Okunma: 835 kez
Küresel üretim sistemi, 20. yüzyılın ikinci yarısında tümüyle değişime uğradı. Fabrikaların görüntüsü, yani çalışanların cinsiyeti, ırkı ve milliyeti; işçi-işveren ilişkileri ve bütün dünyadaki şirket merkezlerinin kapılarında dalgalanan yabancı bayraklar, çalışma tarihinde yepyeni bir çağın müjdecisiydi.
( www.genbilim.com )
Henry Ford ile Joseph Stalin'i büyüleyen türden muazzam montaj fabrikalarına bugün hâlâ rastlanmakla birlikte, bunların çoğu artık ücra yerlerdedir; birkaçı ise her zamankinden de büyüktür, ama bunlar gittikçe daha az iş yapmaktadır. Bunun nedenlerinden biri, üretimin dünyanın hemen her ülkesindeki fasoncu, malzemeci ve serbest işçi gibi daha küçük birimlere dağıtılmış olmasıdır. Bunların çoğu, kesme, dikme ya da veri yükleme işini evlerinde yaparlar. Ancak, asıl neden, artık dünyadaki işlerin gittikçe daha büyük bölümünün üretim oimamasıdır.
Dünyanın her yerinde çok sayıda işçi, değerli kâğıt ve elektronik veri üretimi, pazarlanması ve dağıtımı ile uğraşmaktadırlar. Dünya pazarlarına sigorta poliçeleri, bono teklifleri, yatırım tüyoları, hukuki görüşler ve alışveriş rehberleri akmaktadır. Artık dünyanın en kârlı ürünleri arasında bilgisayara geçmiş vaatler, öneriler ve görüşler yer almaktadır. Daha da fazla kişi dünyadaki insanları beslemek, iyileştirmek, teselli etmek ve eğlendirmekle uğraşmaktadır. Büyük küresel örgütler, yani reklam ajansları, hukuk büroları, yatırım şirketleri, havayolları, lokantalar, oteller, hastaneler, klinikler, medya kompleksleri ve atık toplama şirketleri, her türlü hizmeti veren ordular çalıştırmaktadırlar.
Üretim Coğrafyası Değişiyor
Endüstrinin büyüklüğü ve önemi nedeniyle, otomobil üretiminde işlerini kaybeden Amerikalı sayısı yıllardır manşetlerden düşmemiştir. Ancak, aynı baskılar ve kısıtlamalar hemen hemen diğer tüm sektörler ve pek çok endüstrileşmiş ülke için de geçerlidir. Anavatandaki fabrikaları kapatıp Güney Amerika ya da Asya'daki düşük ücretli cennetlere taşımak, Amerikan şirketlerine pek çekici gelmektedir. Krediler, vergi indirimleri, gümrük tarife muafiyetleri ve denizaşırı zarar sigortası gibi konulardaki bir dizi hükümet politikası da endüstrinin ABD'den kaçışını hızlandırmıştır.
İşgücü örgütlenmemiş yoksul ülkeler, bayrakları ne olursa olsun, küresel şirketlere çekici gelmektedir. Daha fazla kâr, işyerinde huzur, bölgenin doğal kaynaklarına ve yerel pazarlara yakınlık da fabrikaları taşımak için güçlü birer neden olmaktadır. Profesörlerin dünya ekonomisinin `sınırlarında' gördüğü; çoğu kimsenin de hâlâ Üçüncü Dünya olarak tanıdığı ülkelerin ortak yönleri, hızlı nüfus artışı, sömürge geçmişi, sıcak iklim ve amansız yoksulluktur. 1962-71 yılları arasında, az gelişmiş ülkelerden ABD'ye işlenmiş ürün ithalatı her yıl yaklaşık % 18 artmıştır.
Öte yandan, bu ithalatın büyük bölümü eski sömürgelerdeki Amerikan fabrikalarından gelmektedir. Örneğin, Bulova, saat mekanizmalarını İsviçre'de hazırlayıp Amerikan Samoa'sındaki Pago Pago'ya göndermeye ve ABD pazarı için montajı orada yaptırtmaya başladı. Nakliye masrafları, Amerikan Samoa'sından gelen malların ABD'ye gümrüksüz girebilmesi sayesinde karşılanıyordu. Bulova başkanı Harry B. Henshel, "Yabancı rekabeti alt ettik," diye açıklıyordu. "Çünkü yabancı rekabet bizdik." 1991'e gelindiğinde ABD dışalım ve dışsatımlarının yarıdan fazlası, aynı küresel şirket bünyesindeki parça ve hizmet transferlerinden oluşuyordu.
Hollanda, İsviçre ve eski Batı Almanya gibi küçük ülkelerde üslenen Philips, Nestle ve Siemens gibi Avrupalı şirketler, yıllar önce kendi yerli piyasalarını aşmış ve dışsatımlardan daha da büyük kâr sağlama durumuna gelmişlerdir. Ulaşım masraflarından kurtulmak için fabrikaları yeni, gelişen pazarlara yakın kurmak da hem politik hem de ekonomik açılardan mantıklı bir girişimdir. Fransa, şirketlerini Batı Afrika'daki eski sömürgelerinde işletme açmaya teşvik ederken, İngiliz şirketleri de bir zamanlar İngiliz boyunduruğu altındaki Doğu Afrika' nın, gelecek vaat eden yeni bağımsız ülkelerine; özellikle de Kenya'ya kaydılar.
Sonra Japonlar da, daha yavaş da olsa, bu göçe katıldılar. 1960'larda iç piyasada ücretler artar ve çevre kirliliği konuları gündeme gelirken, tekstil ve hazır giyim üreticileri işletmelerini Japon adalarından Doğu Asya'ya; özellikle de Hong Kong'a kaydırdılar. 70'lerde elektronik endüstrisinin hatırı sayılır bir bölümü yurtdışına taşındı. Japon Elektrikli Makineler Endüstrisi Birligi'ne göre, 1980'lerde dünyadaki Japon elektrikli alet şirketleri tam 193.000 kişiyi çalıştırıyordu ve bunların 134.000'i Doğu Asya'daydı.
Küreselleşme İşleri Buduyor
Üretim coğrafyasındaki bu değişiklikler bütün endüstrileşmiş ülkeleri etkilemekle birlikte, değişimler özellikle ABD'de çok çarpıcı oldu. 1950'de Amerika'daki işlerin yaklaşık üçte biri üretimle ilgiliyken, 1980'lerin ortalarında fabrika işçileri tüm işgücünün yalnızca % 20'sini, 1990'ların başında ise % 16'sını oluşturuyordu. Geniş ölçüde benimsenen bir masraf kısma stratejisinden iki örnek vermek gerekirse, 1970'lerde General Electric yabancı ülkelerde 30.000 kişiye iş verirken, 25.000 Amerikalı' yı işten çıkardı. RCA, ABD'de 14.000 kişiyi çıkarıp yurtdışında 19.000 kişiye iş verdi. 1990'larda Avustralya, İrlanda ve İngiltere'deki işçiler, ABD'deki saat ücretinin % 60'ını kabul ederlerken; Meksikalılar, Brezilyalılar ve Güney Koreliler hâlâ bunun % 10 ile 15'ine çalışmaktadırlar, Küresel şirketler, fiber-optik sistemler, bölgesel telekomünikasyon, uydu istasyonları, telefaks, mikrodalga iletişimi ve özellikle de her türlü sistemle donatılmış `akıllı' binalarında, ordu tarafından geliştirilen kumanda ve kontrol teknolojilerinin bir bölümünü, dünyanın her tarafına yayılmış kendi ticari ve mali etkinlikleri için kullanmaktadırlar.
Endüstrideki işlerin kaybı en çok ABD'de hissedilse de, endüstrileşmiş dünyanın diğer büyük üreticilerinde de aynı eğilimler göze çarpmaktadır. İngiltere'de 1966 ile 1976 arasında bir milyondan fazla fabrika işi kaybedilmiştir. Motorlu araçlar, gemi yapım, metal işleme, makine mühendisliği ve elektrik mühendisliği alanlarında iş sahası yalnızca bu dönemde % l0 ile 20 arası azalmıştır. Ülkenin önde gelen endüstri bölgelerinden Batı Midlands'da yalnızca 1978-81 arasındaki üç kötü yıl içinde yeni açılan işlerden 150 bin fazlası kaybedilmiştir. Lancashire'da tekstil endüstrisinde yarım milyon kişi işinden olmuştur. Fransa'nın kuzeydoğusu ile Belçika'nın batısındaki endüstri bölgelerinde işsizlik oranları 1973'te % 1'den 2'ye; 1980'lerin ortalarında ise % 8'den 12'ye fırlamıştır. İngiltere'nin kuzeyinde, Kuzey İrlanda'da, Galler, Hamburg, Nördrhein-Westfalen, Saarland, Auvergne ve Paris havzasındaki geleneksel endüstri bölgeleri şiddetli ve kronik işsizlik merkezleri haline gelmiştir.
Amerika'nın endüstri kentlerinin içinde ya da yakınlarında yer alan fabrikaların kapanması, eskiden `kent-içi' olarak bilinen mahallelerden dışarı bir göç başlattı. Bu terim 1960'lardan kalmadır. Bir kuşak önce, bu mahalleler kentin merkeziyken; insanlar artık buralardan birer yaraymış gibi söz etmektedirler. Kent-içlerindeki fabrikaların kapanmasının tek nedeni, şirketlerin ülkeyi terk etme kararları da değildir: Şirketlerin taşraya kaçmaları da bunda rol oynamıştır. Savaş sonrası kalkınma yıllarında ülkenin her tarafında dev varoşlar oluştu ve genelde eşit işte erkeklerin kazandığının % 60'ını kazanabilen kadınlar da işgücüne katıldılar. Ucuz arazi ve toprak vergilerinin yanı sıra, bu yeni işgücü pazarı da şirketleri eski kent-içi endüstri bölgelerinden temiz ve güvenli mahallelerin oluştuğu taşraya çekti.
Sonuçta eski kentlerin hemen hepsinde, yeterli egitim görmemiş gençler arasında % 50 işsizlik, suç eğiliminin artması, eğitim olanaklarının azalması, yetersiz sağlik hizmetleri gibi `kentsel' sorunlar ortaya çıktı. Kentler oturmak ve çalışmak için gittikçe daha pahalı, tatsız ve tehlikeli yerler haline gelirken, büyük şirketlerin göçü de hızlandı. Okullarda şiddet olayları, trafik sıkışıklığı,..emlak fiyatlarının patlaması ve gelişigüzel cinayetler yöneticiler arasındaki günlük konuları oluştururken, bir dizi önde gelen üretici şirket dünya merkezlerini daha az gerilimli yerlere taşımaya karar verdi.
Modern Teknoloji Yeni İş alanları Yaratamıyor
Büyük şirketler birleşir, otomasyona gider, işletmelerini yurtdışına kaydırır ve gittikçe artan oranda fasoncularla geçici işçilerden yararlanırken; Küresel İşyeri de yepyeni bir görünüm kazandı. Milyonlarca kişi eski işini kaybetti, ancak yüksek teknoloji gerektiren endüstrilerde az sayıda üretim ve bununla bağlantılı iş alanları açıldı. Havacılık ve uzay, robot tekniği, sentetik, kimyasal ve seramik üretimi gibi ileri montaj teknolojisi isteyen dallar, moda sektöründe de kumaş, eşya, her türlü özel üretim bu ileri pazardan örneklerdir. Tüm bunlar; kentlerin görünümünü de değiştirdi. Eski fabrika işçilerinin hükümetten çeklerini bekledikleri ve iş umudu olmayan genç adamların uyuşturucu satıcılığıyla ya da suç işleyerek yollarını buldukları dizi dizi köhne binaların hemen yanında pırıl pırıl alışveriş merkezleri, oteller ve dünyanın her yanıyla bağlantı halinde ofısler yükseldi.
Bazı işçiler, bölgeler ve mahalleler için üretimdeki bu degişim eşi görülmemiş refaha, bazıları için de korkunç bir yoksulluğa yol açtı. Her tarafta, geleceği olan mahallelerle bir zamanlar gözde olan yerler arasındaki uçurum büyüdü. 1980'ler başlarken, ABD'de başkanlık umudu besleyen yerel politikacılar, Massachusets'ta ve ülkenin diğer bölgelerinde ileri teknolojiye dayalı donanım fabrikalarıyla bilgiye dayalı yazılım şirketlerinin neden olduğu ekonomik patlamanın bir bütün olarak Amerikan ekonomisinin yenilenmesine örnek oluşturduğunu söylemektedirler. Ancak, 90'lara girerken, bu `mucizelerin' çoğu pırıltılarını yitirdiler. California ile Doğu Kıyısı endüstri koridoru 1990'ların başındaki ekonomik durgunluktan payını alırken, Ortabatı'da üretim tabanlarını genişleten ve ihracata yönelik, özel endüstri ürünleri yapan bölgeler, ülkenin geri kalan kısmına göre daha iyi durumdaydı. Yeni küresel üretim sisteminin etkisi hissedilmeye başlarken, kazananlarla kaybedenleri ayıran uçurum da genişledi.
Küreselleşme, Ulusal Ürünleri Yokediyor
Eskiden kalma ticari konular birdenbire politik açıdan büyük önem kazandılar. Yüz binlerce Amerikalı otomotiv işçisi işini yitirirken, birkaçı Honda'ların ön ızgaralarını tekmeleyerek öfkelerini dışa vurdular. Michigan, Garden Cityli Chevrolet satıcısı Matt Darcy, 60 Minutes programında katıldığı söyleşide; Amerikan malları yabancı rakiplerinkilere göre daha düşük kaliteliyken; rnüşterileri bunları almaya zorlamak konusunda zorlandığını söyledi. Sattığı otomobile ve ülkesine sadakatsizlik ettiği gerekçesiyle de hemen işinden kovuldu. Bazı Amerikalı politikacılar halkın kaybolan iş sahaları konusundaki öfkesinden yararlanmak için karabüyüye başvurdular: Bir kongre üyesi elinde çekiçle bir Toshiba televizyonu parçalarken, bu görüntü CNN aracılığıyla tüm dünyaya yansıtıldı.
Japonya da karşı ateş açtı. Bazı tanınmış politikacılar tartışmanın dozunu yükselttiler: Dünyanın geriye kalan tek süper gücü, ne çekerse, uyduruk ürünler üretmek için kendi kendilerine dolgun maaş ödeyen açgözlü yöneticilerin emrindeki tembel, cahil, disiplinsiz bir işçi ordusundan çekiyordu. Japonya'da sarf edilen Amerikan aleyhtarı bu tip sözler, ABD'de anında duyuluyordu. `Amerikan Malı Kullan' 1990'ların sloganı haline gelirken, Başkan, Cumhuriyetçi Parti ve bazı önde gelen Amerikan şirketleri buna uymaya söz verdiler.
Asıl sorun, Amerikan malları kullanma arzusu ne kadar güçlü olursa olsun, bu sözün tutulmasının mümkün olmadığıydı. Küreselleşme çağında arabalarda, radyolarda ve uluslararası ticarete konu olan diğer pek çok üründe belirli bir köken aramak, tıpkı saf altın arayışı içinde olmak kadar anlamsızdı. `Amerikan' arabası hangisidir? Asiında California'da yapılan bir Toyota Corolla olan Geo Prizm mi? Suzuki ile İsuzu tarafından yapılıp GM tarafından pazarlanan Geo Metro mu? Peki, `yabancı' araba nedir? İngiltere'de Ford'un bir şubesi tarafından üretilen Jaguar mı?. Yoksa aslında Kentucky'de yapılma bir Ford Explorer olan Mazda Navaho mu?
Aralarında Monsanto'nun da bulunduğu bazı şirketler, `Amerikan' arabası alan çalışanlarına 1000 dolara kadar teşvik vermeye söz verdiler. Ancak, hepsi Amerikan arabaları konusunda farklı ölçütlere sahipti. (Southfıeld, Michigan'daki Franklin Bank, çalışanlarına yönelik düzenlediği `Amerikan Malı Kullan' kampanyası çerçevesinde Ohio'da yapılan Honda'yı reddediyor, ama Kanada yapımı Chrysler minibüslerini kabul ediyordu.) 1992 Başkanlık seçimleri kampanyası sürerken, Bush-Quayle ekibi `Amerikan Malı Kullan' kampanyasına destek verdiklerini açıklayıp, kullandıkları faks makinelerinin Teksas'tan ve bilgisayarların da San Jose'den geliyor olmasıyla övündüler. Ancak, söz konusu şirketlerin birisi Japon, diğeri de Koreli'ydi. Bir sözcü şöyle açıkladı: "Amerikan malı bilgisayar almak için çok uğraştık ama, bulabildiklerimiz çok pahalıydı."
Amerika'nın ABD'deki iş sahalarını korumak için başvurduğu strateji, ABD'de üretim yapan şirketleri hatırı sayılır miktarda 'yerli maizeme' kullanmaya zorunlu tutmak oldu. Ancak, bu kavram kaçınılmaz olarak bir dizi hukuksal ve mantıksal karışıklığa yol açmaktadır. Örneğin, Gümrük Müdürlüğü'ne göre, Kanada'da yapılan Honda, gerekli % 50 Kuzey Amerikan malzemesi koşuluna uymadığından, gümrüksüz işlem göremez. Aslında, bunun nedeni, Kanada'nın Kuzey Amerikan olmaması değil, kullanılan malzemenin büyük bölümünün Japon üreticiden gelmesidir. Japon hükümeti, ABD'deki 931 ' Japon şirketinin %,60'tan fazlasının `kullandığ'ı malzemenin üçte ikisini Amerika'dan aldığını' öne sürmektedir. Ancak, 'bu `Amerikalı' malzemecilerin çoğu da Japon kökenlidir. Dahası, hukuk ve muhasebe oyunları sayesinde, Amerikan parçalar Japon parçalara ya da tam tersine çevrilebilir. Clinton hükümetinde Çalışma Bakanı olan Robert Reich, bir ülkenin çalışma politikalarını dünya çapında üretilen makinelerin kökenine dayandırmaktan kaynaklanan bir dizi sorunu şöyle açıklamaktadır:
Bir Amerikalı GM'den bir Pontiac Le Mans aldığında, bilmeden uluslararası bir anlaşmaya girer. GM'ye ödenen 10.000 dolardan yaklaşık 3000 doları işgücü ve montaj için Güney Kore'ye; 1850 doları teknik aksam (motorlar, şaft ve elektronik aksam) için Japonya'ya; 700 doları stil ve tasarım mühendisliği için eski Batı Almanya'ya; 400 doları küçük parçalar için Tayvan, Singapur ve Japonya'ya: 250 doları reklamcılık ve pazarlama hizmetleri için İngiltere'ye ve yaklaşık 50 doları da bilgi işlem için İrlanda ile Barbados'a gitmektedir. Kalan, 4000 dolardan az miktar Detroit'teki strateji uzmanlarına, New York'taki bankacı ve avukatlara, Washington'daki lobicilere, ülkenin her yanındaki sigorta ve sağlık sektörü çalışanlarına ve dünya çapındaki GM hissedarlarına gitmektedir.
Küreselleşme Ulasallaşmaya da İvme Kazandırıyor
Artık, bayrakları her ne olursa olsun, küresel çokuluslu şirketlerin işlerine geldiği zaman, yabancı bir kimliğe bürünmek için denizaşırı ülkelerdeki şubelerinden, ortak yatırımlarından ve lisans anlaşmalarından yararlandıkları bir gerçektir. Bu, ya gümrük duvarlarını aşmak ya da herhangi bir ülkenin yasalarından yararlanmak için yapılır. Böylece Japon ve Avrupalı küresel şirketlerin Amerikan şubeleri, Amerikan iş alanlarının savunması peşinde Amerikan mahkemelerine koşturur; düşük ücretle çalışan Koreli ve Tayvanlı rakiplerine karşı antidamping davaları açarlar. Amerikalı ilaç fırması Smith Kline'ın bir yöneticisi. "Brüksel'deyken AT'nin bir üyesi gibi davranırız," demektedir. "Ama, Washington'a gittiğimizde de tam bir Amerikan şirketiyizdir."
Ulus-devletlerden ve uluslar-ötesi piyasalardan oluşan bir dünyada, şirketlerin kimliğini belirleme sorunu yeni bir sorun değildir. Şirketler, mal, bilgi ve kârların serbest dolaşımını engelleyen her türlü ulusal yasalardan kaçmanın düşlerini kurmaktadır. Bu düşlerini de 29 ORCD ülkesinin bir anlamda gizlilik içersinde anlaşmak üzere oldukları, Çok Taraflı Yatırım Anlaşması (MAI) girişimi ile de çözmek üzeredirler.
Ancak, bir yandan da küresel şirketler, ellerindeki pazarları koruması, yeni pazarlara girmeleri için destek vermesi, işgücü ve çevre masraflarını düşük tutması ve işletmelerini çeşitli biçimlerde teşvik etmesi için sırtlarını kendi devletlerine dayar. Büyük şirketlerle anavatanları arasındaki ilişkiler çeşitlidir. Japon kültüründe, hükümetle iş dünyası arasında bir kol boyu bir mesafe bile olması çok garip karşılanmaktadır. ABD'de bu ilişki Japonya'da olduğu kadar içli dışlı olmasa da, şirketlerin politika dünyasına el atmaları sayesinde, çoğu zaman öne sürüldüğü kadar soğuk da değildir. Kuramsal olarak, federal ve yerel yönetimlerin Amerikan bayraklı küresel şirketler üzerindeki etkinliği, yabancı şirketler üzerindekinden fazladır. Bunun nedeni, Amerikan şirketlerinin Amerikan yasaları çerçevesinde kurulmuş ve genelde yabancı şirketlere oranla Amerikan pazarına çok daha bağımlı olmalarıdır.
Hükümetin kendi şirketlerine yönelik tutumu, rekabet açısından avantaj da dezavantaj da yaratabilir. Japon hükümeti ülkesini terk eden şirketlerine Amerika'nın verdiği ölçüde vergi indirimi tanımaz. Ulusal çıkarlar konusunda daha net bir bilince sahip olmaları sayesinde, Japon hükümeti şirketlerine vatandaşlarının uzun dönemli gereksinmelerinin karşılanması doğrultusunda baskı yapmaktadır. Hükümetlerin sağlık, eğitim, limanlar, yollar ve diğer kamu altyapı projeleri konularında ne kadar ve nasıl para harcadıkları da, o ülkenin şirketleri için birer avantaj ya da dezavantaj olabilir. Japon şirketleri Japon hükümetinin ilk ve orta egitime yaptığı yatırımların yararını açıkça görmüşlerdir. Bu bağlamda, oyunun kuralları hiç eşit değildir. Bir zamankinden daha az da olsa, küresel bir şirketin ulusal kökeni ulus-devletlerden oluşan bir dünyada hâlâ önemlidir.

Etiketler:
Bilimler
İktisat
Üretim Küreselleşiyor
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |