Okunma: 1203 kez
Şarkiyatçılık" ve "Medeniyetler Çatışması" Temelinde Uluslararası İlişkiler/Çelişkiler/Çekişmeler Başlığa bakarak da çarpıcı bir sunum yapmak istediğimi anlayabiliriz sanıyorum ancak emin olun yapmak istediğim şey mamulümün “dışını süsleyip içini boş vermek” (1) ya da şekilciliğin yazımda vücut bulması falan değil!
Yalnızca her zaman ki gibi zorlandığım “yazıya sağlam bir giriş yapabilme” işini gerçekleştirme isteğindeyim, fakat sanıyorum ki farkında olmadan yine başarısız olmak üzereyim.
Girişin olağandışı olmasından da anlaşılacağı üzere bu sunum hemhal konulu ve klişe sunumlardan biraz farklı olmaya çalışacak. Yöntemim üzerinde ufak ipuçları verdikten sonra düşüncelerimizi kâğıda dökerek sizinle paylaşmaya başlayalım. Yöntem olarak kaotik bir yol izlemeyi çok isterdim ancak yazının ve alacağı halin selameti açısından iyi olmayacağını düşündüğümden belirli bir plan izleyerek ve süreçleri ele alarak bir “gözlem aktarımı ve yorumlama” yöntemi ile ilerleyeceğim. (2)
Ancak şuna da değinmeden geçmemeliyim; üzerinde duracağım kitaplar “özgün” kuramsal anlamlar (değerler) taşıdıkları için aralarda kavramların yorumlamasını sıkça ele alıp onlara ayrı parantezler ya da dipnotlar açacağım. “Şarkiyatçılık” ve “Medeniyetler Çatışması” kitaplarından yola çıkarak hazırladığım bu sunumda yazının tutarlı bir şekle sahip olabilmesi adına, kitapları ayrı ayrı değerlendirmek yerine yazı akışı içinde harmanlamayı tercih ediyorum.
“Kâşifler, misyonerler, tacirler, askerler, sanatçılar, bilim adamları, Doğu'ya geldiler. Doğu'yu düşündüler, Doğu'nun gerçeklerini işleyip incelttiler. Gezi yazıları, öyküler, şiirler, resimler, araştırmalarla Doğu'ya ilişkin dev bir külliyat yarattılar.”
Jale Parla (Edward Said anısına Oryantalizm Sempozyumu)
Şarkiyat ve şarkiyatçının ne olduğu dar ve geniş anlamlarıyla yukarıdaki cümleden çıkarılabilir ancak bir sınırlama da biz getirmezsek eksik kalırız. Şarkiyatçı –dar anlamıyla- doğuya ve onun öğelerine “kendince” (“batılılığınca”) yaptığı deney ve gözlemlerle anlamlar yükleyen kişinin edindiği unvandır ya da kasmadan söyleyeyim, doğrudan bu işi yapan kişinin kendisidir. Yani şark, şarklı ve şarkın diğer öğeleri “kobay” (oryantalistlere göre denek değil kobay!) şarkiyatçı da “bilim adamıdır”. Bu bilim adamı kendine ait değişmez görüşlere ve de tezlere sahiptir ki, şarkiyatçıyı şarkiyatçı yapan işte bunlardır. Kim daha destekli “ötekileştirme” (3) yapabilirse, anlamlar yükleyebilirse “O”, o kadar iyi ve önemli bir şarkiyatçıdır. Basite indirgenmiş tanımlamalarımdan kurtulduktan sonra şarkiyatçılığın “ötekileştirme” somutlandırmalarından en bilinenlerin başında geldiğini ve diğer “ötekileştirmeler” ile bir “bağ” ile ilişkili olduğunu da diyerek kafalarımızı biraz karıştıralım ki öteki paragrafa yazacak bir şeyler çıksın (!).
“Bana söylersen unutabilirim,
Gösterirsen anımsayabilirim,
Ama beni de katarsan anlarım…”
Kızılderili Atasözü “şarkiyatçının deyimiyle Oturan Boğa(!)” Yukarıdaki atasözünü yazma sebebim, şarkiyatçının işinde ne kadar usta olduğunu anlatmaya başlamanın yolunu açmak ve sözünü ettiğim “bağa” biraz vurgu yapabilmekten ibaret. Şarkiyatçılık’ın temelini oluşturan “batı egemendir, şarkın ise bir egemene gereksinimi vardır” idesi şarkiyatçının atasözüdür ve bu egemen olma kudreti şarkiyatçının damarlarındaki “asil” kanda mevcuttur, olmaya da devam edecektir.
Ötekileştirme bizde, çoğu zaman kendini şarkiyatçılıkta göstererek “şarklılaştırma” kisvesi altında tartışıldığından olsa gerek diğer ötekileştirmeler eğer bize dokunmuyorsa istediği kadar yaşasın mantığı süregelen ve de hâkim görüş olarak kendini korumakta. Ancak yukarıda değinmiş olduğum “bağ” tam burada karşımıza çıkmakta ve Batı’nın “bilgi ve deneyim” üstünlüğü yine burada kendini göstermektedir. Burada “kurdun kuzuyu yemeye niyetlenmesinde şaşılacak bir şey yoktur, şaşılası olan kuzu kurda gönül bağlamış ona âşık olmuştur…” sözü paylaşmak istediklerime yani derdime dilmaç olacak nitelikte ve “bilgili-deneyimli ve aç” Batı şarklıya şarkı anlatarak işini layığıyla yapmaktadır ancak Doğunun da “çaresiz” buna çanak tuttuğunu da es geçmeyelim.
Batının şarkı, şarklıya anlatması kendisine has şekillerde olduğundan çoğu zaman batının anlattığı şark ile realite birbirini tutmaz ve nasıl ki “medeniyetler çatışması tezi” bir karşıtlık oluşturuyorsa, “şarkiyatçının şarkı” ile “olan şark” da birbirini sağlamaz. Şarkiyatçı dersine daimi olarak hazır olarak gelmeli ki beklenmedik bir durumla karşılaşmasın. Yani “realite şark”, “kurgu şarka” üstün çıkar ve kendini tanımaya dahası anlatmaya başlarsa işte o zaman bir şeyler yanlış gidiyor demektir. Şark asla bir “ronin” (4) olmamalıdır ve böylesi bir durumda şarkiyatçı şıklarını devreye sokar. İşte bu riski almak istemeyen şarkiyatçının bir başka atasözü de “düşmanını tanı ki, onu alt edebilesin” olmalıdır. Şarkiyatçı kendi yarattığı şark külliyatı sayesinde kendini de tanımlamaya başlamıştır ve yaymış olup koruduğu öğretiyi de bu sayede oluşturmuştur. Said’in “şarkiyatçılık” tanımını ele aldığımızda görürüz ki bu böyledir. Said’e göre şarkiyatçılık Avrupa’nın… Doğu’yu tanımlama girişimidir.
Bu bağlamda Batı, Batı’nın kurallarının iyi işleyebilmesi için ipleri elinden bırakmayı haliyle istemeyecektir. Ancak şark “ipini koparma” uğraşına girerse ne olur sorusunun, cevabı gayet “açık”. “Çatışma” (5) kaçınılmazdır. Çatışma başlangıçlı cümlelere sıra geldiği anda sözü hemen Huntington’a getirmeyeceğim. “Medeniyetler Çatışması” tezini yorumlamaya başlamadan evveliyatını biraz kurcalamakta yarar var ve bakalım medeniyetleri Huntington’dan yüzlerce yıl önce çatıştıranlardan kimlermiş, neden ve hangi şartlar altında tezler ortaya atmışlar. Günü yorumlamak ve geleceği aydınlatmak için geçmişe bakmanın yararlarından “az” ya da “çok” faydalanalım… Doğu ile ilgili tasvirler (batının tasvirleri) denilince ve açmayı istediğim konu da çatışma olunca aklıma kitapçılarda arayıp da bulamadığım fakat İngilizcesini okumak için kastığım bir kitap, yani “ilahi komedya” ve yazarı Dante öncelikli olarak gelen isim oluyor. Huntington, Said ve Dante bana kalırsa farkında olmadan aynı “kusurları” işlemişler ve pek çok “ortak tutum” izlemişler…
Dante’yi hem Huntington’un hem de Said’in kendilerince yorumladıklarını ve bu yorumlamalardan elde ettikleri çıkarımlar sonucu da tezlerini güçlendirdiklerini görüyoruz. Ancak bu nokta da hem Huntington hem de Said’in yorumlamalarını yaparken bana göre atladıkları bir nokta var ki, bu oldukça önemli bir durum arz ediyor. Bu açıdan Dante’nin dönemini incelemenin yazımız açısından kaçınılmaz olduğunu belirterek devam ediyorum. Dante’nin yaşamış olduğu dönemde Batı’nın İslam dininin peygamberi Muhammed ve diğer Müslümanlara bakışı az çok tahmin edilebilir ancak Hz. Muhammed ile ilgili temel savın “Muhammed is a fake, in fact he is the Christian person and he wants to be a Pope…” (6) Noktasında olduğunu da kabul etmek gerekir. Dante’nin böyle bir ortamda ortaya koymuş olduğu eserine bakarak onu kayıtsız şartsız ve incelemeksizin cehenneme, hatta cehennemin en dibine yollamak yanlıştır. Tıpkı Said ve Huntington’un Dante’yi yorumlarken düştükleri hata gibi (ve belki de sunumun selameti açısından kendimi zor bir dönemece sokmam gibi). Bu hata özellikle Edward Said’in dersine iyi çalışmadığı gerçeğini bana sunuyor ve ben Said’in daha çok bu yönüyle eleştirilmesi gerektiğine inananlardanım.
Bu noktada Said, Dante ile başlattığı süreçte -sık sık üzerinde durduğu tarihsel süreci es geçerek- Dante’yi yerden yere vurması da bunun bir göstergesi. Said için süreci iyi analiz edemediğini söyleyebileceğimiz gibi İlahi Komedya’nın da sağlam bir okuyucusu olmadığını da ben “kendimce” söyleyebilirim.
Dante’nin dönemin şartlarında ortaya koyduğu diğer görüşlerini incelediğimizde, Dante’nin görüşlerinin merkezine -bize öğretilenin aksine- “İnsan Soyunun Evrensel Birlikteliği” tezini koyduğunu görürüz.
Dante’nin İlahi Komedya’da Ütopyathales, Aristothales, Platon gibi “yüce” filozofları da cehenneme gönderdiğini ve bunun ızdırabını duyduğunu da eklemek istiyorum. Yani sözün özü Dante günün kilisesine ve onun yaydığı görüşe inandığı için suçlu olabilir ki Dante suçluysa üzülerek söylenmeli ki bütün düşünürler de suçlu, bütün insanlar gibi (!)… İbn-i Rüsd, İbn-i Sina ve Şark’ın gelmiş geçmiş en büyük hükümdarlarından birini de cennete alamamanın “kahrını” da “kendince” duymuştur. Bunun yanında “cahillik” diye adlandırdığı kavramı kendisine vurmamız da bize bıraktığı mirasa sahip çıktığımızı gösterebilir. Benzer cahilliği Voltaire de 18. yüzyılda tekrarlamış ancak daha sonraları nesnelliğinin zorlaması ile hatasından dönmüştür. Cennet, Cehennem ve Araf üçlemesini ufak bir kurgulama ile yorumlayıp Huntington’dan az evvele doğru uzanabiliriz. Cennet Batıdadır, Batınındır ve Huntington oradadır. Cehennem Doğudadır ancak ilginç olan o da batınındır, Huntington oralı ve de orada değildir ama “oradadır”. Araf’ın ise nerede olduğu, bence belli değil ancak Edward Said’in bu tartışmada yerinin başka bir yer olmadığını söylemek pek de saçma olmaz.
Bir başka deyişle “düzen içinde bir düzen karşıtı” hali ve arada kalmışlığına, doğu batı arasındaki gelgitlerine bakarak da söylediklerimde destekli olduğumu bizlere gösteriyor… “Gerçek düşmanlar olmadan, gerçek dostlar olamaz.” Sözü Michael Dibdin’e aitmiş gibi gösterilse de bundan binlerce yıl önceye giderek sözün çıkış noktalarına bakarsak şarkiyatçılık imgesinin de içinde yer aldığı ötekileştirme ve çatışmanın tarihle yaşıt olduğuna biraz daha inanabiliriz ve modern zamanlardaki şarkiyatçılık ve beraberinde ortaya atılan tezlere biraz daha anlam yükleyebiliriz. "carthago delenda est" (Kartaca muhakkak yıkılmalıdır) (7)
Marcus Cato (Romalı Senatör)
Bir öteki bulup kendini keşfetme uğraşı ile ilgili tarihi süreci ele aldığımızda görüyoruz ki Kartaca Roma için, Türkler Çin için, Doğu da Batı için sıçrama tahtaları olmuştur. “Gerçek düşmanlar olmadan, gerçek dostlar olamaz.” Sözünün de bir Çin atasözü olduğuna ve Doğudan çıktığına değinmekte fayda vardır belki de. Bir diğer yandan, Nietzsche de Batının egemen görüşüne darbeler indirirken belki, anlaşılır olmak adına belki de batıya doğru yolu gösterebilmek için şunları söylemektedir. “yabancısı olduğunuz her şeyi “barbarca”, o yarım aklınıza uyduramadığınız şeyleri de “akıldışı” olarak nitelemeniz ve bunları sizlere söylediğim için beni dışlayacak olmanız, söylediklerimde haklı olmadığımı göstermeyecek, aksine şu yazdıklarımın sizlere kendinizi tanıma fırsatını sağlayacağını göreceksiniz...” (8) Nietzsche bu sözleri ile Edward Said’e ne kadar esinti sağlamıştır bu da benim merak konum ancak Batıya ve şarkiyatçıya katkı sağladığı da oldukça ortada. Zamanlar arasında yolculuk yapacağımızın garantisini vererek daha modern zamanlara gelmenin ve şarkiyatçılığın Avrupalı kökenlerine biraz daha değinerek, ortak ilerleme sözünü verdiğimiz Medeniyetler Çatışmasına varmanın yolunu açıyoruz…
18. yüzyıldan itibaren başlayan ve beraberinde 19. yüzyıla -neresinden olduğu fark etmez- baktığımızda gördüğümüz bir isim ve iki ülke bulunmakta. İsmin Napolyon olduğunu ve çağına damga vurduğunu hatırlatmamız kâfi gelebilir ancak Fransa ve İngiltere isimleri o yılların başat güçleri olması açısından bir hayli önemlidir. Bu tartışmada başat gücün yerini, söz konusu ister “ötekileştirme” isterse de “çatışma” olsun anmak ve de vurgulamak zorundayız. Çünkü çatıştıran da ötekileştiren de başatla ilişki kurmadan bir şey yapamıyor, bunu unutmayalım… Kızılderililerin ve diğer Amerika yerlilerinin başatlardan çektiğini de anabiliriz burada. Napolyon demişken onun da işin hazırlık kısmında mükemmele yakın bir donatı ile yola çıktığını ve bir şarkiyatçıya yakışan hamlelerde bulunduğunu görebiliriz. Modern zaman şarkiyatçılığına, yani şarkiyatçılığın ikinci dönemine mührünü basan Napolyon İslam ve Arap dünyasına söylevde bulunmadan önce dersine iyi çalışmış olacak ki, Memluklulardan tutun kendisini bir mücahit olarak adlandırmaya kadar da vardırmıştır bu girişimlerini ve bunda da hatırı sayılır bir başarı elde etmiştir.
Daha sonraları Rusya’nın Ortadoğu ve Arap dünyasına karşı izlemiş olduğu yolda bile Napolyon’un etkisini hissetmek mümkündür. Marx, Lenin gibi düşünürler dahi bu bölgelerle ilgili yorumlarında Napolyon’dan esinlenmiş olabilirler görece de ve Lenin’in Rus okullarında Arapça eğitime yönelik girişimlerinde bunun yattığı fikrini de güdebiliriz. Yani bu çağlarda tohumları atılan şarkiyatçılık kendisine yayılacak bir alan bulabilmiştir. Ancak atılan tohumların meyvesinin “çatışma” olduğu düşüncesini de görmezden gelemeyiz ki esinlenme demişken, Napolyon da Aiskhylos (Aeschylus) etkisi altında kalmış olabileceği de olası. (9)
Modern zaman şarkiyatçılığına giden yolda “şarkın İslam’dan ötesine uzanması, seyyahların etkisi, tarihçilerin de fazlasıyla şarkiyatçılığa gönül vermesi, sınıflama (sınıflandırma) düşünürlerin “düşünceleri” ve son olarak da batının kendisine sığamayan hali gelişimde etkili olmuştur. Modern şarkiyatçılık Avrupa’nın şark ve dahası İslam karşısında bir nevi korkularıyla yüzleşmesi anlamına gelmektedir. Modern şarkiyatçılık düşünürlere indirgediğimizde İngiltere’de Gibb, Fransa’da da Massignon ile yankılanmıştır diyebiliriz. Said’in, eserinde, Gibb’in şark ve özellikle İslam ile ilgili ortaya attıklarını da dayanaksız eleştirmesi onun tarihi sürece ve İslam dinine yönelik bilgisizliğini ve dersine iyi çalışmadığını tekrardan ortaya koyarak, onu eleştirmemizi ve tezini savunmamızı oldukça zor kılmaktadır. Gibb İslam dinini metafizik temelde alır ve asıl olanın ilahiyat değil, fıkıh olduğunu savunur. Buna karşın Said Gibb’i ve onun gibi pek çoğunu eleştirirken bizim onu eleştirmemize de prim tanımıştır. Said İslam dini üzerinde biraz daha ciddi durmuş olsaydı eğer Gibb’in öne sürdüklerinde bir haklılık olduğunun farkına da varabilirdi. Unutmamak gerekir ki Gibb de bir Hıristiyan’dır ancak gözlemleri ile Şarkı ve onun temel kültürünü oluşturan yapılarının başında gelen Din’i incelerken üzerindeki Hıristiyan kisveyi bir yana bırakır ve nesnelliğini kullanır. Sanıyorum Said de üzerinde durduğu şarkiyatçılık kavramının etkisinde kalmış olacak ki, kendince bir Müslümanlık dini paradigması ortaya koymuştur…
Birinci ve sonrasında Modern zaman şarkiyatçılığının gelişim sürecini ve Said’in bu süreci izlerken yaptığı faullü hareketlerden bahsettikten sonra yine benzer dönemlerde “çatışma” kuramının kendisine nasıl bir suyolu bulduğunu ve nasıl akmaya devam ettiğine-edeceğine ilişkin görüşlerimizi ortaya koyalım. Çatışma kavramının tarihsel süreçteki boyutunda, Marks; “sınıflar arası çatışma”, realistler; “devletlerarası çatışma”, soğuk savaş dönemi; “ideolojiler arası çatışma” yaklaşımları ile modern zamanda yankılanmışlardır. Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezinde tarihsel süreci analiz ederek varmış olduğu “ideolojiler arası savaş bitti ve tarihin sonu da geldi” savı, yine aynı tezden yola çıkılarak Huntington tarafından imha edildi. Huntington Marcus Cato’dan etkilenmiş olacak ki, çatıştıracak bir şeyler arıyordu. Çok geçmeden geçmişe bakıp bugünü yorumlayan Huntington gördü ki başlayan fakat sonlanmamış bir çatışma halen mevcut, sadece körüklenmeyi bekliyor. Bu fırsatı kaçırmayan Huntington bir şarkiyatçıya yakışır edada bir tez ortaya attı ki bu tez piyasa da kapışıldı ve alıcısı da her geçen gün artmakta. Huntington tezini ortaya atarken çeşitli parametreler ışığında bir paradigma inşa etmiş ve bununda temellerini oldukça sağlam atmıştır. Sosyolojik ve de antropolojik bir kavram olan “medeniyet” (10) kavramını tercih etmiş olması geçmişe ayna tutmasından ileri gelmektedir. Öngördüğü parametrelerin kültür ile yola çıkıp kendi alt ve üst yapılarını oluşturması bakımından da önemlidir.
Bu parametreler çekirdek kültür ve medeniyetlere dayandırılmış ve bunların kendi içi yapılarına göre de çatışma nedenleri ortaya dökülmüştür.Huntington ulus-devletlerin realist yaklaşıma uygunluğunun devamını savunmasının yanına git gide bir ulus-üstü kimlik veya statü kazandıklarını da belirtir ve kanıtları da sağlamdır diyebiliriz. Huntington çatıştırıcı tutumunun nedenlerini dökerken, “Fay Hattı” kavramını ortaya atar. Fay hattı kavramını açıklarken “ölümle yaşam arasındaki ince çizgi” yorumunu kullanmak ve böyle bir sınırlama getirmek açıklayıcı olabilir. “Fay hattı savaşları kızışma, genişleme, politik yollarla kontrol altına alınma, kesilme ve nadiren de çözülme süreçlerinden geçer.” Kosova’da, Çeçenistan’da, yaşananları örnek gösterebileceğimiz gibi tarihsel süreçte de çatışmanın kökenine ışık tutmak bu kavram yoluyla mümkün olabilir. “her doğum bir ölüm, her ölümde bir diriliştir” demek burada doğru olmayabilir ve yukarıda da dediğimiz gibi Ölümle yaşam arasındaki çizgi oldukça ince… Bu çizgi aynı zamanda ayırıcı savaş çizgisidir ki, çatışmaların sınırları da böyle sanıyorum. Çatışmaya bir kurşun sesi kadar yakınken ve fay hatları bu kadar çokken, depremlerin olmaması için hiçbir sebep göremiyorum ama bunların sınırlarını çizip, deprem burada olacak demek de “İstanbul’daki büyük deprem beklentisinden farksızdır…” “Bir cinnet her şeyi bitirir” cümlesi de Şarkın Batıya saldığı büyük korkuya işaret edebilir. Eğer şark kendi gerçekliğini anlar ve çatışmaların üzerine gitmeye kalkarsa, işte o zaman çatışmalar birer kitle imha silahı konumuna gelebilirler.
Medeniyetler çatışması tezi ABD’nin soğuk savaş sonrasında ötekisiz kalması üzerine ona bir öteki yaratmak isteği üzerine ortaya atılmıştır.Bunun yanında bir ara bahsettiğimiz “başat güç” ile ilgili söylediklerimizi örneklendirelim, tezimizi güçlendirelim. ABD’nin öteki araması Kartaca arayan Roma’dan farksızken, Huntington’un tezinin kendini göstermesi ve popüler kültürün de belki NGO’lar kadar büyük etkisiyle beraber öteki bulma girişimini sonuçsuz bırakmamıştır. Bir manada “medeniyet” (11) barbarlığın karşıtıdır ve barbarlık da batının şarka yapıştırdığı damgalardan birisi ve belki de en eskisidir. (12) Çatışma soğuk savaş yıllarında Marksist ideolojini hâkim olduğu Sovyetler ve Çin merkezli Komünizm ile ABD ve diğer batı merkezli Kapitalizm arasındaydı ve Marksizm Avrupa orijinli bir yaklaşım olmasına karşın batı onu profesyonelce Şarka “kendi yorumuyla” ihraç etmiş, başka deyişle kendi “paketlemesiyle” hediye etmiştir…Çatışmanın tohumları bu şekilde de atılmış olacağından yeni süreçte de sebep aramaya pek de ihtiyaç yoktur. Gerek çevreleme politikaları gerekse komünizm tehdidinden bölge devletleri korumak amaçlı bölgeyi ezberleyen ABD’nin asıl yaptığı düşmanını iyi tanımak ve onu alt edebilmenin kolay yollarını aramaktan başka bir şey değildir.
Soğuk savaş dönemi sonlandığında Sovyetleri çevrelemede, rahatsız etmede kullanılan piyonların kimlikleri bir bir ellerinden alınmış ve dışlanmaya, ötekileştirmeye onlar da maruz kalmışlardır. İslami Cihat, Radikal İslam, Canlı bombalar, çatıştırmaya yer arayan batının doğuya sunduğu asıl canlı bombalardır… Şuursuzca saldırıp, şuursuzca kullandıran Şark, yavaş yavaş bu kisveden kurtulmaya da başlamıştır. Çatışmayı engellemek ve en aza indirmek amaçlı kurulan uluslararası örgütlenmeler de “çatışmada bizim de tuzumuz bulunsun” dercesine hareket etmektedirler. Uluslararası hükümet-dışı aktörlerin de katılımıyla iyice panayır yerine dönen dünyamız, “çal, çal oyna” bir hal almakta gecikmemiştir.
Ancak şarkın sınırlarını İslamiyet’ten öteye taşıyan Said’in tezine katkı adına, şark İslam ötesi dünyaya da tüfeğiyle topuyla olmasa da McDonalds, Popüler kültür ve sanatsal alanlarıyla buralarda da bir ağ kurmaya çalışmıştır. John Lewis Gaddis’in yerinde bir biçimde saptadığı gibi, “bilinmeyen bir yerde kişinin yolunu bulabilmesi için hemen her zaman bir tür haritaya gereksinimi vardır. Kartografi, aynı kavrama gibi, nerede olduğumuzu ve nereye gidebileceğimizi gösteren zorunlu bir basitleştirmedir.” ABD’nin bu haritayı Soğuk savaş döneminde çizdirdiğinden bahsetmiştik sanıyorum. Doğu ile Batı arasındaki en bariz farklardan birini Said, yine şarkiyatçı gözlüklerini takaraktan; Batı Grotius, Kant, Wilson gibi kimliğe vurgu yapan, akılcı, barışçı, mantıklı ve özgürlükçü adamlar tarafından yaratılmışken, Şarkın böyle şeylere gereksinimi yoktur der. Batı onlara gereği kadar verecektir. Bu bağlamda bir örnek vermek gerekirse;
“Bon Pour L’orient…” Fransızca bu cümle, “Şark için yeter de artar bile” anlamına geliyor. Bin bir zorluklar içinde modern zamanın cazibe merkezi Fransa’ya ilim öğrenmeye gelen doğulu öğrencilerin çalışmaları hakkında Fransız hocaların verdikleri bir hüküm cümlesi imiş bu. Hocalar, o fakir ülkelerin insanlarının hem paralarını ceplerine indirirler, hem de “ince eleyip sık dokumaya gerek yok, şark için kâfidir” deyip geçerlermiş… Öbür taraftan da bir şark-garp farkı söylemek gerekirse, batı ağır ağabeydir, doğu burada sessiz ve laf dinleyendir.
Batı doğuda bir şey üretir, maliyeti yok denecek cinsten elde ettiği üretimi doğuya satar, batı başrol oyuncusudur, şark ise figüran… Şark çirkindir, batı yakışıklı… Kaldı ki batı ve doğu arasında genel çatışma kültür ve uzantısı medeniyet üzerine konurken onu oluşturan parametreler, batının ve doğunun olmak üzere farklıdır ancak hemen her yerde batı tarafından bir araya getirilmiş bir külliyat söz konusudur… “taşı toprağı altın ve yemeyen keriz, yedirmezsen de yeriz” şarkın ağzında pelesenk olmuş bir haldedir ve çiğnenmeye de o kadar meyilli. Huntington ise medeniyetlere vurgu yaparak parametrik yapılar arasında bir farklılık olduğunu ifade eder. Huntington’a göre değerler, sosyal ilişkiler, gelenekler ve yaşama bakış açıları ile felsefi varsayımlar ciddi bir biçimde farklılık göstermektedir.Batı dışındaki Ortodoks ülkeleri belirsiz ve fakir, Müslüman ülkelerse güneşsizdirler. Huntington bu farkları ortaya koyar ve medeniyetin alt kuramlarından birini, kültürel kimlik kavramının çatışmanın belirleyicisi olduğunu ifade eder.
Dil, din, cinsiyet, rejim, yaşam koşulları ve bunlara bakış yönünden batı ile doğu arasındaki farklılığa değinen ve bunu yukarıda da bahsettiğimiz üzere kimlik sorunu olarak ortaya koyan Huntington’u tarihsel süreci Said’e göre daha iyi ele almış olması açısından bir göndermede bulunmak doğru olabilir. Ancak yine de, onun da çözüm yolları adı altında ateşe körükle gitmesi kendisine getirdiğimiz övgü kadar yergiye de hakkımız olduğunu gösterir.
Medeniyetler arası çatışmaları makro ve mikro olarak da ikiye ayıran Huntington’un bundaki amacının çatışmaların seviyesini vurgulamak olduğu kadar, “göreceli kazanca” da vurgu yapmaktan geçtiğini sanıyorum. Said genel olarak, dinleri yanlış yorumlamasının karşılığını şark ülkelerinde yankılanışında görmüştür. Şark ülkeleri için manifesto değerinde olabilecek bir eser bırakma olanağı varken, Said, “nasıl balık tutuluru” öğretmeyip, “halinize katlanın, alın size balık” demeyi yeğlemiştir.
Bu bilinçsiz bir hareket olmasına rağmen yine de bir tartışma yaratıp kafa karıştırdığı için Said disiplinde çok önemli bir yere sahip olmuştur. Çıkış noktasını ortaya koyup değerleri dizesinin ilk taşlarını yerleştirmek önemlidir elbette ancak unutmamak gerekir ki domino taşlarını dizmek ne kadar zorsa, yıkmak da bir o kadar kolaydır.
Batılılar şark medeniyetlerini, onların dinlerini ve özellikle İslam dinini yorumlarken, Kuran için İslamiyet’in manifestosu demeyi yeğlemişlerdir.Gözlerinde İslam Peygamberi Muhammed halen bir sahtekar olarak yerini korumaktadır. Ancak Pascal’ın “Allah’ın varlığına dair olan teoreminin” saldığı korku gibi, Batı da İslam Peygamberinin gerçekliğinden ve İsa “Mesih”’ten sonra gönderildiğinden korkmaktadır. Bu bağlamda batı dayanışma araçlarını da çok çabuk analiz etmekte ve bulmaktadırlar. Siyonist harekete destek veren batının iki kartel şirketin birbiriyle rekabetinde acımasız olmamaları gibi bir durumdur bu. Önemli olmak halkı uyandırmamakken Makro boyutta da medeniyetlerin şahlanışını batı istememektedir ve engellemeye çalışmaktadır.
Çok uluslu şirketlerin ve de hükümetler dışı örgütlenmelerin yaptıkları da bunun ihtimalini ortadan kaldırmaktadır. Uluslararası örgütler ise, mikro ölçekte sanata yatırım yaparak perde arkasından iş çeviren Ulusal kuruluşlar gibilerdir. Dünyadaki büyük dinlerin hiçbirinin batı merkezli olmaması bunun yanı sıra dine dayalı olmayan yönetimsel yaklaşımların hemen hepsinin batı merkezli olması çok şey ifade edebiliyor. Ancak batılılar kendisine sahiplenilecek ve bir yere kadar yükselişini sağlayacak olan fırsatı kaçırmadılar ve Hıristiyanlık kisvesi altında tarihsel süreçte yer aldılar.
Doğu ve batıda cinsiyet ayrımına da değinirsek eğer, toplumların gelişim çizgileri ile açıklanabilir bir durum söz konusudur. Toplumlar ve üste yansıması medeniyetler, gelişmişlik düzeyleri ve sınırlandırılmış halleriyle insanları ön plana çıkarabilmiştir. Kadının yerinin olmadığı medeniyetler halen mevcut olmakla birlikte, gelişmişlik düzeyi ve medeniyetlerin fundamentalist (13) yapısına göre cinsiyet eşitliği de anlam kazanmaktadır.Örneğin şarkta kadınlar birer meta olarak görülmüş ve bugünlere kadar uzanan bir sürecin esiri olmuşlardır. Batı medeniyeti için ise durum bundan farklı olmakla birlikte hakları da güvence altına alınmıştır. Kadının kendi kendini yönetebilir durumda olduğu bir model oluşturulmuştur.
Din konusunun üzerinde dururken de, iki yazarın da Türkiye’ye ayrı bir tırnak açtığını görmekteyiz. Huntington Türkiye'ye İslam dünyasının liderliğini uygun görerekten, bizim Said’i yorumlamamıza benzer olarak İslam ve Batı medeniyeti arasında bocalayan bir ülke olduğumuzu ifade ediyor.Huntington’a göre Türkiye’nin yeri de “Araf” olabilir ancak Wallerstein’in “ulus-devlet yoktur” dediği kitabında Türkiye’yi semi-periphery olarak yorumlamasına hemhal bir görüşte olabilir, Huntington’un tezine göre de merkezde olmadığı ortadadır. Merkezde değildir ancak şarkın ve İslam’ın merkezinde yer alıp, liderliğini yürütebilir bir ülkedir.
Türkiye Müslüman bir ülke olsa da fundamentalist bir yapıya sahip değildir. Bu iki yazar ve eserlerinden yapmış olduğumuz çıkarımlar ne kadar kasarsak kasalım çok da sıra dışı olamıyor sanıyorum ancak her medeniyet ve onu medeniyet yapan, bireye kadar inen birimsel yapıları nedeniyle kendi çıkarımını yapmalıdır, her birey gibi ve özgünlüğü sebebiyle yaptığımız çıkarımın sağlıklı olduğunu düşünüyorum.
Bu iki esere esintisini veren yazar, düşünür, olaylar, süreç ve daha birçok kavramı daha çok yüzeysel olarak ve kendimizce anlayabileceğimizi düşündüğümüz şekilde irdelemeye çalıştık. Alt yapı-üst yapı, parametreler ne olurlarsa olsun uluslararası politikanın fay hattı üzerindeki hali devam edecek gibi görünüyor. Tarihi sonlandırmaya kimsenin gücü yetmeyecek henüz ve çatışmaların da sonunun gelip gelmeyeceğini kestirmek de ona keza pek de güç değil. “demişler ya insanın olduğu yerde çatışma vardır” diye, öyle bir durum işte…
DİPNOTLAR
1. Dışını süsleyip içini boş vermek demişken, bu bana batının dışı oldukça süslü ancak içi boş(altılmış) ihraç mamulleri olan kavramlarını hatırlattı. Batının kavramlarına karşı olmak değil bu yaptığım sadece ihraç edişinde ki ustalığı paylaşmak derdim. Bir küçük anekdotla açıklayacağım bu sözlerimi. Ünlü bir markanın bir giysisi bir manken üzerine giydirilmiştir ve fazlasıyla alımlı olarak gözükmektedir.
Ancak biz boyumuza posumuza –özelliklerimize- bakmadan giysiyi alıp giyersek bu, bizde mankende durduğu gibi durmayacaktır. Yani bir başka deyişle bu kavramlar şişede durduğu gibi durmayan meretlerdendir çoğu zaman. Batının Demokrasi dolaşımının serbest piyasa koşullarında işlemesini istemesi ve şarkın da bu “ihraç fazlası” ürüne bu kadar talep göstermesinin açıklamasını bu örnekle yapmak da mümkün görecede… Bu şarkın kendini tanımadığını gösterdiği kadar batının şarkı ne kadar iyi tanıdığını da gösteren bir anekdot olarak bir köşede kalsın…
2.Buradaki rasyonel davranma isteğimle, sunumu yapma şeklim birbirleri ile paradoks oluştursalar da genele yansıyan bir rasyonellik göstermemem gerekiyor ki istediğim sonuca varabileyim.
3.Ötekileştirme; aslında “kamplaştırma” ve “böl-yönetçilerin” çok kullandığı bir yöntem. Bir kimlik oluşturmak amaçlanıyor. Dışlama için de ötekileştirme mekanizması kullanılabilir tabii. Bu sefer “tu-kaka” kişisinin kimliği değiştirilir ki gruptan dışlansın. O artık bizden değil, ötekilerden diyebilmek için. Tarih boyunca her türlü kurum (devletler, imparatorluklar, derebeylikleri, siyasal gruplar) bu yöntemi kullanmış ve ellerindeki potansiyeli diğerlerinin üzerinde tahakküm kurmak üzere bu şekilde değerlendirmeye çalışmıştır
4.Japon dilinde efendisiz kalmış samuray anlamına gelir.
5. Çatışma: Aynı anda iki ya da daha fazla uyuşmayan istek, fırsat, gereksinim ya da amaçla karşılaşıldığında çatışma ortaya çıkar. Çatışmaları hiçbir zaman tam çözemeyiz. Çatışmalar, Michel Foucault'un kavramsallaştırmasına göre genel olarak üç nedenli olarak ortaya çıkar;
• Yaklaşma-Yaklaşma çatışması: Birbiriyle uyuşmayan iki amaca aynı anda çekim duyulması nedeniyle oluşan çatışmadır...
• Kaçınma-Kaçınma çatışması: İstenmeyen iki seçenekten aynı anda kaçılmak istenmesi ve kaçınılamaması sonucu oluşan çatışmadır...
• Yaklaşma-Kaçınma çatışması: Aynı amaçta hem çekici hem de itici özelliklerin olması nedeniyle hem yaklaşma, hem de uzaklaşma eğiliminden doğan çatışma…
6.“Hz. Muhammed bir yalancıdır ve gerçekte O Papa olmak isteyen bir Hıristiyan’dır…” görüşü Dante’nin yaşamış olduğu 13 ve 14. yüzyıllarda kilise etkisi altındaki Avrupa’da hâkim olan görüş olarak karşımıza çıkmaktadır… “Bir de garip bir not; İlahi Komedya uyarlanışına destekleyici olarak Vatikan’ı yani Papalığı buldu” ne dersiniz bu işe bilmem ama Papalık kendini ve bakışını değiştirmemiş gibiyken benimse tek ilgilendiğim iyi bir uyarlanış izleyebilmek...
7. Marcus Cato Kartaca’nın yıkılışını görmüştür ve söylevlerinin sonunda sürekli olarak yer alan "carthago delenda est" (Kartaca muhakkak yıkılmalıdır) sözü yerini “Yeni bir Kartaca yaratılmalıdır” sözüne kendini bırakmıştır... O tarihten bu yana geçen iki bin yıllık süreç bize göstermektedir ki hemen her devlet kendine bir “Hannibal” yani yenilmesi ve rekabete girilmesi gereken bir canavar yaratmaktadır... yani öteki varsa biz de varız, biz varsak öteki de var ironisi ile karşı karşıyayız...
8. Friedrich Nietzsche, “Tarihin Yararlılığı ve Yararsızlığı”, 1874… Nietzsche’ye ait Şen Bilim isimli kitabın önsözünde yakaladığım bu cümleler, ilk olarak verdiği bir konferansta dillendirilmiştir ve sonunda da “dışlanma” kaçınılmaz bir şekilde gerçekleşmiştir
9.Napolyon Mısır Seferi sırasında beraberinde pek çok yapıtı da getirmiştir. Bu yapıtlar arasında Aiskylos’tan yaklaşık doksan adet eser bulunması Napolyon’un bu filozofun eserlerinden etkilendiğini bizlere gösterebilir…
10. Her yurtdışına çıkışımda ister istemez ülkemle karşılaştırmak zorunda kaldığım kavram. Yaya geçidinde bisikletlinin bile durup bana yol vermesi, kuyruk adabının uyanıklıkla harmanlanmaması, kimseciklerin yollara balgam atmaması, korna sesinin kanıksanmamış olması, çekici ve güzel giyimli bir hatunun orman kaçkını bakışlara ve sözlere maruz kalmamasının gerekçesi, diye yanlış açıklanabileceğinin gibi kimlik tanımının en üst seviyesi gibi de açıklanabilir. Şehirleşme anlamına indirgeyip, modernlik ile aynı şey olmadığını da baştaki cümleye bakarak da ifade edebiliriz. Bir başka deyişle medeniyetler en geniş kültürel arayışın sonucu oluşmuştur…
11. a)- Huntington, medeniyet kavramı için Tekil ve Çoğul ayrımına işaret eder ve kendi çalışmasında çoğul medeniyetleri ele aldığını belirtir.
b)-Medeniyeti kültürel bir varlık olarak ele almaktadır.
c)- Medeniyet pek çok kültürel unsuru kapsayan geniş ve derin bir kavramdır
d)-Medeniyetler ölümlüdürler fakat aynı zamanda çok da uzun ömürlüdürler; gelişirler uyum gösterirler ve dayanıklıdırlar.
e)- Medeniyetler siyasal değil kültürel varlıklardır
f)- Bilim adamaları genellikle tarihteki temel medeniyetleri ve modern dünyada var olanları tanımlamakta birbirleriyle genellikle hemfikirdirler.
12. Yunan medeniyetleri ve Nietzsche’nin de çağında vurguladığı gibi…
13.Yirminci yüzyılın başlarında, kitab-ı mukaddes'in nihai otorite olduğunu kabul ederek modernist ve bilimsel eleştirilere karşı çıkan Hıristiyan hareketi. Özellikle 1960'lı yıllardan sonra batılılaşma, modernleşme ve laikleşmeye karşı çıkan ve sağlam, güvenilir ve bağlayıcı nitelikteki bilgilerin, İslam’ın kaynak kitaplarında mevcut olduğu için, hakikatin modern literatürde değil bu kaynaklarda aranması gerektiğini savunan yaklaşıma da İslam fundamentalizmi denmektedir
erdost yüksel
KAYNAKLAR
1. Medeniyetler Çatışması ve Yeni Dünya Düzeninin Korunması, Samuel P. Huntington, Okuyanus Yayınları, Aralık 2006
2. Şarkiyatçılık, Batının Şark Anlayışları, Edward W. Said, Metis Yayınları, Kasım 2003
3. Geçiş Çağı, Dünya Sisteminin Yörüngesi (1945-2025), Terence K. Hopkins, İmmanuel Wallerstein
4. İlahi Komedya, Cehennem Araf Cennet, Dante Alighieri
5. Uygarlık Tarihi, Server Tanilli, Adam Yayınları, 1999 6. Dünya Tarihi, Wilhelm H. Mcneill, İmge Kitap Evi Yayınları, 2002 7. Tarihin Sonu ve Son İnsan, Francis Fukuyama, Basım Simavi Yayaınları, 1993

Etiketler:
Bilimler
Sosyoloji
"Şarkiyatçılık" ve "Medeniyetler Çatışması"
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |