengeleri kendini yenileme ve yeniden üretme konusunda da vaatkarken, aynı şey başkanlık modeli için sözkonusu değildir. Türkiye'nin siyasal geçmişi ve deneyimi ise, iyi ya da kötü parlamenter rejim aranışları içinde geçmiştir. Başkanlık sistemi kültürü, eğer monarşi dönemini örnek göstermek gibi bir hata işlemezsek, son derece zayıftır.
Bazı nesnel sakıncalar ve öznel zaaflardan dolayı, başkanlık sistemi gibi bambaşka bir modelin denenmesini iyice sakıncalı hale getirmektedir. Türkiye'ye önerilmesi makul olan, yepyeni ve sınanmamış modeller değil, içinde pişmeye başladığı parlamenter rejimin hakkını verdirmeye çalışmaktır.Ayrıca başkanlık rejimi ile parlamenter rejim arası bir kırma model olan yarı başkanlık sistemi de, bütün melez modeller gibi, uygulanması daha zor bir formüldür. Bunun hayata geçirildiği Fransa'da, siyasal ve kültürel açıdan varolan olgunluğa rağmen çetrefil sorunlarla karşılaşıldığı meydandadır. O halde bugünkü sistemi daha iyi işler hale getirebilmek için, sırf yasama-yürütme ilişkileri düzeyinde yenilikler yapılması gerekir.
Aslı KAN- Sevgi KOLAÇ
KAYNAKLAR
•Kemal Gözler, “Türkiye’de Hükümetlere Nasıl İstikrar ve Etkinlik Kazandırılabilir? (Başkanlık Sistemi ve Rasyonelleştirilmiş Parlâmentarizm Üzerine bir Deneme)”, Türkiye Günlüğü, Sayı 62, Eylül-Ekim 2000
•Doç. Dr. Burhan KUZU, Türkiye İçin Başkanlık sistemi,Liberal Düşünce Topluluğu,1999
•Mustafa ERDOĞAN , “Başkanlık Sistemini Doğru Tartışmak”, Liberal Düşünce, 1996
•NEUSTADT (RichardE), “Presidential Government”, International Encyclopedia of the Social Sciences, (ed. David L. Sills), New York, Macmillian and Free Press, 1968, Cilt 11
•Nur Uluşahin, Anayasal Bir tercih Olarak Başkanlık Sistemi, Ankara, Yetkin Yayınları, 1999
•Çağdaş Demokrasiler (Çev.: Ergun Özbudun ve Ersin Onulduran), Ankara, Yetkin Yayınları, Tarihsiz, s.62-81
•Mehmet Turhan, Hükûmet Sistemleri, Ankara, Gündoğan Yayınları, İkinci Baskı, 1993
•Namık Kemal Zeybek, Ortadoğu Gazetesi, 18.06.1998 Perşembe yazısı
Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
Başkanlık Sistemi -Türkiye
|
| 1 | Tebrik ederim 
Hüseyin Kuru 2008-03-26 10:15:35 Öncelikle boyle guzel bi makale hazırladıgıız icin sizi tebrik ederim Emegiize saglık. Ancak sizden bu makalenin aynı şekil olacak sekilde ingilizcesini alabılırmıyım acaba ?
| | 2 | Harika bir makale 
Gökhan Akdağ 2011-04-11 18:46:25 Konu ile alakalı onca yazı okudum ve inanın beni tatmin eden tek makalenin bu olduğunu söylemeliyim. Hayran kaldım sizlere. Umarım merak ettiğim her konuda bu makalenizdeki gibi çok net ve detaylı bilgilendirme ile tatmin olabilirim. Ve teşekkür ediyorum sizlere...
|
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |
|
GenBilim Editor Yazar Hakkında:"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık."
Nicholas Murray
 Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
RSS Kategorileri
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
Makale İşlemleri
Untitled 1
Sponsor Bağlantılar
Genbilim Reklam
|
|
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
|
|