GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Sosyoloji arrow Avrupa'da Aydınlanma Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Kas 23 2007
Avrupa'da Aydınlanma Yazdır E-posta
(0 Oy)



Nuray Dağdelen   
Cumartesi, 24 Kasım 2007
Okunma: 991 kez

Aydınlanma, 17.y.y.’ın ikinci yarısıyla 19.y.y.’ın ilk çeyreğini kapsayan, Avrupa’da ortaya çıkan, sonuçlarıyla dünya evren tablosunu değiştiren bir hareket olmuştur. Birey aklını kullanmaya başlamıştır. İşte bireyin aklını kullanmaya başlaması ile birlikte eleştirel akıl ile doğmatik akıl arasındaki savaş ortaya çıkmıştır. Bu savaş eleştirel aklın zaferi ile sonuçlanmıştır.

Eleştirel aklın kazandığı bu zafer, “insanı evren tablosunda başrol oyuncu haline getirmiştir. İnsanı merkeze alan aydınlanma anlayışı, tüm katı doğmaları karşısına almıştır. Yönetici-yönetilen ilişkisi bağlamında insan aklı, yönetici rolünü üstlenmiştir. Artık tüm dünyaya hükmedebilen yönetici güç, eleştirel akıldır. İnsan eleştirel akıl sayesinde kendini ve dünyayı yeniden yorumlamış, kendini ve dünyayı anlamlandırma kriterleri akla dayalı kriterler olmuştur. Bu kriterler sayesinde Avrupa insanı, Ortaçağın akıldan ve insandan uzak değerlerinden kurtulmuş, kendini aklın ışığında yeni bir boyutta ele almıştır. Bu boyut ise doğmalardan, insan dışı değer ve güçlerden arınmış, doğayı ve insanı akılla kavramaya çalışan “aydınlanma” boyutludur.


18.y.y.’da, Avrupa büyük tartışmaların odak noktası haline gelmiştir. Bu yüzyıl, Rönesans’taki büyük uyanışın daha da büyük boyutlar kazandığı bir yüzyıldır. Bilimsel gelişmeler başlamış ve hız kazanmış, teknikte, birbirini izleyen buluşlar olmuş ve yavaş yavaş sanayi uygulanmaya başlamıştır. Batı Avrupa dünyaya açılarak ticaretin merkezi haline gelmiştir. Bu da Burjuvaziyi doğuracaktır. Düşünceler de geçmişle bağlılıklarını koparmış, ileriye dönük bir tutum içine girmiştir. Avrupa artık çizgisini belirlemiştir.


Avrupa’da Aydınlanma adlı çalışmamda XVII. Ve XIX. Yüzyıllar arasında, Avrupa’da yaşanan gelişmeleri değişik yönleriyle ele aldım. Giriş bölümünde, Aydınlanma’ya temel oluşturan ve bugünkü Avrupa’nın kurulmasını sağlayan Yunan uygarlığının özelliklerini ve Aydınlanma’daki rolü üzerinde durdur. Birinci bölümde; Avrupa'’daki, kültürel, siyasal, sosyal ve düşünsel alandaki gelişimleri, ikinci bölümde ise bilim ve teknikteki gelişmeleri anlattım.


Bu çalışmamda bana yardımcı olan Değerli Hocam Yrd. Doç. Behset Karaca’ya teşekkür ederim. Ayrıca çalışmam boyunca yardımını ve desteğini esirgemeyen Sevgili Ablam Gülay Dağdelen’e de teşekkürü bir borç bilirim.


GİRİŞ
1. YUNAN UYGARLIĞININ AYDINLANMA’YA ETKİSİ
Aydınlanma’nın temelleri İlkçağ Tarihi’nde, Yakındoğu’da belirli bitki ve hayvanların evcilleştirilmesine dayalı bir tarımın gelişmesi ilk kentlerin kurulması sayesinde sağlanan bir dizi ilerlemede yatmaktadır.  M. Ö. VIII ve VI.y.y. larda, İtalya yarımadasının tüm batı ve güney kıyıları, Yunan Kolonileri ile kaplanmıştı. Sicilya’nın doğu ve güney kıyılarında bu ağ daha yoğundu. Bu yayılış sahalarındaki geçim yolları, yeni geçim yollarıyla birleşerek bir sentez yarattı. Çünkü buralarda daha önce, ormanlara bağımlı avcı ve toplayıcı gurupların oluşturduğu bir nüfus vardı. Bunun sonucunda da Yunanlıların kendileriyle ilgili olarak, özenle işledikleri imaj doğdu.


Yunan kolonileri, İtalya yarımadasının tüm batı ve güney kıyılarına yayılınca yerli halk ile kaynaştılar. O devir için pek ileri sayılabilecek tekniklerinin yanı sıra, beğenilerini ve adetlerini de yaydılar.  VI. Yüzyılda, çıkan seramiklere bakarak söyleyecek olursak, Yunan Uygarlığının Latin ve Roma üzerinde büyük etkisi vardır. Yunan’ın maddi ve manevi kültürü. Roma’nın iktisadi ve sosyal yaşamının gelişmesinde hızlandırıcı bir etken olacaktır. Yunan uygarlığı Batı’yı iki yoldan etkiledi. Önce, Romalılar yoluyla etkilemiştir. Çünkü Yunan uygarlığı, Helenistik hükümdarlar aracılığı ile, Roma imparatorluğunu derinden etkilemişti. Yunan kültürünü özümseyen Romalılar, onu aynı zamanda Batı’ya geçirmişlerdi. Ama asıl önemlisi Yunan Uygarlığı ikinci etkilemesini sonraki yüzyıllarda, özellikle Rönesans’ta yaptı. XII.y.y.’ın sonlarında Araplar sayesinde, Yunan kültürünün yeni yeni metinleri Batı’ya sokulmuş ve büyük yankılar uyandırmıştı. Ama asıl önemlisi Rönesans’tadır. Yunan uygarlığının eserleri sanki yeniden keşfedilir. Yunan Uygarlığının Batı’yı doğrudan etkilemsi de bu tarihlerde başlar.


Batı uygarlığının İlkçağda’ki en önemli kaynaklarından biri Yunan uygarlığıdır. Bu uygarlık Batı’yı demokrasi, bilim, edebiyat ve sanat, felsefe gibi alanlarda etkilemiş ve Aydınlanma’ya ışık tutmuştur. Artık Avrupa, Yunan uygarlığını yeniden keşfetmeye başlayacak ve kendinden de bir şeyler katarak, Avrupa’yı “Aydınlıklar Çağı”na götürecektir.


1.1. Demokrasi
Yunanlılar, “doğu despotizmine” karşı demokratik yönetimin ilk uygulayıcıları oldular. Eski Yunanda demokratik yönetim, özellikle Atina Sitesi’nde uygulanmıştır. Atina demokrasisi, bir tek kişinin egemenliği demek olan hükümranlığı reddetmekte, site işleriyle ilgili her türlü düşünce ve görüşün tartışmasına özgürlük ilkesini tanımakta, çoğunluğun oylarını alınan kararların meşruluğu içinde yeterli görmekteydi. Yurttaşların özgürlüklerinin gerçek güvencelerinden biri olan konulara saygı esasına dayanırdı.


Atina halkı kendi kendini yönetirdi. Halk Meclisi (Egzelya) olarak bir araya gelip, sitenin işleri için karar verirlerdi. “Helie” adı verilen mahkeme vardı. Bu mahkemede toplanıp adaleti yerine getirirlerdi. Halk Meclisinde tartışılacak konuları hazırlamak ve yönetimin sürekliliğini sağlamak, “Beş Yüzler Kurulu” adlı bir kurulun göreviydi. Konuların uygulanması, idare ve kumanda görevlerini yerine getirmek için, bu kurul, elindeki yetkileri “strateji”lere devrederdi. Ancak, son sözün halkta olması için her türlü önlem alınmıştı. Halk Meclisi, el kaldırarak özel görevler için on statej seçiyordu. Eğer aralarından birinin yaptığı işlem kınanır türden ise, mahkeme, cezasını ya da para cezasını saptayarak, işlemi iptal ederdi. Halk Meclisi, yasama görevi yapıyordu. Her üye kanun tasarısı önerebilir ve tüm meclis, bu tasarıların tartışmasına katılırdı. Beş Yüzler Kurulu da çok önemli bir devlet organıydı. Üyeleri kura ile seçilirdi. Bu kurul diplomatik ilişkilerde devleti temsil ederdi ve yabancı elçileri kabul edip Halk Meclisine sunardı. Ağır suçluları tutuklayıp mahkemeye ya da cezaları o mahkemenin yetkisini aşıyorsa Halk Meclisinin önüne sevk etmekte sınırsız yetkisi vardı. Kurul, Halk Meclisinin kabul ettiği kanun tasarıları hakkındaki görüşünü de açıklayıp, aydınlığa kavuştururdu. Beş Yüzler Kurulu, Halk Meclisinin yalnızca bir yürütme organı değil aynı zamanda bir bürosu durumunda idi.


Ancak Atina’daki demokrasi ve özgürlüğün günümüzdeki demokrasi ve özgürlükten farklı bir yönü vardı. Yunanlılar açısından demokrasi hiçbir zaman başka halkların özgürlüğüne saygı ile birleştirilmiyordu. Yine Atina demokrasisinin hiçbir zaman eşitlik gibi bir iddiası olmadı. Çünkü köleler ve yabancılar bu haklardan faydalanamıyorlardı. Köleler herhangi bir sosyal hakka sahip olmak şöyle dursun, direniş hareketleri yaptıkları zaman devlet organlarınca eziliyorlardı. Böylece sayıları, özgür yurttaşlardan hiç de az olmayan köleler, her türlü insani haklardan yoksundular. Özgür halkın hemen yarısına yakın olan kadınlarla “metek” denilen yabancılar da, siyasal yönden ayrıcalıklı değillerdi. Ayrıca Atina Anayasası, kenti kırsal kesimin zararına koruyordu. Tacirler, dükkâncılar, ücretliler, gündelikçiler ve öteki kentliler Meclisin oturumlarına katılabilirlerdi. Köylüler ise Mecliste genellikle hiç temsil edilmiyor ya da küçük bir delege yollayabiliyorlardı. Çünkü Mecliste hazır bulunma, iki ya da üç güne malolacaktı.  Yunan demokrasisinin diğer bir eksiği ise; Kanuna göre, Sitede her yurttaş, hangi makam için olursa olsun seçilebilirdi. Ancak bu makamlar ücretli olduğundan taliplileri de zenginler oluyordu.


O günkü Yunan toplumu demokrasiyi bu çerçeve içinde algılıyor ve uyguluyordu. Daha doğrusu üretimi sırtlamış olan kölelerin elini yönetime sokmak istemiyorlardı. Ama yine de Yunan demokrasisi, demokrasi düşüncesi, kanun ve kanunlara saygı düşüncesi gibi düşünceleri yaratmış ve gelecek kuşaklara miras olarak bırakmıştır.


1.2. Bilim
Yunan’ın ilerlemiş siteleri, Doğu kültürünün mirasını erkenden özümsediler. Bu miras, doğa olaylarını açıklamaya çabalayan bilimsel düşünceyi de içeriyordu.


Doğudan, sınıflar mücadelesi, toplumun yönetici katlarının, rahiplerle soyluların kafalara soktukları inançlar karşısında eleştirici bir tutumun koşullarını yaratmıştı. Matematik, astronomi ve doğa bilimleri, hatırı sayılır ilerlemeler kaydetmişti. Ticaret ilişkileri –kolonileşme yoluyla- daha da güçlenmiş olan girişimci tacirler, doğuştan soyluların yerine iktidara geçince, düşüncenin cesur atılımı için uygun fırsat doğmuş oldu.  Böylece özgür düşünce insanları araştırmaya itti. Bilimler ortaya çıktı. Matematiğin ilkeleri ortaya kondu. Tales’in teoremi, Euclid’in geometrisi, Arişmed’in kanunu ortaya çıktı. Aristoteles de, Demokritos gibi, tüm bilgi alanlarını özümsemişti. Ancak Demokritos’tan farklı olarak, düşüncesi felsefeye eğilim duyuyordu. Böylece de felsefesi köleci uygarlığın bunalımını yansıtıyordu. Felsefesi Aristoteles bütün bilimsel bilgileri sistemleştirmişti. Şaşılacak bir derin bilgiyle, çeşitli alanlarda birikmiş verilerin bilançosunu yaptı ve bilimin bir çok dallarını kurdu. Bir bilim dalına fizik adını verdi ve hâlâ günümüzde aynı ad ile anılır. Bitkilerin bilmi anlamında ilk “botanik”i yine o yazdı. Mantık denen önemli bir bilim dalını kurdu. Böylece Aristoteles, gelişmelerini bugün de sürdüren pek çok bilim dalını yarattı ya da –daha doğrusu- örgütledi. Sonuç olarak Aristoteles de Atina’da köleci demokrasinin bunalımının etkisi altında kaldı. Geniş devlet birliklerinin, gelişmiş ticaret ve mesleklerini, girişimci ve siyasal yönden faal bir halkın yaşadığı büyük kentlere karşıdır.


Yunanlılar, bilimsel düşünceyi doğa olaylarının belli kanunlara bağlı olduğunu, doğa düzeninin anlaşılabilir olduğunu ve insan aklının bu kanunları bulabileceğini ortaya koydu.


1.3. Sanat ve Edebiyat
Aydınlanmaya ışık tutan edebiyat ve sanat alanındaki temel ve ölümsüz eserleri Yunanlılar yarattılar. Mimarlık, resim ve heykel olarak görsel sanatlar, V. Ve IV. Yüzyıllarda ve özellikle Atina’da klasik içeriğini kazandı.


Eski Yunan sanatı her şeyden önce dinsel bir sanattı. Tapınak, sanatın başta gelen anıtıdır. Heykeller de tanrıları temsil ederler. Bu sanat uzun süre kollektif bir nitelik taşıdı. Ahenk, yalınlık, denge ve bütüne gerçekten uymuş bir süsleme egemendir. Seramik sanatçıları, vazolarını ve kupalarını, hayvanlar ve insanları canlı, zengin anlatımlı sahneler halinde süsleyebiliyorlardı. Heykeltıraşlar, tekniklerine egemendiler. Heykellerin de arkaik eserlerde rastladığımız çirkinlikte tutukluk ve beceriksizlik yoktur.  Yunan tapınağının planı ortaya çıkmıştır. Eski Yunan’da tapınaklar taş ya da mermer bloklardan yapılıyordu. Bunlar öylesine güzel yontuluyorlardı ki, birbirlerine bağlamak için bir çimentoya gereksinme kalmıyordu. Plan her zaman aynı değildi gerçi. Ancak sık sık belli plânlar tekrarlanıyordu. Yunan mimarisinde Dor biçimi ve İyon biçimi olmak üzere iki biçim ortaya çıkmıştır. Dor biçimi, daha sert görünüşlü olup, bodur sütunlar doğrudan doğruya tabana değer ve süslemesiz bir başlıkla sona erer. Pervazın üstünde, riz, içinden bir yiv geçen belirgin taşlardan ve yalın ya da süslü yüzeylerden oluşmuştur.

İyon biçimi, daha zarif olup, sütunlar daha yüksekti. Tabana değen bu sütunlar ve başlıklar çifte kıvrımla süslüdürler. Küçük Asya’daki tapınaklar da bu biçimdeydi. Daha sonraları bir üçüncü biçim olan Korent biçimi ortaya çıktı. Bunun özelliği kenger yaprağı biçiminde oymalarla süslü bir başlıktı. Perslerin yerle bir ettiği Akropol’ü, sitelerine ve sitelerini temsil eden tanrıçaya değer anıtlarla süslemek için, Atinalılar, bütün bir V. Yüzyıl boyunca çalıştılar. En önemli anıtları, özellikle Partenon’u yaptırdılar. Orta çaptaki Partenon, iyon zarafetiyle Dor biçeminin sertliğini kaynaştırır.


Yunan edebiyatı deyince başta iki tür akla gelir. Şiir ve tiyatro. Kültürel gelişmenin daha şafağında, Yunan halkı, Homeros destanlarını yaratarak dehasını kanıtladı. İsa’dan önce VIII.y.y.’ın sonlarına doğru ya da VII. Yüzyılın başlarında, Beosiya’da, adı ve eseri bize ulaşmış, ilk şair ortaya çıktı. Bu da Hesiodos idi. VII. Yüzyılın başlarında, Hesiodos’la hemen hemen aynı zamanda, Hellad’da, içten duyguları şakıyan şiirin, lirik şiir’in doğup geliştiğini görüyoruz. VII. Ve VI. Yüzyıllarda, Yunan sitelerinde yığınla şair yetişti. Edebiyattaki hızlı gelişme, Hellad’ın iktisadi, sosyal gelişmesine denk düşüyordu. Lirik şairler nazım tekniğini geliştirdiler ve çeşitli ölçüler yarattılar. Bundan başka ülkelerin şairleri de yararlandı. Yunan lirik şairlerinin eserleri, halk şiirinde, folklorik türlerden esinleniyordu. Lirik şiirde Sofa, hâlâ büyük bir zevkle okunur. Destanda, Homeros’un “ilyada ile Oside”si Batı kültürünün temel eserleri arasında.


Halkın yaşamı ve folklor, aynı zamanda, Helen kültürünün bir başka türünü doğurdu. Tiyatro ve dramatik eserler ortaya çıktı. İsa’dan önce VI.y.y.’da, Atina’da doğan tiyatro kaynağını, şarap tanrısı Dionysos onuruna düzenlenen kırsal bayramlardan alıyor. Bu şenliklerde, oyunlar ve türküler, bu tanrının gelişini ve yazgısını dile getirir ve tekelerin eşliğinde temsil edilirlerdi. Tiyatro, köy bayramlarında göründü önce, sonraları, daha sürekli ve örgütlü topluluklar, kentlerde gösteri vermeye başladılar.  Bu gösteriler, kentte, tahtadan peykeli barakalarda yapılırdı. Daha sonra bir büyük binaya dönüştüler. İlk trajedi şairleri, tek bir oyuncunun monologlarını ve koronun yanıtlarını yazıyorlardı. Daha sonra, bir başka biçim bulundu: Oyuncular arasında diyalog ortaya çıktı. Piyesler, hangi konuda olursa olsun, büyük bir çeşitlilik gösteren edebi bir içerik taşıyabiliyordu. V. Yüzyılda yaşamış üç büyük Yunan tiyatro yazarı var: Aiskhylos, Sofokhylos ve Euripides. Bunların eserlerinin pek azı elimizde bulunuyor. Başka bir çok yazarın eserlerinden ise, sadece dağınık parçalar kalabilmiş günümüze.


Yunan Sanatı ve edebiyatı yüzyıllarca Batı edebiyat ve Sanatına esin kaynağı oldu. Yunan sanatındaki soyluluk, ahenk ve denge, Batı sanatında sanatçıların ülküsü oldu.


1.4. Felsefe
Yunanlıların, Batı kültürünü belki de, en çok etkiledikleri alan felsefedir. Felsefe, aslında Eski Yunan’da başlamıştır. Kelime de Yunanca’dır.
Gerçekten felsefenin yanıtlamaya çalıştığı “evrenin temeli ve kaynağı nedir?”, “insan yaşamının anlamı ve amacı nerededir?” gibi soruları “akla” dayanarak yanıtlamaya çalışan ilk düşünürler Yunan dünyasında yetiştiler: Eski Yunan filozofları, dinlerin ve mitosların (söylencelerin), bu çeşit sorulara verdikleri yanıtlarla yetinmediler; "akla"”dayanan yanıtlar vermeye çalıştılar. Oysa Eski Doğu düşüncesinde, felsefe kendini dinden bütünüyle sıyırarak, yalnız akla dayanan bağımsız bir araştırma çabası olarak ortaya çıkmadı.


Yunan felsefesinin ilk döneminde ele alınan temel soru, doğanın nereden geldiğini, varlıkların nereden ve nasıl türediği sorusu. Bu ilk dönemde, Yunan felsefesi, doğaya yönelmiş ve doğanın sırlarını açığa vurmaya çalışan bir düşünce çabasıdır.


İkinci dönemde, özellikle Sokretes’le birlikte, “insan nedir?” sorusunun ve ahlâk sorusunun önem kazandığını görüyoruz. Böylece felsefe insana yönelmiştir. Yine aynı dönemde, Eflatun ve Aristo gibi filozoflarla, felsefe, hem doğanın, hem insanın kavranılmasına yönelir. Yani gerçekten evrensel bir bilgi olma amacını taşır.


Üçüncü dönemde ise “Stoacılık” ve “Epikürcülük” akımlarıyla, felsefe, “erdemli yaşam nedir?” ve özellikle “insan mutluluğu nerededir?” sorusuna yöneliyor.


Dördüncü dönemde yeni bir dinle yani Hıristiyanlıkla karşı karşıya kaldı felsefe.

Batı’nın, Yunan felsefesinden etkilenmesi ve ona sahip çıkmasının ise; Batı uygarlığının yaratan sınıf, yani burjuvazi, Rönesans’la beraber girdiği büyük uyanış döneminde, “iman ve otoritenin” yerine “akıl ve deneyi”, geçirecektir. Rönesans insanı doğa ile kendi arasındaki bütün perdeleri kaldırarak, hem doğaya hem de kendisine yeni bir gözle bakmak, doğa ve insanı yeni bir gözle incelemek isteyen insandır. Böyle bir insanın, eğilimleri ile zıtlaşan “skolastik düşünce” ve onun temsilcileri, özellikle kilise ile daha iyi savaşmak için, Orta Çağ’dan önce insan oğlunun bilgi ve kültür alanında yaratmış olduğu ürünleri arayıp bulması, ilgiyle karşılayıp benimsemesi doğaldı. İşte Eski Yunan felsefesi böyle bir gereksinme sonucunda, doğan yeni bir uygarlığın, yani Batı uygarlığının felsefesi düşüncenin kaynakları arasına girdi.


2. ROMA’NIN AYDINLANMA’DAKİ ROLÜ
Yunan uygarlığını batıya geçiren Roma, ona kendi katkısını da ekledi. Bu katkı, Batı uygarlığını oluşturan öğeler arasında.
Aslında Roma’nın mirası –Yunan’ın mirası gibi- her alanda zenginlik gösteren bir nitelik taşımaz. Romalılar, bilimlerin gelişmesine pek az katkıda bulunmuşlardır; matematik olsun, doğa bilimleri olsun, tıp olsun Romalılara pek büyük bir şey borçlu değiller. Bu bilimlerde ya da teknikte, Romalıların hatırı sayılır herhangi bir buluşları gösterilemez. Romalılar, “Hellenistik” bilimi kabul etmekle yetinmişlerdir.


Ama buna karşılık, asker, idareci, büyük mimar ve büyük hukukçu idiler Romalılar. Onun içindir ki, Batı uygarlığının “düşünsel” temelini Yunanlılar kurmuşsa, “idare ve hukuksal” temellerini de Romalılar kurmuşlardır hiç kuşkusuz.


Roma’nın büyük yeteneği, siyasal bir yetenekti her şeyden önce. Gerçekten, o dönemin pek ilkel olan ulaştırma ve haberleşme araçları göz önüne alınacak olursa, Romalıların, dil ve kültür bakımından birbirinden pek farklı onca kavmi, imparatorluğun o denli geniş sınırları içinde toplayıp yüzyıllarca yönetebilmek için büyük bir siyasal güce ve o oranda da, maharete sahip bulunmaları gerektiği kolayca anlaşılır.
Roma’nın dünyaya egemen olmasını sağlayan bu siyasal yetenek yanında, bir ikinci hukuksal yeteneği idi.


Roma hukuku, ne bir kişinin, ne de birkaç kişinin eseridir. Tersine bu hukuk, yüzyıllar boyunca gelişmiş ve gelişme, Roma tarihi boyunca sürüp gitmiştir. Zaman zaman çeşitli toplamaların konusu olan bu hukuk kuralları son olarak, büyük Bizans imparatoru Justinianus’un girişimleriyle, İstanbul’da toplanıp bir araya getirildi.


BÖLÜM I
AYDINLANMA
Feodal düzen içinde yavaş yavaş gelişerek iktisadi ve sosyal alanda üstünlüğü ele geçiren sınıf burjuva sınıfı olmuştur. İşte maddi temellere dayanan bu olayı, yeni bir sosyal sınıfın ortaya çıkarak siyasi iktidara adaylığını koyması olayı her zaman olduğu gibi, yeni bir dünya görüşü, yeni bir felsefe, yeni bir iktisadi ve sosyal doktrini de beraberinde getirmiştir. İşte burjuvaziye özgü bir genel dünya görüşüne “Aydınlanma felsefesi” diyoruz.


İlkçağ’da Yunan aydınlanmasının merkezi Atina idi. 18.y.y. Aydınlanması ise bütün Avrupa’ya yayılmış olan fikir akımıdır. Aydınlanma felsefesinin dayandığı ilkeler yalnızca burjuvaziye değil, bütün insanları kapsayan, eski düzenden yana olanlara karşı (asiller, rahipler) bütün insanların mutluluğunu amaç edinmiş görünen ilkelerdir. “Hürriyet”, “ilerleme”, “insan değeri” gibi kavramlar bütün insanlığı hedef tutmaktadır. İnsan özü gereği bir değer olduğu, burjuva felsefesinin temel ilkesidir. Aydınlanma felsefesinin temel amacı; peşin yargıları yıkmaktır. Aydınlanma felsefesi akla, doğaya, insanın mutluluğuna aykırı tüm peşin yargılara, boş inançlara karşıdır. Aydınlanma felsefesi her şeyden önce Katolik dinin getirdiği peşin yargılara karşı çıkıyordu........ Dinin getirdiği peşin yargıları da söz konusu etmek, zayıflatmak anlamına geliyordu. Bu peşin yargılara karşı çıkışın kökleri Rönesans ve Reform hareketine dayanmaktadır.


Avrupa’da 17.y.y.’ın ikinci yarısıyla, 19.y.y.’ın ilk çeyreğini kapsayan ve önde gelen bir takım filozofların aklı insan yaşamındaki mutlak yönetici ve yol gösterici yapma ve insan zihniyle bireyin bilincini, bilginin ışığı ile aydınlanma yönündeki çabalarıyla seçkinleşen kültürel bir dönemdir. Aydınlanma, hareketi içerisinde yer alan düşünürler düşünce ve ifade özgürlüğü, dini eleştiri, akıl ve bilimin değerine duyulan inanç toplumsal ilerlemeyle bireyciliğe önem verme başta olmak üzere, bir dizi ilerici fikrin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. Öyle ki söz konusu temel ve lâik fikirlerin modern toplumların ortaya çıkışında büyük bir rolü olmuştur. Aydınlanma Bocan, Habbes ve Locke’nin deneyciliği ile ilk olarak İngiltere’de başlamış ve daha sonra J. Tolend ve M. Tindal’ın doğalcılığı dinsel bir renk almıştır. Aydınlanma Fransa’da başlangıçta çok fazla yapıcı olmamış, daha çok geçmişe, siyasi yapı ve dinsel düzene yönelik radikal eleştirilerle gelişmiştir. Nitekim, Fransız filozofları, felsefelerinin hareket noktasının, saraydaki ahlâki çürümeden ve kralın iktidarının kötüye kullanılmasından aldığını belirtmişlerdir. Burada, Descartes’in “açık ve seçik düşünceler” öğretisi Spinoza’nın dine karşı takındığı eleştirel tavır, akılcı düşünce, böyle Montesquieu, Voltaire ve Rousseu’yu hazırlamıştır. Fransızların aydınlanmaya yaptıkları başka önemli bir katkı da Ansiklopedinin yayınlanması olmuştur. Aydınlanma'’a ise, Aydınlanma hareketi Leibniz tarafından başlatılmış ve burada “doğal hukuk”u savunan Gratius ve Thomasi’us gibi düşünürlerle, “doğal din” düşüncesine katkı yapmış olan Wolff, Lessina ve Herder gibi filozofları, Pestolozzi ve Françke gibi eğitimciler ve nihayet aklı her alanda ön plana çıkartan Kant gibi büyük düşünürler tarafından getirilmiştir.


Genel olarak değerlendirildiğinde, Aydınlanmayı belirleyen bir takım tavır ya da eğilimden söz edilebilir. Bunlar sırasıyla hümanizm, deizm veya ataizm, akılcılık, ilerlemecilik, iyimserlik ve evrenselliktir. Bunlardan Hümanizm, Aydınlanma’da, her şeyden önce dünyanın, sınırları doğa tarafından değil de, ulusal sınırlar tarafından çizilen insani bir dünya olduğu anlamına gelir. Dünya tanrı tarafından yaratılmıştır, fakat artık insanların elindedir. Buna göre dünya, insanın değerleri, tutkuları, umut ve korkularıyla belirlenen insani bir evrede bulunmaktadır. Bu evrede, insanın evrensel olan doğasına büyük bir inanç beslenir. Temel duyguların, fikirlerin her yerde aynı olup, ulusal, kültürel ve ırk bakımından olan farklılıkların yapay olduğu savunulur. Aydınlanma boyunca bir yandan farklılıklara hoşgörüyle bakılırken, bir yandan da insanın doğası ve gerçek anlamı gün ışığına çıkartılmaya çalışılır. “İnsani olan hiçbir şey bana yabancı değildir” sözü Aydınlanma’nın en önde gelen sahalarından biridir.


Aydınlanma’da hümanizmi tamamlayan tavır ise ateizm veya deizmdir. Başka bir deyişle Aydınlanma’nın hemen tüm düşünürleri çoğunlukla ateist ya da deist idiler. Hıristiyanlıktan nefret eden bu düşünürler, batıl inançlarla, bağnazlık ve dini insanlığın ilerlemesi önündeki en büyük engel olarak görmüşlerdir. İnanç ve dine karşı çıkarken akıl ve bilime sarılan Aydınlanma düşüncesi, Tanrı’nın evrene müdahalesine kesinlikle karşı çıkmış ve bilmin gerektirdiği kendi içine kapalı ve düzenli bir sistem olarak evren görüşünü benimserken Tanrı’yı en iyi durumda bir seyirci durumuna indirgemiştir.


1. RÖNESANS VE REFORM
XIV.y.y.’dan XVI.y.y. sonlarına değin Batı Avrupalılar, yalnız okyanusların ötesindeki ülkeleri keşifle yetinmediler, edebiyat, sanat ve düşün alanlarında da büyük ilerlemeler oldu.


Büyük Coğrafi Keşifler, gözlenmekte olan şeylerin ortaya koyduğu gerçeklikle eski kitaplarda anlatılanlar insanları, karşılaştırmaya yöneltti. Bu durum geleneksel bilgi kaynaklarına karşı toptan güvensizliğe yol açtı. Genel kabul gören şeylerin büyük bir bölümünün yanlış olduğu bir kez anlaşılınca, kitabi bilginin yerine doğrudan gözleme dayalı yeni türden bir bilgiye geçirme yönünde bir arayış başladı.


1.1. RÖNESANS
Kâğıt üretiminin yayılması, oymacılığın ilerlemesi ve basımcılığın, Rönesans’ın oluşmasında ve gelişmesinde rolleri büyüktür. Ama asıl neden, yükselen burjuvazinin varlığı ile ilgili.


Rönesans, kelime anlamıyla “yeniden doğuş” demek. Ancak, Rönesans deyiminden Batı’da edebiyat ve sanatın gerçekten yeniden doğduğu ya da dirildiği anlamı çıkarılmamalı. Çünkü Orta Çağ Avrupa’sında da, bir edebiyat ve sanat vardı. Rönesans, Batı Avrupa’da edebiyat ve sanatın yeni bir yöne çevrilişidir. Gerçekten, Rönesans hareketinin görüldüğü bir yerde bu hareketi simgeleyen belli nitelikleri vardır. Eski Yunan sanatına dönmek, dinsel konularda bile insanı merkez olarak almak, dünyayı gerçeklerini değerlendirmek.... gibi. Kolayca fark edileceği gibi, Ortaçağ düşünüşünün zıddı bu nitelikler. Çünkü, Ortaçağ düşünüşü yalnız öteki dünyayı merkez yapıyor, yalnız Tanrı’yı ve dini şama nedeni olarak kabul ediyordu.


Ancak şu noktaya da dikkat etmek gerekir; O yüzyıllarda yaşayanlar kendilerini Ortaçağ’dan bütün bütüne de kurtarabilmiş değillerdir. Geçmişin kalıntıları yer yer sürüyordu, hâlâ. Ne var ki, o insanlar, Roma sanatı ve edebiyatı üzerine daha çok eğilmişler, onu daha iyi incelemişlerdir. Klasik düşünceye gereken önemi vermekten kaçınmamışlardı. Bunun gibi, Latince, bu çağla ansızın önem kazanmış, eskiden kalma eserler gün ışığına çıkıvermişti. Bütün bunlar, Rönesans’ın yalnız “yenilik” demek olmadığını gösterir. Rönesans, Modernizm’in öncüsü olduğunca, Ortaçağ’ın da mirasçısıdır. Daha yerinde bir deyişle, Batı’da Ortaçağ ile modern dünya arasında bir basamak, Avrupa’daki Aydınlanma’ya giden bir yoldur Rönesans. Ortaçağ “birleşmiş bir toplumu” savunuyordu. Rönesans bireyi öne aldı. Böylece de “Bireycilik” başladı. O çağa göre ilerici bir akımdır da bu. Bireycilik, giyim ve kuşama varıncaya dek her alandadır. İnanç ve ahlâkta serbestlik ister. Kilisenin baskısına direnir, giderek baş kaldırır. Protestanlık, işte bu başkaldırışın dindeki görünüşüdür. Bireyciliğin en güzel deyimini bulduğu bir harekettir de üstelik.


Bütün bu değişimde, Batı’daki iktisadi gelişmenin, doğan kapitalizmin ortaya çıkardığı yeni bir sınıfın, yani burjuvazinin yaşam anlayışı ve yaşayışının büyük payı var. İktisadi gelişmenin bu sınıf yararına yarattığı zenginlik ve refahı Ortaçağ’ın ve Hıristiyanlık’ın sıkıcı ahlâk kurallarını eğip bükecekti tabi ister istemez ve yaşama tutkuyla bağlılığı, zevk ve sevinç içinde yaşama arzusunu, giderek biçim ve maddenin yetkinlik ve güzelliğine önem vermeyi getirecektir doğal olarak. Maddesel ve özgür bir yaşam akışının, edebiyat ve sanatı etkilemesi de olanaksızdı aslında ve öyle de oldu.


Rönesans hareketi, Batı’da her ülkede aynı zamanda başlamadı. Bazı yerlerde hiç görülmedi bile. Bunun gibi, kimi sanat kollarında pek erkenden başlayan bu uyanış, kimi sanat kollarında bulunmadı. Ama Rönesans hareketinin, Batı’da önce İtalya’da başladığı ve oradan yayıldığı bir gerçek.


1.1.1. Hümanizm ve Edebiyat
Rönesans felsefesine damgasını v uran hiç kuşkusuz Hümanizm olmuştur. Bu dönem felsefesi, insani merkezli bir felsefedir. Hümanizm deyimi, ilkin ve dar anlamıyla, ilkçağ edebiyatı üzerindeki, daha çok filolojik nitelikte olan çalışmalara verilen bir ad. İlkçağ edebiyatı ile ilgili uğraşların ortaya çıkması ise, yeni bir yaşam anlayışı ve duygusunun kendisine biçim kazandırmak istemesinden ileri gelmiştir. Bu yeni anlayış, dinden bağımsız bir kültür kurmak, insan ve dünya ile ilgili bir felsefe yaratmak istiyordu. O halde hümanizm, sadece filolojik bir araştırma değil, modern insanın yeni yaşam anlayışını ve duygusunu dile getiren bir akım oluyor.


Ancak, Hümanizmi dinden yani Hıristiyanlık’tan bütün bütüne ayrı olarak da düşünmemeli. Dinle yakından ilgilenen kişilerdi, hümanistlerin çoğu. Hümanist hareket başta... İtalya’da doğar. Hareketin öncüsü, XIV.y.y.’da yaşamış büyük şair Petrorka’dır. XV.y.y.’da hareketin en önemli merkezi Laurent de Medicis’nin Fleronsa’sı olur. XVI.y.y.’da ise, bütün Batı’yı sarar hareket: Başta Hollandalı Erasmus olmak üzere, Alman Reuchlin ve Pirkheimer, Fransız Bude ve Estienne, İngiliz Colet ve Thomos Morus hümanist hareketin akla gelen ilk büyük adları oluyor. İtalya, Rönesans edebiyatının ilk tohumlarını XIV.y.y.’da erecek şekilde olgundu. Dante, bir Ortaçağ adamıydı. Ama yeni çağların da habercisiydi. Çağdaş, Petrorko ise bütün bütüne bir Rönesans adamıdır. Boccaceio’nun “Decameran”, İtalyan Rönesans’ının bugüne değin ününü koruyan eserleri arasındadır. XV.y.y.’ın ortalarından, XVI.y.y.’ın ortalarına değin geçen dönem İtalya’da Rönesans edebiyatının altın çağıdır. Akla önce dört büyük destan geliyor. Fulci; Boiarda ve özellikle –Aristo ve Tasso. Siyasal kuramın en önemli eserlerinden biri olan “^Hükümdar”ın yazarı o çok ünlü Makyavel de bu dönemdedir. Benvenuto Cellini’nin otobiyografisi.


Rönesans İspanyası, “Don Kişot”u yazan Ceruontes’i yetiştirdi. Onun adı, eseri gibi, dünya edebiyatının ölümsüzleri arasında.
1492’de başlayan İtalya savaşları, Fransa ile bu ülke arasındaki ilişkileri çoğaltarak, Rönesans’ın Fransa’ya girmesinde büyük bir rol oynuyor. Yeni bir düşünce ve duygu dünyasının fethine çıkan Bude, R. Estienne gibi coşkun hümanistlerin yanı sıra özellikle Robelais, Ronsord, Montaigne, Rönesans edebiyatının Fransa’da önde gelen temsilcileridir.


Rönesans, Kuzey Avrupa’da edebiyattan çok mimarlığı ve resmi etkiler. Özellikle Almanya’da böyledir. Fakat İngiltere’de hele hele Tudarlar Çağı İngiliz edebiyatının en parlak dönemidir belki de. XVI.y.y. şairlerle, eşine ancak 5. Yüzyıl Atina’sında rastlanabilecek tiyatro yazarlarıyla doludur. İngiltere’de ünlü “Utapia”nın yazarı Thomos Morus, Spenser, Francis, Bacon, Marlow, Ben Jonson, Rönesans düşünce edebiyatının İngiltere’deki büyük adlarıdır. Ama o çağ anılınca akla ilk gelen dev var; Shakespeore. Shakespeore (1364-1616), iki dönemin can çekişen feodalizm ile doğan kapitalizmin karşılaştığı noktada yaşadı ve her ikisiyle de mücadele etti.


Soyluluğun miras yoluyla geçmesi, dinsel bağnazlık, ırkçı düşünceler gibi Ortaçağ kavramlarına karşı çıkarken, aç gözlülüğü altın hırsında sergiler. Tüm insanların eşitliğinden yanadır. Örneğin kara Afrikalı Othello, ahlâk ve zekâca çevresindeki Venedikli soylulardan üstündür v.b. ... Babaların otoritesine karşı, genç kuşağın özgürlüğünü savunur. Aşk için mücadelelerinde kadın kahramanları korur. Erkek kadın eşittir onun gözünde eşit olmalıdır. İnsanlar arasındaki ilişkilerde gerçeğe üstün bir yer verir. Hamlet, Kral, Leon, Othello gerçeği bıkmadan ararlar. Ve gerçek sonunda yalana iki yüzlülüğe daima üstün gelir onda. Yönetici düşünce olarak doğayı alır. Hareket, yaratış güzellik ve iyilik doğadır.


1.1.2. Güzel Sanatlar
Rönesans büyük yeniliğini ve yaratıcılığını yalnız edebiyatla değil, güzel sanatlarda gösteriyor. Batı Avrupa’daki iktisadi gelişme de özellikle güzel sanatların gelişmesinde etkili bir rol oynuyor. Asya’nın ve Amerika’nın keşfi, Batı’ya büyük kazanç ve zenginlik sağlamış, hükümdarların ve zengin burjuvaların sanat erbabında yeni eserler, anıtlar ve binalar yaptırması mümkün olmuştur. “Mesen” adı verilen bu sanat koruyucularının varlığı için doğaldır ki, çok şevklendirici bir ortam yaratmıştır.


Sanatta Rönesans, önce İtalya’da orada da özellikle Floransa’da kendini gösterdi. Hareketin başlangıcı, XV.y.y. başlarına değin uzanıyor. İtalyan Rönesans’ının kurucusu Masaccio’dur. Giatto’nun getirdiği yenilikleri daha da ileriye götürdü. Çoklarının dediği gibi insan resmi, ilk kez Masaccio ile toprağa ayak basar. Masaccio’nun izinden gidenler oldu. Özellikle Fro Angelice, insan figürlerine verdiği nurlu görünüş ile, kilise resminde yeni bir adım atar ve “ruhanilik” diyeceğimiz, insanlara insanüstü bir anlam kazandıran bir resim biçimi ortaya koyar.
Rönesans’ın öncüleri, İtalya’da elbette yalnız Floronsa’da yetişmedi. Ama yine de Floransa’nın etkisi hepsinde de var. İtalyan Rönesans’ını her bakımdan gerçekleştiren ve yükselten üç büyük dev hiç kuşkusuz Leonarda da Vinci. Michelangelo ve Refaello’dur.
Venedik okulu, en çok XVI.y.y.’da parladı. Bu okul Giorgione, Tintaretto, Tintaretto, Veronese, Tiziano gibi büyük renk ustaları yetiştirir. Venedik okulunun başlıca özelliği, “renkçi” olması. Bunun gibi, Floransa okulunun insan vücudunu keşfetmesine ve buna “heykelvari” bir ifade kazandırmasına karşılık; Venedik okulu, özellikle Giorgione ile doğayı buldu ve resme getirdi.  İnsanı doğanın içinde, onun bir parçası olarak düşündü.


İtalyan Rönesans heykeli de önce Floransa’da doğdu. Ortaçağ’da dinin ağır basması yüzünden bağımsız bir eser olarak gelişmeyen heykel, Floransa’da Eski Yunan sanatının incelenmesiyle ortaya çıktı. 15.y.y.’da, Floransa, üç önemli heykelci yetiştirmiştir ki, ilerde doğacak olan heykeltıraşlığın yaratıcısıdır onlar: Jacopo della, Quercia, Lorenzo Ghiberti ve Donatello. Ama heykelde, İtalyan Rönesans’ının en büyük dehası hiç kuşkusuz Michelengelo oldu. Freskoların da belki de çok üstün değer taşır onun heykelleri.


İtalya’da Rönesans mimarlığına gelince, XV.y.y. ile XVI.y.y.’ın ilk yarısında yaşamış olan mimarlardan Bruneleski, eski Roma yıkıntılarını inceleyerek gotik etkisinden kurtulmaya çalışmıştır. Rönesans sanat hareketi, İtalya dışındaki ülkelerin tümünde görülmediği gibi, bu hareketin görünümü de her yerde aynı değildir. Örneğin Fransa’da Rönesans, daha çok mimarlıkta ve bir dereceye kadar da, heykel traşlık ve resimde görüldüğü halde, Almanya’da ve Hollanda’da, hemen hemen yalnız resimde eserler vermiştir. Rönesans mimarlığı Fransa’da dinsel eserlerden yani kiliselerden çok, saray ve şato ortaya koydu. Dönemin en çok tanınan mimarı da Piyer Lesko’dur. Heykeltıraşlık, Fransa’da, önceleri İtalyan sanatının etkisi altındayken sonlara doğru Fransız geleneğine dönmüş ve pek güzel eserler ortaya koymuştur. İngiltere’de heykeltıraşlık, hemen hemen yalnız süsleme sanatında kullanılmıştır. Almanya’da ise İtalyan ressamlığı, bu ülkenin büyük ressamlarından Alber Düre’in kişiliğini pek etkilememiştir. Hollanda’da XVI.y.y.’da İtalyan ressamlığı ilerlemeye başlar, ama sonra milli renk bu ilerleyişin önünde düşer ve kendi kişiliğini ortaya koyar. Fransa’da ise, İtalyan ressamlığı çeşitli ressamlar üzerinde az ya da çok etkili olmuştur.


Özetle söylenebilir ki, İtalyan Rönesans sanatı Batı’da kuzey ülkelerinin gerçekçiliğini bozamamış, bir dereceye değin kural ve düzen altına girmesini sağlamıştır yalnızca. Rönesans’tan sonra Avrupa resmi özellikle İspanya, Hollanda ve Fransa’da büyük bir gelişme gösterecektir. Ne var ki, İspanya ve Hollanda’da orijinal olduğu oranda, Fransa’da akademizme yönelecektir, bu gelişme. İngiltere ve Almanya ise, Rönesans’tan sonra derin bir uykuya dalarlar. İtalya’da da Rönesans sonrası, önce “barok” anlayışın eseri olacaktır.


1.2. REFORM
X.y.y.’dan XIV.y.y.’a değin, Katolik Kilisesi, kendi içindeki bozuklukları, kendi kendini düzeltmeye düzeltmeyi başarmıştır zaman zaman. XIV. Ve XV. Yüzyıllarda bu konuda tereddüde düşer. O yüzdendir ki, 1520 tarihinden başlayarak, çürüyüşe bir son vermek için, kendi dışında bir ıslahat hareketi başlar, Reform diye adlandırılan hareket budur.


XVII.y.y. önceki zamanların hepsinden daha çok ilahiyattan etkilenmişti. İlahiyat Fakültesi XVIII.y.y.’da da başı çekiyordu ve ruhban sınıfı, düşüncel yaşam taşıyıcısı olarak kalmıştı. Bu nedenle reform hareketi ilk önce kilise ve ilahiyat sektöründe incelendiğinde, haklı bir harekettir. Bu hareket sonucunda Avrupa’nın dinsel birliği bozulmuş ve Hıristiyanlardan bir kısmı Katolik Kilisesinden ayrılarak Protestanlığı kabul etmişlerdir.


1.2.1. Protestan Reformu
Kilise, Ortaçağ boyunca, toplumdaki etkinliğini git gide artırırken sınıflar arası ilişkilerde de yerini seçer, ruhban zümresi egemen sınıflar arasına girmiştir ve çok geçmeden yaşamları da, o sınıflarınki gibi olur. Öyle ki, ruhbani başkanların çoğu, laik derebeyler gibi bir çok papazlar da günahkâr saydıkları kimseler gibi yaşamaya başlar. Bu nedenle kilisenin hem başı, yani Papa, hem de üyeleri yani Papazlar bakımından bir yenilik gereksinmesi kendini duyurur. Bu gelişme gereğine inananlardan biri de Alman Luther’dir. Bir ara durumu anlamak ve anlatmak üzere, Roma’ya kadar gelir. Ne var ki, bu gezi sadece hayal kırıklığına uğratır kendisini. Roma’da, hatta Papalık sarayında, Rönesans etkisi ile başka bir hava vardır ve ıslahata önem veren de yoktur. Aydınlar artık geniş bir düşünce ufkuna sahip bulunuyorlardı. Birçok Papazlar bile ilahiyatla yetinmeyerek, felsefe ve edebiyat ile uğraşmayı yeğliyorlardı.


Ortaçağ, insan bedenini, kötülüğün kaynağı kabul etmişti. Bu nedenle Hıristiyanlık, aklın rolünü sınırlamış, bir otoriteye uyma düşüncesini aşılamaya çalışmıştı. Oysa Rönesans bunun tersini yapıyordu. Doğaya dönerek çıplak bedeni anıtlaştırıyor, eleştiri düşüncesini ortaya koyuyor, Kutsal Kitab’ın Latince metnini denetleme olanağı verecek olan, Grek ve İbrani dillerini genelleştiriyordu. Arka arkaya gelen keşifler ve buluşlar ise insanlığın gururunu yükseltiyordu. Başlarda yoksul halktan oluşan Katolik kilisesi zamanla büyük servetler ele geçirmiştir. Almanya’da toprağın üçte biri Kilisenindi. XV.y.y. sonlarından başlayarak artan yaşam pahalılığı içinde rahip, rahip olmayan bir çok kimseler hırs ile bakıyorlardı. Kilise emlağına soylular, Kilise’de yapılacak ilk düzenlemenin, bu emlağı Kiliseden almak olduğu kanısında idiler. Çünkü gelişmeler, soyluların servetini kararsız bir duruma getirmişti. Fransa kralı Fransa’daki emlaktan yararlanma arzusunda idi. Özetle kilise emlakının ele geçirilmesi sosyal sınıfları harekete geçiriyordu.


Katolik mezhebinde iki hanedan, Habsburg ve Fransız hanedanları arasındaki savaş da Protestanlığın yararına olmuştur. Almanya’da Luther, Fransa’da Calvin, İsviçre’de Zuingli çeşitli sorunlar hakkında birbirinden az çok farklı düşünce ve inanışlarla ortaya çıkmışlar ve Reform hareketinin önderleri olmuşlardır. Luther mezhebi az zamanda, Almanya’dan başka, İsveç ve Danimarka hükümdarlarının kabulüyle, İskandinavya ülkelerinde ve Baltık kıyılarında da yayıldı. Kalvinizm ise İsviçre’de, Fransa’da Hollanda’da ve İskoçya’a yer tuttu. Fransa Kalvinistlere Hügno (Hugeenat), İskoçya’dakiler de Presbiteryan adı verildi.


Protestanlık İngiltere’ye de geçti. Fakat buradaki reform hareketi, bir mezhep yenilikçisinin görüş ve çabası ile değil, Kral XVIII. Henri’nin, kişisel ve siyasal nedenleri yüzünden papa ile ilişkisini kesmesi ile başladı. Angilikanizm adını alan İngiliz Protestanlığı, XVIII. Henri’nin yerine geçenlerin döneminde, çeşitli eğilimlerin etkisiyle, ileri geri bazı aşamalar geçirdikten sonra, Elizabeth zamanında çıkarılan kanunlar ile iyice yerleşti ve sağlamlaştı. Anglikanizm, gerek kuralları, gerek örgüt bakımından Protestanlığın, Katolikliğe en yakın olan bölümüdür. Protestan kiliseleri aydınlanmacı düşünceleri kabul etmeye eğilimliydi. İncil okuması akılcı bir eğitim ortaya çıkarmış, filolojik yollarla yorum yapmaya çalışmıştı ve ruhban sınıfından olmayanlar da bundan yararlanıyordu. Mezheplerin çoğulculuğu, pozitif bir değerlendirmeyle kurtuluşa giden yolların çokluğu olarak anlaşılabilir.

2. KEŞFEDEN AVRUPA
XV.y.y. ortalarından XVI.y.y. sonlarına değin Osmanlı imparatorluğunun en güçlü ve görkemli yıllarına rastlayan –bir buçuk yüzyıllık dönemde- Batı Avrupa’da Ortaçağ’ın son izleri de silinir; askeri, coğrafi, iktisadi, düşünsel, dinsel, siyasal, alanlarda büyük değişiklikler olur. Ufuk genişler ve Batı’nın Yeniçağ’ın belirgin özellikleriyle başlar.


Avrupa’nın çevre denizlerine yönelik ilk uygulamaları, tüm kıyılardan yararlanmaya ve Kuzey, Batı ve Güney denizcilik sektörlerini birbirine bağlamaya yönelikti. Denicilik zamanla bir kâr kaynağı ve iktidar alanı olduğunu göstermeye başladı. Böylece doğaları gereği başından itibaren daha ötelere ulaşmaya eğilimli olan denizler, ardından egemenlik bölgelerini yaygınlaştırma amacında olan kara güçleri, etkinlik alanlarını yenileyip arttırmaya başladılar.  Bunu yaparken, geçmiş yüzyıllardan devraldıkları rekabetleri ve çatışmaları kaçınılmaz olarak yenileyip arttırmaya başladılar. İster bireysel ister kollektif olsun tüm ticari ve politik girişimler komşu denizler üzerinde yayılmaya yönelikti ve etki alanları zamanla okyanuslara kadar uzandı. Yüzyıllara yayılan bu sürecin temel özellikleri ve bazı kuvvet çizgileri, içerdiği kronolojik olgulardan çok daha önemlidir. Avrupa’da gemicilik alanındaki gelişmeler hep XII. Yüzyıldan yani Haçlı Seferleri’nden sonra başlamıştır. Bunun içindir ki bu gelişmeler üzerinde Doğu dünyasının büyük bir etkisi olduğunu kabul etmek gerekir. Bu ilerlemelerle 15.y.y.'’an başlayarak Avrupalıların o zamana değin tanıdığı dünyanın sınırları genişlemeye başlar.


Kronolojik açıdan ilk “Büyük Keşif” “Newfoundland”ın bulunması, Avrupa’nın gözünü artık yerlerdeki keşiflerden, Okyanus ötesine dikmiş olduğunu gösterir. Keşiflerde düş ve hırsın her zaman payı olmuştur. Bu eğilimler zenginlik istemelerini kışkırttığı gibi, kendileri de inatçılık ruhuyla beslenirler. Avrupa’nın denizlerdeki yükseliş başarısını bunlara borçludur. Ada keşfetme düşü, Avrupa’nın diğer kültürlerle bağlaştığı bir edebi tema değildir. Bu düş olaganüstü bir enerji potansiyeli taşır ve en önemli özelliği sürekliliğidir. Gezginler tarafından keşfedilen ve haritalarda gösterilen bu ada tutkusunu en çok XVIII.y.y.’daki bir teknik buluş yatıştırabilmiştir. Deniz kronometresinin icat edilmesi, küçük adalarının konumlarının belirlenmesini kolaylaştırmış, Atlantiğin sayısız ada ile dolu olduğu hayali de son bulmuştur. Kristof Kolomb ve John Cobat gibi denizcilerin peşine düşerek yani adalar keşfetmeyi düşleyen denizciler Avrupa’yı ekonomik ticari, kültürel alanlarda zenginleştirmişlerdir. Kronometrenin bulunuşuyla da keşifler tekniğin yardımıyla kolaylaşmıştır. XV.y.y.’a doğru Avrupalılar biber, tarçın, zencefil gibi baharatı çok kullanmaya başlamışlar ve Müslüman dünyasıyla temas baharatı ve Doğu mallarını Avrupa’ya tanıtmıştır. İpek ve altın da çok aranıyordu. Baharatın doğu Hint adalarından, ipeğin de Çin’den geldiği biliniyordu. Bunları ya Müslümanlar Güney’den deniz yolu ile ya da Türkler Asya’nın ortasından kara yolu ile Akdeniz ve Karadeniz’e getiriyorlardı. Bu baharat ve altın ülkelerine Müslümanların aracılığı olmaksızın denizden ya da karadan gidilmesi, bu malların asıl yerinden alınması büyük kazançlar sağlayacaktı. Bu keşifleri güdüleyen önemli bir iktisadi nedendi.
Matbaacılığın keşfi, Doğu ve Müslüman dünyası ile savaş ve ticaret ilişkileri, coğrafya bilgisinin Avrupa’da da yayılmasına neden olmuştu. Özellikle dünyanın yuvarlaklığına bir çok kimse inanmıştı. Dünyanın yuvarlak olduğu fikri, Hindistan’a bir çok yoldan ulaşılabileceği fikrini de uyandırıyordu. Bu dönemin bilgileri, kaşiflerin düşünceleri üzerine büyük bir etki yapıyordu.


Batılılar için önemli bir zenginlik kaynağı olan Hindistan’a başlıca dört yoldan gidilebilirdi. Bu yollar; güneydoğu, güneybatı, kuzeydoğu, kuzeybatı bu yolların hepsi denendi ve kültürel ve ticari alanda bir çok alış veriş yapıldı. Güneybatı yolundan ilerleyen ilk kaşif Kristof Kolomb oldu ve Amerika kıtasını o buldu. Bu alandaki keşifler hızla birbirini izledi. XVI.y.y.’ın sonlarında, Amerika’nın, Asya’nın bir yarımadadan değil, ayrı bir kıta olduğu anlaşıldı.


Coğrafi Keşifler Avrupalıya sadece ticari olanaklarını açmamış, ondan daha önemlisi başka medeniyetleri zenginleştirecek Aydınlanma Hareketinin en önemli basamaklarından birini oluşturmuştur.


2.1. Keşifler Sonrası Avrupa Kişiliği
XV. ve XVI.y.y.’larda çok az sayıda insan sorunları devlet çıkarları çerçevesinin ötesinde ele alınabiliyordu. Bu tip bir yaklaşım aynı anda hem geriye hem ileriye doğru bir bakış içermekteydi. “Avrupa” sözcüğü kendi başına tekilliklerin üstünde bir anlayışı ifade ediyordu. Gerçekte bu hiç de yeni değildi ve Hıristiyanlık ideali bir referans rolü oynayacak bir geçiş tarzı sunuyordu. Haçlı Seferlerine ilişkin planlar, Osmanlıların İstanbul’u ele geçirmeleriyle yeni bir dürtü kazanmış ve bir süre için Batı’nın İnebahtı’ya hatta ötesine kadar birliği açısından bağlayıcı öge olmuştur. 1444 Varna yenilgisinden ders çıkaran Doğu Avrupa Prenslikleri özellikle Türk tehlikesine karşı duyarlıydılar; örneğin, Bohemya Kralı Georg Podicbrad, Avrupa Hıristiyanlığını işbirliğine davet etmişti. Hıristiyanlık sözcüğünün dinsel içeriği yerini “Avrupa”ya bırakacaktı.


Büyük bir kara ve deniz gezgini olan Guillaume Postel’in yazıları gerçekçilikten yoksundu, ama belirli bir etkiye de sahipti. Kitabında Postel denizciliğin ve ticaret hukukunun devletin dengesine katkıda bulunduğu bir evrensel imparatorluk tasvir etmişti; bu dengeyi desteklemek amacıyla, Postel, askeri alanda özellikle batmaz tekne inşaatında icatların yapılmasını öneriyordu. O’nun için bu dünya’da “uyumlu yaşam”, “iyi yaşam” Fransa Kralı ile elde edilebilirdi. Mitolojiye göre, denizlerde İskit ülkesinden Herkül Sütunlarına kadar yayılan Troyalılarla ilgili bir konuydu bu. Bu ideal enter nasyonalizm, böylece yayılmacı ve emperyalist eğilimlerle iç içe geçmişti. Bu eğilimler iç kesimlerinkinden daha iyi ve daha bilinçli olan deniz halkları arasında kendine uygun bir yer bulmuştu. Dahası, hukukçular Bartelomeo’da Sassoferato’nun formüle ettiği önerileri geliştirmişlerdi: Halkların hakları kuramı, yani, Grotius’a göre denizcilik ilişkilerine ayrıcalıklı bir yer veren ulusların hakları kuramı; ticaret hukuku bir devlet yasası olarak kabul edildi.  Buna ek olarak 16.y.y. boyunca ticaret hukukuna kuralları ve uygulamaları açıklığa kavuşturulmaya, standartlaşmaya ve enter nasyonelleştirmeye çalışıldı. Grotius, hukuku, Tanrı iradesi karşısında bağımsız ve nesnel bir kurum olarak değerlendirmişti. Doğal hukuk yanlısı olan düşünür, hukuku insan doğasının bir ürünü olarak görmüştür. Laik doğal hukuk anlayışının kurucusu olan filozof doğal hukuğun insan doğasından çıksa bile, aynı zamanda belli bir uygunluk düzeyine erişen uluslar tarafından kabul edilmiş kurallar olarak ele almıştır.


Avrupalılar için deniz her zaman ele geçirilmek istenen kıskançlıkla korunan veya gıpta edilen bir öge olarak kalmıştır. Dolayısıyla Coğrafi Keşifler de bu doğrultuda yoğunlaşmış ve önemi zaman içerisinde daha da fazla artmıştı. Avrupalıların yeni yerler keşfetme arzusu onu yeni zenginliklere ulaştırdığı gibi yeni medeniyetlerle de tanıştırmıştır. Böylece Avrupa Coğrafi Keşifler sayesinde kendi kabuğundan çıkmış, dünyaya açılmıştır. Tanıdığı yeni medeniyetler ona yalnızca maddi anlamda bir zenginlik sunmamış, bilimini tekniğini, düşünsel dünyasını da tanımıştır. Avrupa değişik medeniyetlerin ürünlerinden bir sentez yaparak, güçlü bir atılım yapmasını bilmiştir. Elindeki fırsatı kaçırmak istemeyen Avrupa Devletleri, teknik açıdan kendini geliştirmek zorunda hissetti ve gemi yapımında büyük başarılar sağladı. Aydınlıklar çağının Avrupa’sı bu konumunu coğrafi keşiflerle birlikte tanıdığı medeniyetlerin tekniğinden düşünsel dünyasına kadar, uzanan kültür ürünlerine borçludur diyebiliriz.


2.2. Kapitalizmin Gelişmesi
Coğrafi keşiflerin Avrupa için en önemli sonuçlarından biri kapitalizmdeki gelişmelerdir. Kapitalizm kurulurken büyük çapta sömürgeciliğe baş vurulmuştur. Avrupalılar ticari amaçlarla çeşitli ülkelerde sömürgeler oluşturdular. Yeni ticari yollardan tüm dünyanın ürünleri zenginlikleri Batı Avrupa’ya akıyordu.


Sömürgeciliğe ilk önce atılan uluslar keşiflerde büyük roller oynamış olan Portekizler ve İspanyollardır. Daha sonra Fransız, İngiliz ve Hollandalılarda sömürgeciliğe başladılar. Coğrafi Keşifler ve sömürgecilik, ulaştırma biçimini ticaret yollarını değiş-tokuş edilen eşya ve maddelerin nitelik ve niceliği ile ticaretin nitolojisini de değiştirdi. Papa IX. Aleksander Portekizlerle İspanyollar arasındaki uyuşmazlıklara set çekmek için 1493’de dünyayı bir boylam çizgisi ile bu iki ülke arasında bölüştürmüştü. Bölüştürülen bölgeler içinde Portekizler XVI.y.y.’ın ilk çeyreğinde, Asya’nın Hint Okyanusu kıyılarındaki ülkelerde öteden beri ticaretle uğraşan Müslüman toplulukları söküp atmaya çalışmışlardır. 1493’den 1541 tarihine değin Konkistador adı ile şöhret kazanan İspanyol istilacıları –en bilinenleri Kortez, Pizzarro, Almanya- Meksika’yı, Peru’yu ve Şili’yi ele geçirdiler. Ele geçirilen ülkelerde Meksika’da yaşanan Astekler ile Mayolar, Peru’da devlet kurmuş olan İnkalar, ileri bir uygarlığa sahiptiler. Bütün bu uygarlıklar yerle bir edildi.


XV.y.y.’ın sonlarından başlayarak kara ticareti azalmaya, deniz ticareti artmaya başlar. Keşiflerden sonra, okyanus yolları, kara yollarına, hatta Akdeniz yollarına oranla büyük önem kazandı. Kara yolları çoğunlukla Türklerin ve genellikle Müslümanların elinde idi. Bu yollardaki faaliyetin azalması doğal olarak Türk ve Müslüman ülkelerinin zararına oldu. Onbeş kadar Avrupa kentinde çok işlek panayırlar kuruluyordu. Bunlar arasında Leibzig, Frangfurt, Liyon özellikle belirtilmeye değer. Ancak asıl okyanus yolları, büyük ticareti çekiyordu. Atlas okyanusu limanlarının özellikle Bordeoux ve Londra’nın zenginliği artıyordu. Ticaretteki değişikliklerden biri de, ticaret mallarında görülür. En çok nakledilen ve satılan malları, sömürge ürünlerinden bir bölümü Amerika’da yetişiyordu. Tütün, kakao, vanilya bu ürünlerdendir. Asya İran halılarını ve atlarını; Hindistan ceviz, biber, tarçın ve afyonla kumaşlarını; Sonda adaları, Hindistan cevizi ve karanfillerini, kâfur ve kıymetli ağaçlarını; Çin, ipeğini ve porselenini satıyordu. Bu mallar ve ürünler çoğaldı, genelleşti, fiyatları düştü.


Yeni dünyada madenlerde çalışacak, toprakları işleyecek yeterli el emeği bulunmuyordu. Yerliler daha ilk zamanlardan başlayarak, vahşice yok edilmeye başlandı. Bunların yerine geçmek üzere Afrika’dan zenci getirilmesi düşünüldü. Böylece zenci ticareti başladı. Sömürgeciliğin kuruluşundan ve ticaret biçiminin değiştirilmesinden, iktisadi düşüncelerde etkilendi; çalışma, Ortaçağ’da, Tanrı’nın buyruğu bir görev herkesin bağlı olacağı bir kural gibi kabul ediliyordu. Örf ve teamül ile lonca örgütü, patronla ücretli işçinin, satanla, satın alanın karşılıklı ve birbirine zıt çıkarlarını dengeliyordu. Emeğin, haklı ve ılımlı bir fiyatı olması gerekeceği düşünülüyordu. Hiç kimsenin yüksek kazançlar elde etme hakkı yoktu. Oysa XV.y.y.’ın sonlarından başlayarak bu “sınırlı kazanç” kuralı bırakılır. Ticaret alanı ve kazanç sınırı genişler böylece, ticaret maddesi ve konusu sayılmayacak hiçbir şey kalmamış artık.


Bir çok kentlerde bankalar açılmıştı. Kâşifler sömürge işleriyle uğraşanlar, tacirler bu sayede gereksindikleri sermayeleri buluyorlardı. Tacirler mallarını güvenlik altına almak için poliçe ve çek kullanmaya başladılar. XVI.y.y.’ın ilk yarısında Avrupa, Amerika’dan önemli miktarda değerli maden getirmişti. Bununla özellikle yeni sınıf, yani burjuvazi güçlendi. Değerli maddelerin çoğalması, eşya fiyatlarını büyük ölçüde yükseltti. Tüccarlar uzun zamandır Avrupa kentlerindeki ilerlemeci ögeyi oluşturuyordu. Deniz ve sömürge ticaretinin yanı sıra iç ticaret de hayli gelişmişti; uluslar arası fuarlar kuruluyordu. Kapitalist düzenin gelişimi iyiye gidiyordu; Kapitalizm ilk önce İngiltere’de gelişti. İngiltere’de ileri derecede sanayi bölgeleri belirmişti. Örneğin Belçika’da Verviers Bölgesi, İsviçre’nin bazı kantonları, Silezya’da kanton sanayi bölgesi. Devletin destek politikasının Yedi Yıl Savaşları’ndan sonra önemli sonuçlar verdiği Almanya’da öncelikle Saksonya ve de devlet makamlarının, bazı üretim dallarının gelişimi teşvik ettiği, Prusya’da sanayi güçlü bir şekilde gelişmişti.


Avrupa’da bazı kentleri bir üniversitenin ya da bir yüksek okulun merkeziydi. Böylece Ruhban sınıfının yanı sıra ilahiyatçılar, hukukçular ve birkaç hakimden oluşan öğretmenler sınıfı ortaya çıkmıştı. Avukatlar ve eczacılar daha büyük kentlerin akademik karakterini tamamlıyordu. Burjuvalar iyi bir öğrenim sayesinde belirli bir kültüre sahipti. Çok kitap okunuyordu; dinsel doğa açıklamaları, ahlâk öğretisi ve de tüm dünyadan ilginç olaylar üzerine kitaplar tercih ediliyordu. Siyasal görüşler aynı zamanda tarihe duyulan ilginin de nedeni oluyordu. Burjuvazi kendini düşünsel anlamda da geliştiriyor, ufkunu genişletiyordu. Çıkarlarının mevcut düzenle uyuşmaması sonucu Rönesans’ı başlatacak, Aydınlanma’nın basamaklarından birini oluşturacaktı.


XIV. ve XV.y.y.’ların demokratik yaklaşımlarından lonca hareketinden –sadece bir yansıması kalmıştı. Gerçi lonca başkanları çoğu kez hâlâ yönetimde bulunuyordu; Fakat asıl iktidar genellikle soylulara özgü bir yaşam süren ve çoğunlukla küçük çiftlikleri olan toprak sahibi kent ileri gelenlerine ya da ekonomik yönden oluşturdukları kilit mevkileriyle ticaret adamlarına ait oligarşinin elindeydi. Kent tarihi içsel hareketlerle, loncaların tepkileriyle, tüccarlara karşı zenâtkârlar’la ve belediye meclisinde görev yapan kent ileri gelenlerine karşı tüccarlarla doludur. Bütün yüzyıl boyunca bu savaş, en sert biçimde, sanayileşmiş kentin büyük girişimcilerin kent yönetiminde bulunan eski ailelere başkaldırdığı ve işçilerin de savaşa katıldığı Cenevre Cumhuriyetinde yapılmıştır. Kent ileri gelenleri bazı başarılardan sonra 1782 Fransa Savora ve Bern monarşi ve aristokrasinin birleşik silahlı bir mücadelesiyle yeniden haklarını kazanmıştır. Felemenk gibi Cenevre’de Paris Devrimi’nin provasıdır ama karşı devrimin zaferiyle sonuçlanmıştır.

Avrupalı tüccarlar giderek daha yoğun bir şekilde deniz aşırı bölgelere gidiyorlardı. Avrupa’da 17.y.y.’ın deniz yolu sistemi ve daha uygun taşıma olanakları için kentlerinde yapılan örgü ve dokuma ürünlerinin taşraya taşınmasında sanayileşme yavaş yavaş fabrikalaşmaya başlamıştı. Söz konusu olan ilk tekstil fabrikasyonu idi; bununla birlikte eski saat sanayi üzerinden makine üretimi, giderek daha fazla önem kazanıyordu. Buhar gücü keşfedilmiş ve 18. Yüzyıl sonlarına doğru fabrikasyon için teknik olarak kullanılabilir duruma gelmişti. Orta derecedeki ticaretiyle önem taşıyan imparatorluk kenti Lindau’u örnek verebiliriz. Lindau her şeyden önce ticaretle uğraşan ancak ketende üretimi ticaretle birleştiren bir kent örneğidir. Zanaat ve ticaret, birçok kentte girişime dönüşmektedir. Hammadde alımı bir işletme için taşrada, evde yapılan işin işlenmesi yapılan işin kentte işlenerek değerli hale sokulması, yurt dışına satış gibi...


Ticari işletmenin merkezi hâlâ tüccarların depolarının, bürosunun ve evinin aynı çatı altında bulunduğu kentteki eviydi. Çoğu kez eşi tarafından desteklenen bir tüccar, bütün işi az bir personelle yürütmekte ve gözetim altında tutmaktaydı. Buna ek olarak bir de –bu özellikle cumhuriyetler için geçerlidir- kent siyasetine bağlanım söz konusu idi. Cumhuriyet karşı duyulan sorumluluğun ve ticari ilginin bu ayrılması zor karışımı, zamanın az ya da çok bir kısmını kente ayırmayı anlaşılır kılmaktaydı. Tüccarlar her yerde giderek daha da zenginleşiyordu. Zenginlikleri küçük burjuva kentlerinin ölçülerini zorluyordu. Dar sokaklardaki eski ticarethaneler artık yetmemekteydi. Gerektiğinde layık olduğu şekilde temsil edilebilecek daha güzel ticarethaneler kurmak isteniyordu. Tıpkı soylular gibi tüccarlar da, özgür ve toplumsal olarak daha seçkin bir şekilde hareket edebilecekleri taşrada ev sahibi olmak istiyorlardı. Tüccarlar Cumhuriyet koşullarında iktidarı ele geçirmiş ve loncalara girmişlerdi. Nüfuslu ve saygındılar. Ancak soyluların gözünde sonradan görme “türedi” olarak kalmışlardı. Tüccarların ince ve soylu uğraşlar için, av, kumar ve kadınlar için zamanı yoktu. Çok yoğun çalışıyorlardı.


Monarşiler, vaktiyle yüksek devlet makamlarını soyluların arasına yerleştirebilmiş, ancak tüccarları bu konuya sadece küçük ölçüde dahil edebilmişti. Eski kent ileri gelenlerine ve eski taşra soylularına karşı verilen savaş Cenevre ve Felemenk’te başarısızlıkla sonuçlanmıştı; Fransız devriminden başlayarak ticaretle ilgilenen sanayiciler tabakası –büyük burjuvazi olarak- krallıkla birlikte ya da onsuz, tüm dünyada zafer olayına çıkacaktı.


Tüccarlar ve zanaatkârlar kenti şimdiki durumuna getirmişlerdi. Ancak loncaların kente egemen olduğu ve ilerici ögeyi oluşturduğu zamanlar geride kalmıştı. Tüccarlar özellikle Cumhuriyetlerde hâlâ işler durumdaydı. Ancak, çoğu kez sadece zanaatkârların eski imtiyazlarının ürkekçe korunmasını amaçlayan lonca üyelerinin ve merkezlerinin toplumsal buluşma yerleri olarak, taşraya karşı kentlerin konumu korunmaya ve köylerde bağımsız zanatların gelişmesi engellenmeye çalışılıyordu; öte yandan zanaat işlerini fabrikaya dönüştürme tehdidinde, girişimcilerin yükselmesi büyük bir kıskançlıkla izlenmekteydi. Tüccarlar sonunda kent yönetimlerindeki loncalara sızmış ve nüfus kazanmışlardı. Zanaatkârlar kendi küçük işletmesini de kapsayan evinde oturmaktaydı. Ustanın emri altında birkaç kalfa bulunuyordu. Vasıfsız işçi başvurusu  yasal olarak sınırlandığı için, işletmeyi genişletmek olanaksızdı. Büyük girişimlerin gelişimi, büyük tüccarların yaptığı gibi sadece hizmetin taşraya taşınmasıyla mümkün oluyordu. XIX.y.y.’da lonca düzeninin fes edilmesinden sonra    –örneğin- bir demirci dükkanından metal fabrikası oluşturabilmişti.


Burjuvazi her şeyden önce imtiyazlı soyluların yanında yer isteyerek hak iddia etti. Monarşilerde özgürlüğe kavuşmuştu. Sadece akademisyenlerle birlikte daha eğitimli değil aynı zamanda tüccarlarla birlikti; bir çok soyludan daha varlıklı olmuştu. Ekonomik ve düşünsel özgürlükle devlet içinde yönetime katılma hakkı elde etmeye çalışıyordu ve bu engeller de çoğunlukla  çok yüksekti. Burjuvazi soyluluğa yükselmekten, ileri gelenler arasına girmek istemekten vazgeçmişti. Burjuva olarak kalmak istiyor, burjuva olmaktan gurur duyuyordu. Ancak burjuvazi daha fazla hak ve özgürlük istiyordu. Mevcut olan siyasal düzen onun daha fazla hak ve özgürlük almasını engelliyordu. Burjuvazinin çıkarları tüccarlarla uyuşuyordu. Düşünsel, kültürel alanda ise akademisyenlerin çok şey öğrenmiş ve onlarla birlikte hareket edebilirdi.
Mevcut olan toplumsal sistem toplumun diğer kesimlerini de rahatsız etmeye başlamış, yetmemeye başlamıştı. Ancak soylular aristokrat kesim ve ruhban sınıf mevcut sistemi korumak için ellerinden geleni yaptılar. Fakat Reform ve Rönesans hareketlerinin başlamasına engel olamadılar. Toplumun Reform’a ve Rönesans’a ihtiyacı vardı. Fakat Rönesans hareketinin başını çeken kesim burjuvazi olmuştu.


Aydınlanmanın basamaklarından biri de Rönesans burjuvazisinin toplumun diğer kesimlerini de arkasına alarak mevcut siyasal yapıya bir karşı çıkıştır. Bunda başarılı da olunmuştur. Toplum siyasal ve düşünsel anlamda yeni bir döneme girmiş, bilimin, tekniğin, sanatın gelişiminin önü açılmıştır.


3. AYDINLIKLAR ÇAĞI’NIN FİLOZOFLARI
3.1. Descartes
XVII.y.y.’dan itibaren aklın hakikatleri ile inancın hakikatlerinin birbirinden ayrıldığı görülmektedir. Doğa bilimlerindeki ilerlemeler ve doğa bilimlerine duyulan ilgi Avrupa insanının düşünce dünyasını kökünden etkilemiştir. Doğa dünyasının keşfedilmesiyle aklın hakikatleri, inancın hakikatlerinin önüne geçer. Çünkü doğa bilimleri insanı nesnel gerçekliğe götürebiliyordu. Önceden doğru olarak bilinen ve inanılan her şeyden şüphe edilmeye başlamış, dünya yeniden, doğa bilimlerinin ışığında yorumlanmaya çalışılmıştır. Artık kitleler halinde kabul gören dinsel açıklamalar yerini önde gelen düşünürlerin açıklamalarına bırakmaya başlamıştır. Bu düşünürlerin ilki olarak kabul edebileceğimiz düşünür Descartes’tir.


Descartes, daha önce doğru olarak kabul edilen her şeye kuşkuyla bakan düşünce sisteminde “şüpheyi yöntem olarak kabul eden” ilk filozoftur. Ona göre filozofun görevi sağlam bilgilerin elde edilmesini sağlayacak temelleri atmaktadır. Filozof bilgi alanında her şeyden kuşku duyacak, her şeye yeniden başlayacaktır. Duyuların sağladığı kesin olmayan aldatıcı bilgilerden; çevremizin etkisinde kalarak kabul ettiğimiz kesin olmayan basmakalıp görüşlerden; inançlardan, değerlerden, bütün geleneklerden sıyrılmanız zorunludur. Filozof doğruluğu tek başına bulmaya çalışmalıdır. Ama bu, filozofun, soyut ve dünyayla ilintisiz bir düşünce yapısı kurması değildir. Asıl amaç, insana yararlı olan sağlam bilgilerin ortaya konulmasıdır. Böylece, hem felsefe hem doğa bilimi hem de ahlâk alanında, insanoğlunun işine yarayacak ve mutlu bir yaşam sürmesini sağlayacak temeller ortaya konmuş olacaktır. Descartes; tıpkı  kuşkucu  filozoflar  gibi  işe  başlar.  Bildiğimiz  her  şeyden  kuşku   duyar.   Ama
filozofun amacı insan düşüncesinin sağlam bilgiler elde edemeyeceğini göstermek değildir. Descartes, tıpkı matematikteki gibi apaçık bilgilere felsefe alanında da ulaşmak için kuşkuya başvurur. Yani onun kuşkusu yöntemsel bir kuşkudur.


Descartes, duyulardan ve deneylerden değil düşünceden işe başlar; doğrulukları akıl ve düşünce yoluyla ortaya koyar. Bundan dolayı Descartes akılcı bir filozoftur. Descartes, doğruluğa ulaşmada, sağlam bilgiler edinmede, düşüncenin ve bilincin taşıdığı önemi ortaya koymuştu. Varlığa ilişkin açıklamalarını, bu düşünceden ve bilinçten, yani ben’den ve özneden kalkarak yapıyordu. Ona göre bir şeyin varlığı ve doğru olması, bilince dayanılarak ortaya konulabilir. Bilinç ve düşünce, yalnızca duyuların verdikleriyle yetinmek değildi; bu verileri işlemek, biçimlendirmek, bir sistem haline sokmak zorundaydı. Bilinç ve düşünceye verilen bu önem daha sonraları felsefesel düşüncenin kendi kendisi üzerine dönmesi bilince ve düşünceye yönelmesi sonucunu doğurdu.


Descartes felsefe alanında öyle köklü bir değişiklik yapmıştır ki bu değişiklik devrim niteliğindedir. Ondan sonra gelen filozoflar onun yaptığı bir devrim üzerinden ilerlemiştir. Onun yaptığı bu yenilik tüm Avrupa insanını kucaklamış, dönemin ihtiyaçlarıyla da birleşince Avrupa toplumu bu düşünce tohumları üzerinden yeni bir boyuta girmiştir. Descartes’e göre nesnenin bilgisi ben’in varlığına göre inşaa edilir. Bilgi edinmede obje ne kadar önemli ise subje de o kadar önemlidir. Nesnenin bilgisi ben’de inşaa edilir. Descartes felsefesine açık seçik bir temel buluncaya kadar her şeyden kuşku duyması ve sonunda salt düşüncenin bir şey olarak var olduğunu elde etmesi, O’nun bir yandan tümüyle geleneğe karşı çıkmasında, öte yandan da, özne oluşu doğrudan insana bağlanmasında asıl belirleyici olandır. İşte bu, düşünme edimininin aklın modern başka deyişle kendine dayalı kullanımıdır. Ortaçağ’da da akıl söz konusu ama, bu mutlak öznenin aklına bağlı bir akıldır. Ortaçağ’ın genel düşünüş planına göre mutlak özne salt anlama yetisidir. İnsan ancak tanrısal akla göre, tanrısal akla dayalı ya da bağlı olarak aklını kullanabilir. Descartes’ta ise bağımsızlaşan akıl henüz karşı dini eleştirmez. Bu daha sonra Kont’la olacaktır. Böylelikle Descartes kesin aydınlanmacı tutum ise Ortaçağcı tutum arasında yer alır.


Descartes, varlıktan değil de, özneden yola çıkışı onu felsefenin kurucusu yapmıştır. İkinci önemli yönü ise felsefeyi yeni baştan ele alma ve kurma arzusudur ki, o burada, o zamanın yeni yöntemlerinden ve bulgularından etkilenmiştir. Bilgi görüşünde akılcı olan Descartes, insan aklının iki temel yetisi ya da gücü bulunduğunu söyler. Bunlardan birincisi, sezgi, diğeri tümdengelimdir. Sezgi insan zihninde hiçbir kuşkuya yer bırakmayan ve son derece açık olan bir kavrayış faaliyetidir. Sezgi, Descartes’e göre, özel bir duygudur ve akıl yürütmelerimizde bize yol gösterir. Yanıldığımız ya da doru bir sonuca ulaştığımızı bildirir. Aklın ikinci gücü olan tümdengelim ise tam bir kesinlikle bilinen doğrulardan yapılan zorunlu çıkarımdır.


Matematik, Descartes’e göstermiştir ki, insan zihni bir takım doğruları açık ve seçik olarak kavranabilmektedir. Ve yine insan zihni bildiği bazı doğrulardan hareket edip düzenli bir şekilde ilerleyerek bu doğrulardan henüz bilmediği başka doğruları türetebilmektedir. Buna göre, biz sezgiyle bazı doğruları açık ve seçik olarak ve doğrudan kavrarız. Tümdengelimde ise, Descartes’e göre, bu doğrulardan kalkarak başka doğrulara bir süreçle, zihninin sürekli ve kesintiye uğramayan bir hareketiyle ulaşırız.


Descartes, daha sonra aklın bu iki gücünü gereği gibi yol göstereceğine inandığı kurallara dayanarak, yalnız aklıyla kendi sistemini kurmaya geçmiştir. Sisteminin mutlak olarak kesin olan başlangıç doğrusuna ulaşabilmek için de, doğru olduğu açık ve seçik bir biçimde bilinmeyen hiçbir şeyi doğru kabul etmemek gerektiğini kural uyarınca, her şeyden kuşku duymaya yanlış ya da kuşkulu olduğunu ve yanlış ya da kuşkulu olmasının muhtemel olduğunu düşündüğü her şeyi reddetmeye karar vermiştir. Kuşkuyu son sınırına kadar götüren Descartes bu süreç sonunda, kuşku duyabilmesi için, öncelikle varolması gerektiği sonucuna varmıştır. Descartes kuşku süreciyle kendilerinden kuşku duyduğu tüm eski inançlarını eledikten ve kuşku duymak suretiyle, düşünen bir varlık olarak kendi varoluşunu kanıtladıktan, böylelikle de sisteminin temel başlangıç doğrusunu bulduktan ve bu arada, bir önermeyi doğru kılan ölçünün açık ve seçiklik olduğunu belirledikten sonra, aynı ölçütü kullanarak bilincinin dışına çıkmaya ve yeni doğrular bulmaya geçmiştir. Buna göre, onun zihninde bulunan açık ve seçik düşüncelerden bir de yetkinlik düşüncesidir. Kuyu deneyinden türetilen düşünceler açık ve seçik olmadığına, doğal dünyada yetkin olan bir şeyle karşılamayacağına ve düşünceyi, kusurlu bir varlık olan insanın kendi yaratmayacağına göre, yetkinlik düşüncesini, insan zihnine kendisi de yetkin olan bir varlık vermiştir.


İnsan matematikte de açık ve seçik düşüncelere sahiptir, dolayısıyla matematiksel bilgiye sahip alabilir. Acaba insan bu sınırların ötesine geçerek, başka bilgilere sahip olabilir mi? Descartes’e göre açık seçik düşünceler arasında, dış dünyadaki fiziki varlıklarla ilgili olarak, yalnızca bu varlıkların matematiksel özellikleriyle ilgili düşünceler vardır. Bir cismi düşündüğümüz zaman, onun hakkında açık ve seçik bir düşünceye sahip olabilirsek eğer açık ve seçik düşünce yalnızca o cismi belli bir şekili, belli bir konumu ve bir hacmi olan her şey olarak düşünmenin sonucu olan bir düşünce olabilir. Dış dünya ve bu dünyada bulunan nesneler söz konusu olduğu sürece, sahip olabileceğimiz açık ve seçik düşünceler bu nesnelerin matematiksel özellikleriyle ilgili olan düşüncelerdir. Bununla birlikte, bu düşünceler bize onların "varolduğunu"söyleme olanağı bırakmaz.
Descartes’in bu varlık görüşü gelişen, bilime fazlasıyla uygun düşmekle birlikte, madde ve ruhtan ya da beden ve zihinden meydana gelen bileşik bir varlık olan insan söz konusu olduğunda, büyük bir güçlüğe yol açar. Varlık alanı madde ve ruh diye kesin çizgilerle birbirinden ayrıldığı için, eskiden birlikli ve bütünlüklü tek bir töz olan insandan, aralarında hiçbir ortak nokta bulunmayan iki töz çıkar.


Yanlış problemi söz konusu olduğunda ise, Descartes, insanda yanlışa neden olabilecek iki yeti olduğunu söylemiştir. Anlayış ve irâde anlayışın kapsan bakımından sınırlı olduğu yalnızca açık ve seçik olanla sınırlanmış olduğu yerde, irade kapsamı bakımından sınırsız bir güçtür. Buna göre, insan iradeyi sınırlamamakta, tam tersine onu tam olarak anlamadığı şeyleri tasdike zorlayarak genişletmektedir. Anlayışın görevi, kavramak, doğruyu yanlıştan ayırmaktır. Oysa, irade doğruluk ve yanlışlık konusuna kayıtsız olup, anlayışın sınırlarını aşar. Bundan dolayı, irade, anlayışın açık ve seçik olarak kavrayamadığı şeyleri olumladığı için yanlışın kaynağı olur.


Ahlâk alanında, önce insanın özgür olduğunu göstermeye çalışan Descartes, daha çok geçici bir ahlâk, bir durum ahlâkı önermiştir. Bu çerçeve içinde, o insanın, talihini yenmeye çalışmaktansa, öncelikle kendisine egemen olmaya çalışması gerektiğini, kişinin yaşamı boyunca anlayış ve kavrayışını geliştirmeye çalışarak, dünya düzenini değiştirmeye kalkışmak yerine, kendi istek ve arzularını değiştirme çabası vermesinin iyi olduğunu söylemiştir.


Ahlâki seçim olgusu üzerinde duran Descartes, burada neyin bizim gücümüz dahilinde olup, neyin olmadığını anlamanın büyük önem arz ettiğini söylemiştir. Ona göre, biz, gücümüz sınırları içinde kalan şeyleri gördükten sonra, gerçekten iyi olanla kötü olanı birbirinden ayırmak ve iyi olduğuna hükmettiğimiz şeyleri gerçekleştirmeye çalışmalıyız. Başka bir deyişle insanın yaşamındaki amacının mutluluk olduğunu söyleyen Descartes’e göre, insana mutluluk veren şeyler iki türlüdür. Bunlardan birincisi bilgelik, erdem ve ölçülük gibi salt bize bağlı olan şeylerdir. İkincisi şan, şeref ve zenginlik gibi, doğrudan doğruya bize bağlı olmayan şeylerden meydana gelir.  Tüm gücümüzü birinciler üzerine yoğunlaştırmamız gerektiğini söyleyen Descartes, bu yolda uymanın bize yarar sağlayacağına inandığı üç kural vermiştir:


1.    Kişinin ne yapıp, ne yapmaması gerektiğini sağlam bilgisine ulaşmak için elinden gelen her çabayı göstermesi,
2.    İnsanın aklın buyruklarını hayata geçirmesi için, kararlı olması, arzuların kışkırtılacağına yenik düşmesi,
3.    Kişinin sahip olmadığı ve olamayacağı tüm iyileri, kendi gücünün sınırlarını aşan şeyler olarak görmesi ve onları istemeye çalışması gerekir.


3.2. Leibniz


XVII.y.y.’ın akılcılığının, Descartes ve Spinoza’dan sonra gelen son büyük düşünürdür Leibniz. Modern felsefenin diğer etkili düşünürleri gibi, deneysel, tümevarımsal ve matematiksel –mekanik doğa bilimlerinden yola çıkmıştır. Doğanın “sonsuz küçüklükteki öğelerinden” meydana geldiği öğretisini benimseyerek, cisimlerin karşılıklı eylem ve düzenli etkileşimlerini açıklayabilmek için, varsayılması gereken bir şey olarak güç düşüncesine ulaşan Leibniz, bu gücü cisimsel olmayan bir şey olarak tasarlamış ve onu aynı zamanda düşünen, algılayan ve maddi olmayan bir gereklilik olarak tanımlamıştır. Böylelikle maddesi ve mekanik bir görüşten, tinsel ve dinamik bir düşünce tarzına geçen Leibniz, bu güç birimine “me’ad” adını vermiş ve meadın faaliyetlerine ideler ve algılar olarak ortaya çıkacağını söylemiştir. Buna göre, evren gerçeklikte yan yana var olan meadlar çokluğundan meydana gelmektedir.


Birey ve evren birbiriyle, niceliksel değil de niteliksel bir ilişki içindedir. Evren yalnızca bireyselliğin bakış açısından anlaşılabilir: birey ise, evrenle ilişki içinde belirlenebilir ve tanımlanabilir. Leibniz’in sisteminin hareket noktasını oluşturan bu fikre göre, her bireysel “ben”, her manad evrenin bütününü, onu aktüel olarak kapsama anlamında değil de, ideal bir biçimde tasarlama anlamında içerir.
Leibniz’in bu anlayışına göre, duygularımızla gözlemlediğimiz cisimler daha küçük parçalara bölünebilir olup, varolan her şey bileşik cisimlerden meydana gelmektedir. Madenin ilk ve gerçek varlık olması düşüncesine karşı çıkan Leibniz, gerçekten basit ve bölünmez olan tözlerin, sözünü ettiğimiz bireysel benlerin monadlar olduğunu öne sürer. Monadlar tıpkı atomlar gibi, varlığı meydana getiren temel, basit bileşenlerdir. Bununla birlikte, monadlar atomlardan farklılık gösterir. Modadlarla atomlar arasında şu fark vardır: Atomlar tarafından güç ya da enerji olarak tanımlanırlar. Atomlarda monatlarda, dış kuvvetlerden bağımsızdır ve dış bir güçle ortadan kaldırılamaz; bununla birlikte, atomların birbirine benzediği, yani aralarında nitelik bakımından bir farklılık olmadığı yerde, monadlar birbirlerinden tümüyle farklıdırlar.


Her şeyin tanrı tarafından önceden kurulmuş bir uyuma bağlı olduğu bu düzende özgürlüğe yer yok gibi görünmektedir. Leibniz’e göre, bu evrende her şey mekanik bir zorunluluğa tabidir. İnsan da bu düzenin ayrılmaz bir parçasıdır. Onun mekanist doğa anlayışında, insan başlangıçta ayarlanmış bir yaşamın kendini açığa vurmasından başka bir şey değildir. Öyleyse, insan yaşamındaki her şey önceden belirlenmiştir. Determinist bir ahlâk görüşü benimseyen Leibniz için özgürlük, insanın bu durumunun, yani söz konusu zorunluluğun bilincinde olmasından meydana gelir.


Öte yandan, Leibniz’e göre, insan için gerçek hayat akla dayanan, entelektüel faaliyetle belirlenen bir hayattır. İnsan için gelişme bulanık ve belirsiz düşüncelerden doğru düşüncelere yükselme, potansiyel güçleri gerçekleştirme anlamına gelir. İnsan güçlerini gerçekleştirdiği zaman, varlıkların gerçekte niçin oldukları gibi olduklarını anlar, insan yaptığı şeyi niçin yapmakta olduğunu bilir. İnsan için özgürlüğün anlamı budur: özgürlük irade, seçme özgürlüğü olmayıp, insanın gelişmesi ve böylelikle kendisindeki ve evrendeki zorunluluğun tam olarak bilincinde olmasındadır. Temel erdemde bilgeliktir.


3.3. Newton
Tarihteki bütün olayları mekaniğe dayandıran ilk düşünürdür. Doğa felsefesi sistemi içerisinde Galileo’dan, Kepler’den, Descartes’ten gelen yolları birleştirmiştir.
Yaratılışın sonucu ortaya çıkan her şey yoldan öğrenilebilir. Bu yollar: Gözlem, hesaplama ve gözlem verilerinin hesaplarla uyuşturulmasıdır. Newton matematikle fiziği birleştirerek, matematik fiziği oluşturmuştur. Newton’a göre yaşadığımız dünyada tesadüflere yer yoktur. Her şeyin birbirinin ardı sıra gelen bir nedeni vardır. Newton mekaniği üzerinde yaşadığımız dünyanın mekaniğidir. Newton ile birlikte akıl ile gözlem ikiliği kaynaştırılmıştır. Akıl ile gözlem birleştirilerek aklı selim bir sonuca varılmaktadır. Newton doğayı, mekanik ile açıklamaya çalışmış ve Descartes’e karşı çıkmıştır.  İngiltere’de ve Hollanda’da Protestanların Fransa’ya karşı siyasal bağlaşıklığı, Hollanda ve İngiliz bilginleri arasındaki ilişkileri desteklemiştir. Böylece, Hollanda, Descartesciliğin beşiği olduğu ve Descartesci fizik –en sistemli biçimde- orada dile getirildiği halde, Newton’un etkisi XVIII.y.y. başlarında, Hollanda’da Descartes’in etkisini bastırdı. Hollanda bilginleri de fizikte mekanistlerin deneysel yöntemini öne sürüyorlardı; ne var ki belki de, Fransa’ya karşı düşmanlık yüzünden, Descartes’in adını ağızlarına pek az alıyorlar ve Fransız mekanistlerini hemen unutuyorlardı. Adları büyük övgülerle anılanlar Bacon, Galilei ve Newton’du. Böylece Modern bilimin temelde İtalyan ve İngiliz, özellikle de İngiliz kökenli olduğu düşüncesinden Hollandalılar sorumludur.


Ancak şunu da açıklamak gerekir ki: Hollandalı fizikçiler gerçekten değerli kişilerdi ve Birleşik –Eyaletlerin ticari durumu onları hâlâ destekliyordu; öyle olduğu için de, Avrupa’nın dört bir köşesinden, öğrenciler onların derslerine koşuyorlardı. Hollandalı bilginlerden yapılan çeviriler Avrupa’nın her tarafını dolandı. Bu bilginlerin hepsi de, Evren’i yöneten kanunlar, “Yüce Varlığın, bize bildirmemiş, iradesine bağlıdırlar; böylece biz ancak onlara bakıp bu kanunları çıkarabiliriz, çıkarmalıyız. Bunun için de, “Doğa’da bütün olup bitenleri –dikkatli bir gözle- incelemeli” ve “fizikten tüm varsayımları ilk kez kaldırıp atan ve olayların akışını ancak matematik olarak tanıtabileceğini ilk önce kabul eden Newton’a eğilmeliydik.


Böylece, bu yöntem, temel noktalarda Descartes’in yöntemiyle çelişiyordu. Buna rağmen Descartesci düşüncenin gelişimini ve filozoflar tarafından bu düşünceye bağlılığın sürdürülmesini de şöyle açıklayabiliriz: Aslında Descartesci ve Newtoncu her iki açıklamada da ortak olan her şeye nicel ve mekanik bir açıklama getirme çabasıydı; bunun gibi her okulun bilginleri için de ortak yöntem, mekanistlerin yöntemi idi. Yöntem üzerine düşüncenin yayınlandığı günden başlayarak, fizikçiler, aslında Descartes’in düşüncesindeki bütünlüğü kavrayamamış, onun yalnız mekanik görüşüne takılmışlardı. Böylece Descartescilik salt mekanizmle karıştırıldı. Descartes, kuşkusuz bu değildi. Filozoflar Descartes’in, bir düşünce ustası olarak rolünden bahsederken, bir yandan mekanizmi, öte yandan deneysel bilimin yöntem ve anlamını düşünüyorlardı. Descartes’de, VIII. Yüzyılda büyük bir etki olmayı sürdürmüşse, “deneysel bilime” açtığı yollarla olmuştur.


3.4. Spinoza
Spinoza felsefesini kurarken en çok Descartes’ten etkilenmiştir. Descartes’in belli problemleri ve konuları ele alış tarzından, onun felsefesinin erkeksel nedenleri değil de, fail nedenleri ele alması gerektiği tezinden, ideal yöntem ve terminoloji konusunda etkilenen spinoza, modern felsefenin kurucusu Fransız düşünüründen ayrıca Descartesçiliğin mantıksal sonuçlarını çıkarsamak bakımından da etkilenmiştir.
Spinoza, XVII.y.y. Rasyonalizmi’nin ikinci büyük düşünürü olarak, sistemini kurup ifade ederken geometrik yöntemi benimsemiştir. Bir takım önermelerin, açık seçik düşünceleri ifade ederken geometrik yöntemi benimsemiştir. Bir takım önermelerin, açık seçik düşünceleri ifade eden tanımlardan ve apaçık aksiyonlardan tümdengelim yoluyla çıkarsanmasından meydana gelen geometrik yöntem, Spinoza’ya doğru felsefeyi geliştirmenin tek gerçek yanılmaz yolu olarak görünmüştür. O, her tanımın açık ve seçik bir düşünceden meydana geldiğini ve her tanım ya da açık seçik düşüncenin doğru olduğunu düşünmüştür. Başka bir deyişle, akıl açık ve seçik düşüncelerden hareket edip, bunların mantıksal sonuçlarını çıkartırsa, asla yanlışa düşmeyip, kendi doğasına uygun bir tarzda işlemiş olur. Spinoza’nın yöntemine doğruluğuna ilişkin sarsılmaz inancının temelinden onun açık ve seçik düşüncelerden yapılan tümden gelimsel çıkarımının dünyaya ilişkin olarak açıklayıcı bir görüş sağladığı inancı bulunmaktadır. Bu inanç ya da bakış açısının temelinde ise, nedensel ilişkinin mantıksal içerme ilişkisine eşdeğer olduğu kabulü yer almaktadır. Düşüncelerinin düzeni ile nedenlerin düzeni bir ve aynıdır. Buna göre, uygun bir tanım ve aksiyonlar öbeğinden yapılan mantıksal bir tümdengelim, metafiziksel bir tümdengelimle aynı olup, bize gerçekliğin bilgisini sağlar. O da tüm diğer metafizikçiler gibi, varlık ya da dış dünyayı açıklama çabasında, çokluğu birliği indirgemeye ya da dış dünyayı açıklama çabasında, çokluğu birliği indirgemeye çalışmıştır. Buna göre, o sonlu şeylerin, maddi varlıkların varoluşu nihai ve en yüksek bir nedensel etmen aracılığıyla açıklamaya çalışmıştır. Yani Spinoza deneyin sonsuz sayıda varlığını kendisinin Tanrı ya da Doğa adını verdiği biricik sonsuz töze başvurarak açıklamıştır. Mantıksal içermeyle de nedensel ilişkiyi birleştirdiği için, Spinoza sonlu varlıkları zorunlu olarak sonsuz tözden çıkan şeyler olarak tanımlamıştır.


Sonlu şeyler, deneyin bir parçası olan maddi varlıklar, ona göre, Tanrının, tek tözünün tezahürleri, modifikasyonlarıdır. Her ne kadar tek töz sonsuz sayıda ananiteliğe sahip olsa da, sonlu zihinler olarak bizler, bunlardan yalnızca iki tanesini bilebiliyoruz. Bu iki ananitelik de, düşünce ve yer kaplamasıdır. Spinoza’nın Descartes’in tözsel düalizminin niteliksel bir düalizme dönüştüğü sisteminde, sonlu zihinler, Tanrının düşünce ananiteliğin altındaki tezahür ya da modifikasyonları, sonlu modifikasyon ya da görünümleridir. Doğa, demek ki, ontolojik olarak Tanrı’dan ayrı değildir; ayrı olmamasının nedeni ise, Tanrı’nın sonsuz olup, kendisinde tüm gerçekliği içermesidir. Bununla birlikte, Spinoza, Tanrı’dan başlayan mantıksal tümdengelim sürecinde sonsuz tözden hemen ve doğrudan doğruya sonlu cisim ya da zihinlere geçmez. Bu ikisi arasında sonsun ve ezeli-ebedi şeyler bulunmaktadır.

Buna göre, sonsuz tözün düşünce ananiteliği altında mantıksal bakımdan önce gelen hâli kavrayışı yer kaplama ananiteliği altında, mantıksal bakımından önce gelen hali ise, hareket ve sükunettir. Bu, Spinoza için, Descartes’de olduğu gibi, dünyaya hareket aktaran bir tanrının, bir dış güç ya da nedenin olmadığı anlamına gelir. Tanrı doğya aşkın değildir. Dolayısıyla hareket doğanın kendisinin bir niteliğidir. Hareket ve sükunet yer kaplayan doğanın temel özelliğidir. Doğadaki toplam hareket evrendeki toplam enerji miktarı sabit ve değişmezdir. Fiziki evren, hareket halindeki cisimlerin kendine yeten kapalı bir cisimdir. Başka bir deyişle, Baruch Spinoza'’ın metafiziğine göre, kompleks ya da bileşik cisimler parçacıklardan meydana gelmiştir. Her parçacık bireysel bir cisim olarak görülebilirse eğer, insanların bedenleri ya da hayvanların vücutları daha yüksek düzeyden bireylerdir. Onlar bir takım öğeler ya da parçacıklar yitirir ve bu anlamda değişirler. Spinoza'’a göre, daha da karmaşık olan cisimler değişen bir birey olarak bütün bir doğaya ulaşırız. Bir bütün olarak bu birey, sonlu cisimlerden meydana gelen mekansal sistem olarak doğadır.


Doğadaki sonlu varlıkların özleri varoluşu içermez. Onların özleri varoluşu içerseydi bu taktirde onlar kendi kendilerinin nedeni olurdu. Özleri varoluşu içermeyen bu olumsal varlıklara Tanrı zorunlu olarak neden olur. Spinoza’ya göre, doğada mutlak bir zorunluluk olup, buradaki varlıklar öz, varoluş ve eylem bakımından belirlenmiştir. Tüm varlıklar, Tanrı’dan zorunlulukla ve belli bir düzen ve şartlanma içinde doğmuşlardır. Öte yandan, doğadaki nesne başka bir nesnenin, her olay başka bir olayın zorunlu sonucudur. Evrende bütün nesneler sonsuz bir bağlantı içinde bulunurlar; burada rastlantıya yer yoktur. Maddi fenomenler yalnızca maddi nedenlerle açıklanabilir. Evrende, Spinoza’ya göre, rastlantı olmadığı gibi, bir amaç da yoktur. Bu ise, her tür tetelojinin reddedildiği, mekanik bir sistemi ifade eder.


Spinoza bilgi görüşünde, üç tür bilgiden söz etmiştir. Bunlardan birincisi, insanın bedeninin başka cisimler tarafından etkilenmesinin sonucu olan duyumsal bilgidir. Bu bilgi, duyulardan ya da imgelemden türetilmiş olan ide ya da fikirlere dayanır. Bunlar, başka idelerden mantıksal tümdengelimle çıkarılmamış olduğu için, zihin bu idelerden meydana geldiği sürece, pasif ve alıcı durumdadır. Söz konusu duyumsal bilgi düzeyinde, insan başka insanların ve cisimlerin bilgisine sahip olmakla birlikte, onları bireysel şeyler olarak doğasına ilişkin upuygun bir bilgiye, bilimsel bilgiye sahip olamaz. İkinci bilgi türü upuygun fikirlerden meydana gelen bilimsel bilgidir. Spinoza bilginin bu düzeyinde, daha önceki duyu ve imgelem düzeyinden farklı olarak akıl düzeyi adını verir. Bilim adamlarında söz konusu olan bu bilgi türünde, şeylere ilişkin gerçek bir kavrayış için, mantıksal bakımdan gerekli olan ortak ide ya da fikirler gündeme gelir. Bunlar, matematik ve fiziğin ilkelerinin temelini meydana getirmektedir. Bu ilkelerden mantıksal olarak türetilebilen sonuçlara da açık ve seçik fikirlere karşılık geldiği için, gerçekliğe ilişkin sistematik ve bilimsel bir bilgiyi mümkün kılan bu ortak fikirlerdir. Bu ikinci bilgi türü zorunlu olarak doğru olup, genel önermelerden oluşan tümdengelimsel bir sistem içinde ifade edilir.


Spinoza’ya göre birinci bilgi türünden bilginin ikinci türüne geçen, kişi mantıksal bakımdan bağlantısız olan izlenimlerle bulanık ide ya da fikirlerden, mantıksal olarak bağlantılı olan açık önermelere, upuygun fikirlere geçmiş kişidir. O, duygu algısı ve imgelemenin somutluğu bırakıp, matematik ve fizikle diğer bilimlerin soyut genelliğinden yükselmiş olan biridir. Fakat bu bilgi de Spinoza’ya göre, en yüksek ve tam bir bilgi değildir. En yüksek bilgi türü, onun sezgisel bilgi adını verdiği üçüncü bilgi türüdür. Burada, Doğanın özsel –ezeli- ebedi yapısı, tanrısal ananiteliklerden mantıksal olarak türetme, bir büyük sistemin sonsuz töze bağımlılığını gösterme, bireysel varlıkları, yalıtlanmış fenomenler olarak değil de, Tanrı ile olan ilişkileri içinde değerlendirme söz konusu olur.


3.5. John Locke
İngiliz deneyciliği ya da empirizminin kurucusu olan ünlü filozof 1632-1704 yılları arasında yaşamış olan Locke’un temel eseri, insanın üzerine bir denemedir. John Locke modern felsefenin tavrına uygun olarak, felsefesinde öncelikle bilgi konusunu ele almıştır. O insan bilgisinin sınırlarına ve kapsamına ilişkin araştırmalarında, insan zihninde idelerin nasıl ortaya çıktığını araştırır. İdelerle de Locke, algı içeriklerini, insanın kendisiyle ilgili olarak bilinçli olduğu her şeyi anlar. Ona göre, insan bilgi sahibi olan bir varlıktır. Başka bir deyişle, o insan bilgisini açıklamak durumunda olmayan, apaçık bir olgu olarak alır.


Bilmek ise, zihinde bir takım idelere sahip olmaktan başka bir şey değildir. Doğuşkancılığa karşı çıkan Locke, insanın bilgiye temel olan malzemeyi sonradan deney yoluyla kazandığını söyler. Onun deyimiyle karanlık bir oda olan insan zihnine ışık getiren tek pencere, deneydir. Locke, biri dış deney diğeri iç deney olmak üzere, iki tür deney bulunduğunu söyler. Bunlardan birincisinde, yani dış deneyde insan beş duyu yoluyla dış dünyadaki şeyleri tecrübe eder. İnsan zihni, Locke’a göre, burada tümüyle alıcı olup, pasif durumdadır. İkincisi de, yani iç deney ya da refleksiyon veya içe bakışta ise, insan varlığı, kendi zihninde, kendi iç dünyasında olup bitenleri tecrübe eder. İnsan zihnindeki tüm ideler, işte bu iki kaynağın birinden ya da diğerinden gelir. İnsan zihnindeki tüm ideler, İngiliz empirizminin kurucusu olan Locke’a göre, basit ideler ve kompleks ideler olmak üzere, iki başlık altında toplanabilir. Bu ayırım, Locke’a zihnin tümüyle pasif olduğu durumlar ile aktif olduğu durumları birbirlerinden ayırma olanağı verdiği için, önemli bir ayırımdır. Basit ideler dış dünyadaki cisimlerin ve onların niteliklerinin duyu organlarımız üzerindeki etkisi sonucunda, duyularımız aracılığı ile kazanılmış olan idelerdir. İnsan zihni bu basit ideleri biriktirdikten sonra, onları birbirinden ayırt eder; birbiriyle karşılaştırır ve birbiriyle çeşitli seçiklerde birleştirir. Locke, insanda yeni bir ide icat etme gücü olmasına bile, insan zihninin kompleks ideleri meydana getirirken tümüyle aktif durumda bulunduğunu söyler. Ona göre, basit ideler kompleks idelerden hem psikolojik ve hem de mantıksal bakımdan öne gelme durumundadır.


İngiliz filozofu Locke’un bilgi kuramı iki temele dayanır. Bunlardan biri, ruhumuzda doğuştan fikirler denilen şeylerin var olmadığını, ikincisi de, bütün bilgilerimizin duygulardan, algılardan ve deneylerden geldiğinin ileri sürülmesidir. Birinci görüş, Descartes’in “doğuştan fikirler” kuramının eleştirilmesidir. Bu filozofun, örneğin Tanrı kuramı gibi bazı fikirlerin, rumuzda doğuştan bulunduğunu ile sürdüğünü görmüştük. Matematiğin ilkeleri ve formal mantığın temelleri de Descartes’e göre, ruhumuzda doğuştan bulunan fikirlerdir. Örneğin “bir şey ne ise odur” yani “A A” dır. Yani ruhumuzda doğuştan bulunan şeylerdir. Bu ilkeler, herkes tarafından kabul edilmiş olan ve bundan ötürü doğuşkanlık niteliği taşıyan fikirlerdir. Locke, Descartes’in bu görüşlerini kabul etmez. Çünkü çocuklar ve budalalar, mantığın temelleri olan bu ilkeleri bilmezler; demek ki bunlar bütün insanlar için geçerli değildir. Bunların doğuştan varolduğunu, ama ancak ama ancak insanların akıllarını kullanır kullanmaz ortaya çıktıkları da söylenemez. Çünkü bunlar, bir çok bilgi elde edildikten sonra ve aklın kullanılmasına başladıktan sonra ortaya çıkan fikirlerdir.


3.6. Kant
Modern felsefenin gelişimine uygun olarak epistemolojiyi ön plana çıkarmıştır. Kant öncelikle Hume’dan etkilenmiştir. Kendisine göre, Hume onu doğmatik uykusundan uyandırıp, bilimsel araştırmaya yöneltmiştir. Öte yandan, o Descartes’in rasyonelizminin de bir takım olumlu yönler içerdiğini saptamış ve zihninin, matematikle uğraştığı zamanki işleyiş tarzı karşısında adeta büyülenmiştir. Kant, bundan başka asıl XVII. Ve XVIII.y.y.’larda göz kamaştırıcı gelişmeler kaydeden bilimden özellikle de fizikten etkilenmiştir. Kant’ın gözünde bilim, öncüleri olan ve yöntemleri, ancak Hume’unki gibi felsefi bir kuşkuculuk benimsendiği zaman, sorgulanabilen evrensel bir disiplindir.


Bilimin, özellikle de Newton tarafından geliştiril