Okunma: 834 kez
“Dil”in güncel halini belirtmek amaçlı kullanılan “bozulma”, “kötüleşme”, “çirkinleşme”, “yozlaşma”, “hastalanma”, “katledilme”, hatta “maymun dili hâline gelme” ve daha bilumum eleştiri tasviri bize, dil ile ilgili hâlihazırda birtakım sorunların olduğunu göstermektedir. Bu sorunların bazı dilbilimciler tarafından böylesi dile getirilişinin yanı sıra, hemhal statü de başka dilbilimciler de aynı sorunlara “gelişme” “değişme”, “yenilik”, “devrim”, “zenginleşme”, “dönüşüm”, “etkileşim” gibi adlandırmalarda bulunmuşlardır.
Dilbilimciler arasındaki bu görece kamplaşmasal farklılık onların, fikirlerini oluşturma da bilgi birikimlerini olduğu kadar öznel öğelerini de öne çıkardıkları gerçeğini bizlere sunar. Dilbilimcilerin görüşleri üzerinde etkili olan bu öznel öğeler, -dolaylı da olsa- nesnel bir bilgiye ulaşmamızı oldukça güçleştirmekte olduğundan tez ve antitez konumunda yer alan görüşlerden yapacağım çıkarım (sentez) sonrasında kendi düşüncelerimi sizlere aktarmaya çalışacağım.
Dille ilgili olarak savunulan görüşlere baktığımızda modern zaman dediğimiz sürecin başlangıcından itibaren görebileceğimiz bir karşıtlığın, dil ile ilgili tartışmalara da damgasını vurduğunu söylememiz bir hayli olanaklıdır. Avrupa’nın 18 ve 19. yüzyıllarda tanıklık ettiği akımlar “bozulma” ve “ilerleme” olgularını hemen her konuyla ilgili barındırdıkları gibi dil ile ilgili tartışmalarda da merkeze taşımışlardır. Romantizm akımı “bozulma”ya vurgu yaparken teorisini dayandırdığı temel öğe de “öz”dür. Özünde iyi olan her şeyin zamanla büyük bir çöküş yaşayarak bozulmasına değinen bu akım birçok dil bilimci tarafından kabul edilip sahiplenilmiştir. Bu noktada, nasıl ki milliyetçilik akımı hemen her yerde ve her zaman prim yapabildiyse romantizm akımı ve barındırdığı “bozulma” kavramı da en çok kapışılan teşhis olmuştur. Çözüm olarak da “öze dönüş” gereğinin altını çizen bu taraf dilbilimciler dildeki değişimin zenginleşme anlamına geldiğini şiddetle reddetmektedirler. Milliyetçilik ve romantizm akımlarının çıkışlarının aynı yüzyıla denk gelmesine dikkat çekmemiz konuya biraz daha aydınlık getirebilecektir.
Yakın zamanlara geldiğimiz de ise Ferdinand de Saussure ile birlikte sağlam bir yer edinen “bozulma” kavramı yine aynı filologun “Kullanılan terimlerin kesin yetersizliği, bunların yeniden gözden geçirilmesinin gerekliliği ve bunu başarabilmek için dilin ne tür bir nesne olduğunu göstermek filolojiden aldığım tadı sürekli bozuyor. Bu beni kendi istemim dışında, dil biliminde neden benim için bir anlam taşıyan bir tek terim bile olmadığını açıklayacağım bir kitap yazmaya itiyor. Açık söyleyeyim, ancak bundan sonra, işimi bırakacağım yerden sürdürebileceğim.” diyerek dilin gelişiminin gereğine vurgu yapması ile de tartışma çatışkısal bir hal kazanmıştır.
Dildeki değişimlerin “bozulma” mı yoksa “gelişme” mi olduğuna dair kesin bir yargıya varmadan önce gördüğümüz şudur ki, dil; sürekli olarak bir değişim içindedir ve çoğu zaman etkileşim sonucu dillerin sahip oldukları kelime hazinesi her geçen gün artmakta ve görece eski kelimeler dillendirilmediğinden olsa gerek hurdaya çıkmaktadırlar. Bu kelimeler asla ölmemekle birlikte ya “üst seviye” kelimeler olarak adlandırılmakta ya da “eski” damgası yiyerek -tedavül kelimesi gibi- dolanımdan kaldırılmaktadırlar. Dildeki kelime sayısının her geçen gün artmakta olduğu gerçeğine bakarak bunun dili dillendiren ülkenin rotasıyla ilişkilendirmenin pek de yanlış olmayacağını söyleyebiliriz. Türkiye’yi ve konuştuğu dil Türkçeyi ele aldığımızda, Türkçenin, Türkiye’nin izinden giderek batı dillerinde yer alan kelimeleri kendi sözlüklerine işlediğini görmekteyiz. Bu kimilerimize göre bizi modern kılarak medeniyete eklenti ederken kimilerimize göre de biz bu medeniyet içerisinde eğreti ve tabiri caizse emanet gibi durmaktayızdır. Postmodern dünya dediğimiz ve “imaj, simülasyon, gerçeklik” döngüsünde Türkçe dilindeki bu durum gerçeklik aşamasına geçtiğinde “zenginlik” katmanın ötesinde “yozlaşmış” bir hal alabilmektedir. Şükrü Haluk Akalın hocamızın da değindiği üzere Türkçe dilindeki sözcükler ile etkileşim halinde olunan diğer diller birbirine geçebilmektedirler ve bu sanılanın aksine modernleşme adı altında bir ilkellik yaratabilmektedir (imaj, simülasyon, gerçeklik bağdaşımı; burada devreye girmektedir). Bir başka deyişle dilde bir katılaşma (sağlamlaşma) sağlaması beklenirken bir buharlaşma etkisi yaratması da mümkündür.
Ancak bu bağlamda, bunun müzelik bir görüş olabileceğini de hesaba kattığımızda dilin etkileşimden kazancının görece de daha üst çıkacağına olan bir inanış da vardır. 19. yüzyıl bozulmacılarının iddia ettiği dildeki sakatlanmalar günümüzde kural haline bile gelebilmiştir. Bu açıdan baktığımızda görmekteyizdir ki; dildeki değişim devam ettiği sürece yazı bazında olmasa da konuşma diline kolaylık getirebilmek adına pek çok değişiklik yapılmaya devam edilebilinecektir. Doğruların yanlışların türevi olduğu varsayımından yola çıkarak dildeki doğru ve yanlışların da akışkan bir yapıda olduğunu kabul etmemiz gereklidir.
“Bozulma”nın kurallarda yapılan yanlışlarla ve diğer dillerden yapılan eklemelerle yapıldığı iddia edildiğinden bu aşamada “göreceli kazanç”a vurgu yapmak gerekmektedir. Kuralların değişken bir yapıya sahip olduğunu belirttiğimizden asıl tehlikeli olanın başka dillerden yapılan alıntılardır. Bazı dilbilimcilerin ifade ettiği üzere yapılan alıntılar dildeki zenginleşmeyi, bozulmaya nazaran daha fazla gerçekleştiriyorsa eğer etkileşim olumlu bir sonuç vermiş demektir, yani dil kazançlıdır. Ancak burada gözden kaçırılmaması gerekilen husus dilin vücuduna “temiz kan”ı almış olmasının yanında bir miktar da olsa “kirli kan”ı depo etmiş olduğu gerçeğidir. Merak edilen dilin bu “kirli kan”a nasıl bir tepkime vereceğidir.
Türkiye açısından dil ile ilgili gelişmelere baktığımızda cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen atılımların ardından dil belirli açılardan korunmaya alınmış ve pek çok açıdan dışa kapalı bir hal alması sağlanmak istenmiştir. Yani kendi iç işlerine karıştırmayan bir dile sahip olarak bağımsızlık öğesi olarak görülen bir sembol haline getirilmek istenmiştir. Dili konuşan ülkenin tarihsel sürecine baktığımızda görmekte olduğumuz bir şey vardır ki; Türkiye ardılı olduğu devletin yapısal bir özelliği olan çok uluslu yapıdan gelen bir durum itibari ile diğer dillerle etkileşimi daim olan bir ülkedir. Türk Dil Kurumu’nun kurulması ve öncesindeki 3 Kasım 1928’de yürürlüğe giren alfabe yasası da etkileşimin sınırlarını çizilmesi ile ilişkilendirilebilir gelişmeler arasında gösterilebilinir.
Dönem koruma politikalarına değinmişken, Köy Enstitüleri mottolarından bir tanesi de korumaya yönelik alınan yerel önlemlerden birine örnek gösterilebilir ki bu politikalarla bezenmiş enstitüler biçim değiştirmeden önceki konumuyla UNESCO’nun örnek eğitim modeli olarak da tarihte adından söz ettirebilmiştir; köy enstitülü öğrencilerin “özenti, tembellik, kolaya kaçmak ya da hangi sebepten olursa olsun “dil”i hür ve temiz tutmalarını engelleyecek her türlü güç ile savaşacaklarına” yönelik sözler içeren yeminleri Türkiye’nin gelişim sürecindeki tutumunu bizlere gösterebilecek bir dilmaç niteliğindedir.
Son yıllara geldiğimizde Türk dili ile ilgili temel tehlike olarak Yabancı dillerin etkisinin artması tartışması yerini “anadil” ve “çoklu anadil” tartışmalarına bırakmıştır. Burada değinebileceğimiz Jean-François Champollion söylevi olan “bütün dillerin içinde çok sayıda ve farklı özellikte grup dili vardır” ve (bu araştırmaların öncülerinden Wandruszka’nın deyişiyle) “herkes kendi ana dilinde, hem de tam bir bilinçle, onlarca dil kullanır”. İşlevleri farklı olan bu “diller”in ayrı gramerleri yoktur, onlar için esas olan kelime hazinesindeki farklılıklardır. İşte bu nedenle de, bütüncül, toptan bir ifadeyle, “Türkiye’de anadil” tartışmalarını bozulmaya dayandırabiliriz gibi bir söz, son derecede tartışılacak bir yargı olmaktadır. Burada asıl sorulması gereken şey, “kime ve neye göre” bozulmadan bahsedildiğidir.
Unutmamak gerekir ki Türkiye Türkçesi, Orta Asya’da başlar ve oradan çıktıktan sonra sayısız dille etkileşim haline geçme fırsatına erişmiş ve içinde onlarca dili barındırarak bugünkü görece halini almıştır. Böyle bir durumda tartışılan “bozulma” olgusunu ele alırken düşünmemiz gereken bir şey de “eğer bu etkileşimler olmamış olsaydı, dilimizin durumunun ne olabileceği sorusudur” ki Azeri Türkçesine baktığımızda gördüğümüz; etkileşimin az olması dolayısıyla dilin tamamlanışını gerçekleştiremediği başka bir deyişle aşama kaydetmediği için gerekli kolaylığı sağlayamadığıdır.
Son olarak “bozulma” mı yoksa “ilerleme” mi sorusunun cevabının izini kendimizce sürecek olursak; bu sorunun cevabı hangi ideolojinin ya da hangi dinin iyi olduğuna verilebilecek bir cevapla hemhal bir tutuma sahip olacaktır diye düşünüyorum. “iyilik” burada görecede kalacak bir tutum olacağından dolayı seçimlerden hangisinin makbul olacağına cevap vermek daha makuldür sanırım. Wittgenstein, “düşüncenin sınırlarını dil belirler” der. Eğer dediği gibiyse dildeki olası bir bozulma düşünceyi de bozacaktır ya da olası bir ilerleme düşünceyi de ilerletecektir. Bu bağlamda söyleyebiliriz ki, “dilin sınırlarını da düşünce belirler” ve belki de bu tartışmada asıl belirleyici olan da “kaos”tur…
Postmodern dünya örgüsünün ardından temellerini bu örgüden aldığına inandığım “küreselleşme” kavramı “sınırsız etkileşim” anlamına gelmektedir. Sınırsız etkileşim olan bir dünyada da bu etkileşim “dil” bazında da kendisini gösterecek ve sınırsız bir değişimi kavil edecektir diye düşünüyorum. Nasıl ki ülkelerarası pasaportsuz geçiş söz konu olabildiyse (ki eskiden de pasaport denetim mekanizmaları arasında sayılmazdı) gelişmelerin yönü değişmediği sürece de kelimelere pasaport sorulması ya da ayırt edici konumlarına dair tasvirler öne sürülmesi dönemi de sanıyorum ki sona erecektir. Tarihin sonu gelmeye yaklaştıkça her anlamdaki sınırların ortadan kalkacağı fikri hayali olsa da “imaj, simülasyon, gerçeklik” aşamalarından bazılarında sınırların çoktan kalkmış olduğunu ve neyin sanal neyin gerçek olduğunu ayırt etmenin de gün geçtikçe güçleştiğini belirtmekte de fayda var. “Tüyü bitmemiş bir dilimiz mi var yoksa dilimizde tüy mü bitti? Vallah hekim bey; ben anlamamışam…
erdost yüksel

Etiketler:
Bilimler
Diğer Bilimler
Bozulma "İn"
İlerleme "Out"
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |