GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Diğer Bilimler arrow Bilgi ve Üniversite Hayatı Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Kas 18 2007
Bilgi ve Üniversite Hayatı Yazdır E-posta
(0 Oy)



GenBilim Editor   
Pazar, 18 Kasım 2007
Okunma: 712 kez

Son elli yıldır yaşanan gelişmelere baktığımızda, uluslararası sistemde pek çok çarpıcı ve beklenmedik olayın varlığını görürüz: Petrol krizi, İran Devrimi, Sovyetler Birliği'nin dağılması, Dünya Ticaret Merkezi'ne yönelik terörist saldırı, vs. Bu olaylardan hiçbirinde önceden kestirim yapılabilmiş ve uygun tedbirler alınabilmiş değildir.

Oysa dünyadaki sorunları tahlil etmek ve öngörülerde bulunmak üzere kullandığımız çeşitli akademik disiplinler mevcuttur. Politikbilim, ekonomi, psikoloji...vs. bilim dalları ortaya koydukları teoriler ile böylesi kestirimler yapmaya çalışmaktadırlar. Bir teorinin değerinin olacakları önceden haber verme gücü ile doğru orantılı olduğunu varsayarsak, objektif bilgi ve modern bilim anlayışı nerede hata yapmaktadır? Uluslararası eğilimleri ve şartları anlamak için kullandığımız paradigmalar, açıklayamadıkları anomaliler ve olacağını öngörmekte başarısız kaldıkları olaylar karşısında neden bu kadar savunmasız kalmaktadır? Kuşkusuz bu sorulara verilecek anlamlı yanıtlar, bilimsel bilginin kendi içinde ve oluştuğu çevrede aranmalıdır. Bilginin iktidar hiyerarşileri içinde yüklendiği sorumluluklar ve aldığı biçimler, olayların yorumlanmasını ve bilginin oluşumunu derinden etkilemektedir. Diğer bir deyişle, bizim dünya olaylarını yorumlamakta yol göstermesini beklediğimiz teoriler, genellikle hiyerarşik bir düzen içinde belirlenmektedir. Bu yüzden bilgi - iktidar ilişkileri gözden kaçırılmaması gereken bir olgu olarak ele alınmalıdır. Nitekim bu çalışma da, sorunsalını büyük oranda bu ilişki üzerinde kurmaktadır.                 
 
            Ancak bilgi ve iktidar arasındaki ilişki ele alınırken iki noktada sınırlama getirilmesi gerekmiştir. Sınırlamalardan ilki, haber (enformasyon) ve bilgiyi (knowledge) birbirinden ayırmak, diğeri ise bilgi - iktidar ilişkisinin pek çok disiplin üzerinden anlatım imkanı bulunmasına rağmen tarihsel bir çizgiyi takip etmektir. Bu nedenle bilgi ve iktidar arasındaki felsefi tartışmalara  değinilmekle beraber, asıl olarak bu ilişkinin tarihsel gelişimi, pratikte aldığı görünüm ve sonuçları üzerinde durulacaktır. Özellikle bugün Avrupa ve Türkiye üniversitelerinin akredite olmaya çalıştıkları ABD üniversitelerindeki bilgi- iktidar ilişkisi örnek olarak sorgulanacak ve devletin bilime bakışı ele alınacaktır. Bu bağlamda, ilkin "bilgi nedir?" sorusunu yanıtlamak gerekmektedir.
 
Bilgi Nedir?  Modern Dünyada Bilgi-İktidar İlişkisi Nasıl Tanımlanmalıdır?
 
            Bilgi nedir sorusunu yanıtlamak aslında ondan daha ünlü olan "hakikat" nedir sorusunu yanıtlamak kadar güçtür. Mannheim bilgiyi, "toplumsal olarak belirlenmiş kategoriler, değerler ve gözlemler olarak" tanımlamıştır, ama bu tanım nedeniyle de oldukça eleştirilmiştir. Çünkü en azından bilgiyi ayırım gözetmeden tanımlamıştır. Oysa bilgi ve enformasyon, ya da başka bir deyişle, bir şeyin "nasıl'ını bilmek", "ne'yini bilmekten" ayrılabilir. Enformasyon özgül ve pratik olanı anlatmak, bilgi ise işlenmiş ya da düşünce ile sistemleştirilmiş olanı tanımlamak için kullanılabilir. Başka bir deyişle, enformasyon "çiğ", bilgi ise "pişmiş" veriler olarak değerlendirilebilir (Burke, 2001: 12).
 
            Bununla beraber tarih boyunca sınıflandırma süreci, yalnızca enformasyon ve bilgi arasındaki farklılıkları ortaya koymakla kalmamış, değişik kıstaslara dayanarak, "bilgi"nin kendisini de ayırıma  tabi tutmuştur. Bunların içinde en dikkat çekici olanı bilgiyi, toplumsal kökleri ya da sınıfsal yapısı itibariyle gruplandıran anlayıştır. Buna göre insanlık tarihinde, bir yanda öğrenime dayalı ve seçkinlerin tekelinde bulunan "Akademik Bilgi" varolmuş, diğer yanda ise bilişsel (cognitive) düzeyde kalan, halkla hemhal bir "Popüler Bilgi" alanı doğmuştur. Farklı hakikatler üreten bu bilgi odakları, bilimsel anlayışı ve gelişmeleri de, kendi temelleri üzerinde şekillendirmiştir (Burke, 2001: 14).
 
            Ancak bu ayrıma karşın,  bilginin son tahlilde yine de karşılıklı bir etkileşim sonucunda şekillendiği görülmektedir. Akademik ve popüler bilginin gelişimi, pek çok defa birbirini destekler bir nitelik kazanmıştır. Örneğin: İktisat'ın akademik anlamda bir disiplin olarak ortaya çıkması, hiç yoktan yapılmış bir icat değildir. İçinde yalnızca yeni kuramların geliştirilmesi değil, tüccarların pratik bilgilerine akademik saygınlık tanınması da vardır. Bu bilgiler, önceleri salt sözlüyken, 16.-17. yy.'da giderek basılı hale gelmiştir. Bacon "Nova Organon" adlı eserinde açıkça bu etkileşimi olumlamaktadır. Bacon'a göre ne "amprizm", ne de "skolastizm" tek başına bir anlam taşımaktadır. "Henüz denenmemiş doğru yol, düşüncesizce veri toplayan emprik karıncayı ya da kendi iç salgısıyla ağ ören skolastik örümceği değil, hem toplayan hem de sindiren arıyı izlemek"tir. Gerçek bilgi ve hakikate ancak bu şekilde ulaşmak mümkündür. Bu sentez insanoğluna gelişmenin yolunu açacaktır, çünkü Bacon'a göre "bilgi güçtür" (Burke, 2001: 16-17).
 
            Görüldüğü gibi, bilginin oluşumu iktidar, seçkinler ve halk arasındaki ilişkilerden  bağımsız değildir. Ancak ilginçtir ki, bilgiyi sosyolojik bağlamından bağımsız olarak değerlendiremeyeceğimiz fikri ilk olarak, sosyolojinin dışında dile getirilmiştir. Antropolojide Levi-Strauss, bilim tarihinde, Thomas Kuhn ve felsefede Michel Foucault, bilgi-iktidar ilişkilerini hemen hemen ilk dile getirenlerdir. Fakat bu bilim insanları aynı zamanda, modern bilimi ve modern bilimin araştırma yöntemlerini de en fazla eleştiren kesimdir. Bunlar, Bacon ve Bacon'un bilgiye yüklediği "güç" modelini kabul etmemekte, modern bilimin bilgiye araçsal anlamda yaptığı "güç/iktidar" vurgusunu eleştirerek, bilgi ve iktidarı özdeşleştirmektedirler.
 
            Oysa bilim camiasının büyük bir kısmına baktığımızda, modern bilimlerin okülersentrik (gözmerkezci) düşünme geleneği çerçevesinde, bilgi ve iktidar arasındaki özdeşliği reddettiklerini görürüz. Okülersentrizmin, kendileriyle dünyayı kavradığımız duyularımız arasında bir hiyerarşi kurması ve duyular hiyerarşisinde "gözü" ve "görme" duyusunu bu hiyerarşinin zirvesine yerleştirmesinin sonucu, modern bilim görülmeyeni yok saymakta, bir şey ne kadar görünürse o kadar etkili, ne kadar etkiliyse o kadar gerçek (hakikat) olmaktadır. Asıl olanın olgular ve olguları değerlendiren "rasyo"olduğu düşünülmektedir. Dolayısıyla, modern bilime göre görünür olan tek şey olgulardır ve bilimsel bilginin  "iktidar" ve "güç" gibi kavramlarla birarada kullanması mümkün değildir. Çünkü bilim rasyonel, iktidar ve güç irrasyonel kavramlardır. İktidar olgulara değil, değerlere yaslanmaktadır (Arslan, 1999: 56-57).
 
            Modern bilimin temsilcilerinden Bacon da "bilgi güçtür" demektedir ve bu ilişkiyi anlamış gözükür ama,  modern bilim anlayışında gücün-iktidarın oluşumunda ya da inşasında hiçbir rolü yoktur. Bilgi sonuçları ve etkileriyle güçtür, iktidardır. Modern bilimsel anlayışa göre, iktidar veya gücün görünümleri, ya bilginin edinilmesinin engellenmesi - çarpıtılması, ya da bilginin özgürleştirici eğilimlerinin ortaya çıkması durumunda seferber olmaktadır. Diğer bir deyişle, bilgi ile iktidar, birbirlerini dışarıda bırakan şeylerdir. Eğer bilginin iktidarla bir ilişkisi varsa, ya bu bilgi bilimsel değil, ya da yanlış veya tahrif edilmiş (yani dinler, mitler, metaforlar veya ideolojiler) demektir (Arslan, 1999: 61)
 
            Bu "epistemik püritanizm", bilimsel bilgiyi ideolojiden, kültürden, dilden, önyargıdan ve tarihsellikten arındırılmış varsaymaktadır. Böylece, iktidar ve bilgi ilişkisi yalnızca bir baskı sistematiğinde gelişmekte ve hakikate konulmuş bir yasak olarak iktidar güçleri bilginin formasyonunu engellemekte ya da en azından tahrif etmektedir. Modern bilimde, bilimsel bilginin, yeni sıfır noktalarından çıktığı öne sürülmekte; bilimin saf, objektif bir noktadan hareket ettiği düşünülmektedir. Kartezyen felsefede "ego cogito" (saf zihin) ile açıklanan bu anlayış, emprizmde "tabula rasa"ya dönüşmektedir. Oysa sıfır noktasının tespit edilebilmesi için, bilim insanının kendisinin de içinde yer aldığı tarihsel sürecin dışına çıkması , Tanrı gibi mutlak bir varlığın konumuna yükselmesi ve o gözle bakması gerekmektedir (Arslan, 1999: 61-63).
 
            Bu bağlamda bilginin özne-nesne arası ilişkilerden doğduğunu söylemek zordur. Bilgi daha çok özneler arası ilişkilerden doğmaktadır. Bilginin öznesi olan insan tarihseldir, diğer bir deyişle sosyal bir varlıktır. Bu nedenle bilgi ve iktidarı birbirinden arındırma ya da birbirine karşıtlık oluşturacak bir düalizm içine sokma çabası anlamlı değildir. Çünkü sosyal bir varlık olan insanın içinde varolduğu alan, başka deyişle sosyal hayat bir iktidar çatışması arenasıdır (Arslan, 1999: 62-64).
 
            Kuşkusuz bu durumu en iyi Nietzsche tespit etmiştir. Nietzsche'ye göre, insanın doğası, yani "homo natura", güç ve iktidar tutkusu tarafından belirlenmektedir. Toplum bir hiyerarşiler evreni olarak, şu ya da bu şekilde bir güç ilişkileri şebekesi, dolayısıyla bir çatışma arenasıdır. Bilgi de bu güçler hiyerarşisinden muaf, hiyerarşiler dışı, hiyerarşiler üstü birşey değildir. (Arslan, 1999: 65-66).
 
            Yeni sıfır noktaları arayışı içinde olan modern bilim, farkında olmadan bu savı doğrulamaktadır, çünkü yeni sıfır noktaları arayışı, yeni mutlak hakikatler arayışı, yeni mutlak hakikatler arayışı da yeni bir cemaat arayışıdır. Eşitsizliğe dayalı toplumsal bir yapıda oluşmuş "epistemik cemaat" yalnızca varolan hiyerarşilerin bir parçası olmakla kalmayacak, kaçınılmaz bir biçimde kendi iç hiyerarşilerini ve iktidar merkezlerini de üretecektir. Bu bakımdan bilimin eşitliğe ve özgürlüğe dayalı ilişkiler içinde oluştuğunu düşünmek ya da bilimsel olduğu ileri sürülen bilgilerin böyle bir ortamda varolduğunu söylemek mümkün değildir. Zaten modern anlayışa göre bilim, özgürlük ve eşitlik gibi demokratik değerlere dayanmamaktadır, çünkü eşitlik ve özgürlük olanı değil, olması gerekeni göstermektedir ve bu özellikleriyle onlar "olgu" değil "değer"dirler. Bilim ise "değerler"e değil, olgulara dayanmaktadır (Arslan, 1999: 67).
 
            Bu bağlamda, iktidar ve bilgi ilişkisinde bilgi, yalnız kullanım imkanları ile değil, bizatihi güç ilişkilerini içinde barındırdığı, gücü içkinleştirdiği için de iktidar ile birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Olgulara dayalı bilim, gözlem ve deneyi ön plana çıkarırken, "labarotuvarı" iktidarın yeni merkezi haline getirmekte, görmeye dayalı entelektüel tutumlar iktidar ilişkileri içinde sonuçlanmaktadır (Arslan, 1999: 72, Latuor ve Woolgar, 1979, Latour, 1983: 141-170).
 
            Okülersentrik bilimsel gelenek hegemonyayı da meşrulaştırmıştır. Görmenin hegemonyası iktidarın hegemonyası olmuş, Focault'un deyişiyle, gören bakış egemen olan bakış haline gelmiştir. (Arslan, 1999: 67, Foucault, 1993: 39) George Orwell'in ünlü eseri 1984'te ifadesini bulan "Big brother keeps watching you" mottosu, ya da Huxley'nin "Brave New World" adlı eseri böylesi bir durumu çok açık bir şekilde betimlemektedir.
 
            Focault'a göre, bir tarafta bilgi diğer tarafta toplum, bir tarafta bilim diğer tarafta devlet yoktur, yalnızca içiçe geçmiş, "hemhal" olmuş, bilgi-güç ve iktidar formları vardır. Bu yüzden bilgi ya da hakikat, iktidar dışında ya da iktidara kapalı birşey değildir (Arslan, 1999: 69, Foucault, 1980: 131). Foucault'a göre; Bilgi ya da hakikat, ne özgür ruhların ödülü, ne programlanmış bir yalnızlığın çocuğu, ne kemale erme yolunda bir inzivanın sonucu ve  ne de kendilerini özgürleştirmeyi başarabilmiş olanların imtiyazıdır. Bilgi ya da hakikat bu dünya da aranması gereken, bu dünyadaki bir şeydir.  Bu nedenle,  her toplumun, her dönemin, her rejimin, her cemaatin bir hakikat rejimi, hakikatle ilgili bir "genel siyaseti"  ve kuşkusuz bu siyaseti temsil eden, hakikat sayılan şeyi (yani mutlak, doğru bilgiyi) dile getirmekle yükümlü olanların statüleri vardır (Arslan, 1999: 69, Foucault, 1980: 131-132).   
 
            Dolayısıyla bilgi - iktidar ilişkisi ve bu ilişki sürecinde beliren hiyerarşiler, bilgiyi (hakikati) yönlendirmektedir. Ayrıca, bilgi - iktidar ilişkisinin politik ontolojisi yalnızca statüler üretmekle yetinmemiştir, etkileşim içinde olduğu sınıfsal yapılar bu ilişkiye özgü bir  "politik ekonominin" doğmasına yol açmıştır. Neo-klasik iktisat anlayışı belki de bu durumun en açık göstergesidir.
 
             Bu açıklamalar bağlamında, aşağıdaki önermeleri kabul etmek yanlış olmasa gerekir (Arslan, 1999: 70, Foucault, 1980: 131-132) :
 
1.     "Hakikat"-Bilgi, bilimsel söylem ve onu üreten kurumlarda merkezileşmektedir.
2.      Bilgi sürekli bir ekonomik ve politik teşvike tabidir. (Bu durum ekonomik üretim için olduğu kadar, politik güç için de bir iktidar talebi olduğunu gösterir.)
3.      Yine bilgi, eğitim ve enformasyon vasıtasıyla sınırsız bir yayılma ve tüketimin nesnesi olmuştur.
4.       Bilgi, birkaç ekonomik-politik aygıtın (ki bunların en önemlileri üniversitelerdir) egemen kontrolü altında üretilerek, aktarılmaktadır.
5.      En nihayet bilgi, bütünüyle politik tartışmaların ve sosyal çarpışmaların konusudur. Çünkü bilim yalnızca bilimi bilim yapan "rasyonel" iç unsurlarla açıklanamaz. Kısacası bilgi yalnız bir text değildir. Bilim ve bilimsel bilgi, ancak yer aldığı toplumsal kontext (bağlam) içinde açıklanabilir.
 
            Bu çerçevede, bilginin ve özellikle modern bilimin tarihi, aynı zamanda iktidar mücadelelerinin de tarihi olmakta, üniversiteler iktidarlara lojistik destek merkezler olarak hizmet vermektedirler.
 
Tarihsel Süreçte Bilgi-İktidar İlişkisi Nasıl Gelişmiştir?
 
            Tarihe baktığımız zaman, iktidarların Asurlular'dan beri enformasyon topladığını ve güçlerini devam ettirmek için bu enformasyonu şekillendirdiğini görebiliriz. Eski Romalıların, Çin ve Osmanlı İmparatorlukları'nın  detaylı kayıt sistemleri tuttukları, arazi tahrirleri düzenledikleri, nüfuz sayımı yaptıkları ortaya çıkarılmıştır (Burke, 2001: 118-120). Ancak enformasyon toplanması ve depolanması aşamasından, sistematik olarak "bilgi" üreten bir toplum modeline geçişin Karolenj Rönesans'ı ile başladığı söylenebilir. Üniversitelerin Batı Avrupa'da kendini göstermeye başladığı ve üniversite loncalarının aktif bir biçimde politik güç mücadelelerine karıştığı 12. yüzyıldan itibaren üniversite, iktidar için bir meşrulaştırım aracı olmuş, danışman ve memurları için fidanlık olarak kullanılmış ve kuşkusuz ihmal edilemeyecek bir müşteri kitlesi yaratmıştır (Le Goff, 1994: 94).  Üniversiteler ile sanılanın aksine öncelikle kilise değil, laik iktidarlar ve özellikle krallıklar karşı karşıya gelmiştir. Krallıklar özellikle üniversite loncalarının kontrolünü ellerine geçirmeye ve bilgiyi yönlendirmeye çalışmıştır. Örn. Paris'te 1299 yılında yaşanan kanlı olaylarda, öğrencilerle krallık kolluk güçleri çatışmış, bu kavga esnasında birçok öğrenci krallık çavuşları tarafından öldürülmüştür. Bunun üzerine üniversitenin büyük bir bölümünde greve gidilerek, iki yıl boyunca Paris'te derslerin yapılması engellenmiştir. Benzer olaylar Oxford ya da Bologna'da da yaşanmıştır. Bu aşamada devreye papalık girmiş ve tüm Avrupa'da üniversitenin önemli bir müttefiki haline gelmiştir. 1231'de Papa IX. Gregorius , ünlü "Parens Scientiarum" fermanıyla Paris üniversitesine yeni statüler vermiş ve bunun üniversitelerin "Magna Carta"sı olduğunu söylenmiştir. Ancak papalığın yapmak istediği de, üniversiteleri laik yargı yetkisinden çıkarırken,  yerine kilisenin yargı yetkisini getirmektir (Le Goff, 1994: 96-99). Jacques Le Goff," Ortaçağda Entelektüeller", isimli eserinde,  "Papa üniversiteleri yerel denetimden ve iktidarların elinden kurtardıysa da, bunun nedeni onları papalık makamına tabi kılmak, kendi siyasetiyle bütünleştirmek, üniversitelere kendi amaçlarını ve denetimini dayatmaktır", demektedir. Böylelikle, bir süre sonra üniversite mensuplarının kilise içinde yer alan bir lonca durumuna geldiği görülecek, laikliğe yönelik bir girişim neticesinde doğmasına karşın, üniversite kurumsal olarak kilise içinde ve Roma'nın yargı denetimine tabi kalacaktır (Aynı Eser, 1994: 99).
 
            Orta Çağ sonrasında, yeni bir toplum modeli, şehirleşen bir Avrupa ve kiliseden bağımsız, farklı bir politika anlayış oluşmuştur; buna karşın iktidarın, bilgi ve üniversiteler üzerindeki etkisi değişmemiştir. Hatta mutlak monarşilerin doğuşu ve ulus devlete evrimi esnasında, iktidarların bilgi edinme ve bu bilgileri yönlendirme ihtiyacının daha da arttığı görülmektedir. Erken Yeniçağ hükümetleri sınırları altında yaşayan toplulukların yaşam biçimlerini öğrenebilmek, salgın ve savaş gibi özgül sorunlara karşı önlem alabilmek  ve ulusal orduların yeni teknoloji ile donatılmasını sağlamak için bilgi üzerindeki kontrole daha fazla önem verir hale gelmişlerdir. Merkezi devletin ortaya çıkışı ile coğrafyanın, sömürgecilik faaliyetleri başlamasıyla da kartografyanın akademik bir disiplin haline geldiği görülecektir. Bu gelişmeler bize, artık hegemonyanın sistemleşmekte olduğunu, devletlerin bir yandan fetih mücadelelerini yürütmek, diğer yandan ele geçirdikleri topraklardaki egemenliklerini pekiştirmek için, evrensel ve bölgesel anlamda sistematik bilgi birikimine yöneldiğini göstermektedir (Burke, 2001: 125-135).
 
            Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, bilgi ve iktidar arasındaki ilişki ya da başka bir deyişle üniversite ile merkezi devlet kurumları arasındaki yakınlaşma, fetih mücadelelerinde ya da savaş dönemlerinde daha belirgin bir hale gelmektedir. Özellikle 19.yüzyıldan başlayarak, savaşların niteliğinin değişmesi, ulusal orduların kullanılması, cephe gerisi kavramının ortadan kalkması ve mücadelelerin topyekün - kitlesel bir hal alması bilimsel disiplinlerin iktidar ile olan etkileşimini açıkça gözler önüne sermiştir. Carl von Clausewitz'in "Savaş Üzerine" adlı eserinde, savaşı politik bir eylem olarak nitelemesi ve bu olguyu "politik ilişkilerin bir devamı ve politik hedeflerin farklı araçlarla gerçekleştirilmesi" şeklinde yorumlaması (Clausewitz, 1997: 53), bize aslında insanın varolduğu heryerin politik bir arena olarak algılanabileceğini göstermektedir. Böylece barış ve savaş diye algılanan durumların büyük ölçüde yanılsamalardan ibaret olduğu, iktidar mücadelelerinin ve bu mücadelelere içkinleşmiş kavramların (örneğin, bilginin) savaş dönemlerinde daha net bir biçimde gözlenmesine karşın, aslında her zaman varolduğu söylenebilmektedir. Dolayısıyla, bilgi ve iktidar arasındaki ilişkilerin  savaş dönemlerinde daha açık bir biçimde gözlenmesi yanıltıcı olmamalıdır. Nitekim bunun en belirgin örneği, kimi araştırmacıların Kuzey - Batı yarıkürenin en uzun barış dönemi, kimilerinin ise "Soğuk Savaş" dönemi diye yorumladıkları 1945 sonrası yıllardır. Bu dönem bilgi ve iktidar ilişkilerinin, özellikle ABD'de üniversite ve devlet yakınlaşmasının, ilk defa bu kadar kurumsallaştığı , iktidarın bilgiye ilk defa bu kadar net olarak müdahale ettiği ve böylece bilgi - iktidar dayanışmasının ilk defa bu kadar açık bir model olarak sunulduğu yıllar olacaktır.  
 
Bilgi-İktidar İlişkisinin Kurumsallaşması: Soğuk Savaş ve Üniversite
 
            Birinci Dünya Savaşı esnasında devlet ve bilim insanları arasında kurulan organik bağlar şaşırtıcı değildir. Bu bağlar, tıpkı Yakın Çağ'ın diğer savaşlarında olduğu gibi, hem taktik bir ilişkinin ötesine geçmeyi başaramamış, hem de dar kapsamlı ve kısa süreli ilişkiler olarak kalmıştır. Bununla birlikte İkinci Dünya Savaşı, Manhattan Projesi (atom bombası yapımı) gibi önemli çalışmalarla, farklı bir ilişki sistematiğini başlatmaya namzettir. Nitekim, İkinci Dünya Savaşı sonrası  Soğuk Savaş dönemi, üniversitelerin yapılarını ve akademik disiplinlerin içeriğini yeniden şekillendirecektir. Böylece, fen ve sosyal bilimlerdeki araştırmalar dönüştürülecek, politika teorisyenlerince liberal demokrasi yeniden tanımlanacak ve gücün tüm dünyada kullanılmasının verdiği entelektüel kibir akademik hayatı saracaktır (Montgomery, 1998: 12). Ayrıca hem maddi katkıları ile hem de yarattığı ideolojik atmosferiyle Soğuk Savaş, en azından ABD'de,  akademinin görülmemiş ölçüde büyümesine neden olacaktır. Bu bağlamda, olağanüstü miktardaki kamusal para girişimci profesörler kanalıyla üniversitelere akıtılacak, Soğuk Savaş bir yandan bir meslek erbabı olarak akademisyenlere kendi kurumlarındaki güç mücadelesinde etkili bir silah verirken, diğer yandan onların çalışma koşulları üzerinde de olağandışı bir kontrol sağlayacaktır. Böylelikle bilimsel araştırma, bir devlet girişimi haline gelecek, üniversiteler ordunun eğitim aygıtına eklenecektir (Lewontin, 1998: 36-37).
 
            Zaten, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde yenilik yapmak, giderek daha yüksek bir bilimsel ve teknolojik uzmanlığı ve son derece pahalı sermaye yatırımı gerektiren araştırma - geliştirme (AR-GE) faaliyetlerine bağlı kalmaya başlamıştır. Böyle yatırım programlarını ise ancak çok büyük şirketler gerçekleştirebilecek durumdadır. Ancak şirketlerin elindeki kaynaklar bu iş için yeterli olsa dahi, kapitalizmin olağan anarşik ve rekabetçi mekanizmaları yatırımların gerçekleşmesini önlemektedir. Ayrıca AR-GE faaliyeti başarı kazansa bile, on yıl ya da daha uzun süreler getirisi olamayacak bu projeler, özel sektör tarafından üstlenilmek istenmemektedir. Bu şartlar altında üniversiteler kullanılarak, araştırmalar ve teknik eğitim toplumsallaştırılacak, üniversiteler ve laboratuarlar üzerinden, devlet maliyetleri üstlenecektir. Diğer bir deyişle, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren üniversiteler üzerinde artan devlet desteği ile patronaj ilişkileri daha da yoğunlaşacaktır (Lewontin, 1998: 40-42).
 
            ABD'de İkinci Dünya Savaşı öncesinde devletin yüksek eğitim kurumlarındaki araştırmalara verdiği destek, bağışlarla yürüyen üniversitelere eyaletlerin verdiği yardımlar ve devletin üniversite sistemine entegre olan zirai deney istasyonlarının tarımsal araştırmalar için federal ve eyalet fonlarını kullanmasından ibaret kalmıştır. Büyük bilimsel projeler veya ulusal hedeflere hizmet eden AR-GE  çalışmalarında üniversitelere büyük bir rol verecek düzeyde merkezileşmiş bir devlet desteği yoktur. Ancak atom bombası bu anlayışı kökünden değiştirmiştir. Devletin kontrolü ve sponsorluğu altındaki bir tek projenin bu muazzam başarısı, hem akademisyenlerin, hem de politik planlamacıların anlayışına büyük etki yapmıştır. Olay sadece merkezi olarak planlanmış ve finanse edilmiş bilimsel bir projenin işe yaramış olması değildir; bu proje ile bilimin farklı dalları biribirine entegre edilmiştir. Akademi açısından en önemli olan yanı ise, bu projenin tümüyle üniversitelerden gelmiş bilim insanlarının çabalarına bağlı kalınarak gerçekleşmesidir (Lewontin, 1988: 44-45).
 
            Bu ilk ivme doğal bilimlere ilişkin bir projenin başarısı ile sağlansa da, Chomsky'e göre devlet kaynaklarının üniversitelere dağılımı ve buna bağlı politik destek sürecinde, doğal bilimler ve sosyal bilimler arasında önemli farklar oluşmuştur. Chomsky'e göre, doğal bilimciler hükümetle ortak çalışmalarına karşın daha özerk kalabilmiş, oysa sosyal bilimlerde durum bambaşka bir biçimde gelişmiştir. Örneğin; Masachusettes  Institute of Technology (MIT)'deki Siyaset Bilimi Bölümü CIA tarafından kurulduktan sonra, 1950'ler ve 1960'ların ortalarına kadar bu bölüm açıkça işbirliğine sürdürmüştür. Chomsky'e göre bu bölüm, kapalı ve gizli seminerleri olan kampüsteki tek bölüm olarak durumunu gizlemeye gerek dahi duymamıştır. Vietnam Savaşı esnasında Saigon'da bir villa bulundurarak, orduya aktif desteğini sürdürmüş, doktora öğrencileri burada tezleri için pasifleştirme projeleri üzerinde çalışmalar ve buna benzer şeyler yapmıştır. Bölümün "bu çerçevede, politik davranışları şekillendirmede ve belki de öğretim üyelerini ve öğrencileri seçmede devletle sağlam ilişkileri olduğu konusunda hiçbir tereddüt yoktur" (Chomsky, 1988: 195-196). Bu çerçevede, en azından MIT örneğinde, İkinci Dünya savaşı sonrasında ABD'de devlet - üniversite, iktidar - bilgi ilişkisi oldukça yoğun bir biçimde yaşanmıştır.
 
            Nitekim MIT'in 1969'daki bütçesi incelendiğinde (ki Chomsky'e göre bu gizli birşey değildir) yıllık bütçesi olan 200 milyon doların yarısının MIT'teki büyük askeri laboratuarlara, Lincoln Laboratuarı'na ve Teçhizat Laboratuarı'na (şimdiki adıyla Draper Laboratuarı'na) gittiği; ayrıca bütçesinin kalan diğer yarısının yüzde 90'ının da Pentagon'dan geldiği görülmektedir (Chomsky, 1998: 196). Ancak 1970'ler ile birlikte ABD'de, devletin sağladığı finansmandan, şirketlerin sağladığı finansmana geçilmesi, gizliliği arttırmış ve bu tür verilere ulaşmak daha zorlaşmıştır. Bununla beraber devlet desteğinin bu kadar yoğun bir biçimde olmasa da halen devam ettiği açıktır.  Yapılan şey, önce devletin henüz pazar şartları oluşmamış ürün ve alanları, özellikle temel bilimleri kamu finansmanı ile desteklemesi, daha sonra  buradaki destek ve patronajını şirketlere devretmesidir. Dolayısıyla bugün bilgi - iktidar ilişkisindeki saç ayağının birini üniversiteler, diğerini devlet oluştururken, üçüncüsünü büyük (çokuluslu) şirketler oluşturmaktadır. Chomsky'e göre, 1940'ların sonundan itibaren, Pentagon Amerika'nın sanayi politikasının örtüsü olmuştur. 1960'lar boyunca elektronikle ilgili araştırmaların yaklaşık yüzde 85'i Pentagon, NASA, Enerji Bakanlığı, vs.  tarafından finanse edilmiştir. Temel bilimleri desteklerken Pentagon'un beklentisi, eninde sonunda bu çalışmalardan birşeyler çıkacağı ve bunun da özel bir güç açısından yararlı olacağıdır. Chomsky'e göre, Amerikan ekonomisinde o zamanlar ve şimdi sübvansiyon almamış bir sektör bulmak çok zordur ve devlet ile özel sektör arasındaki simbiyotik ilişki üniversiteler ve bilimsel disiplinler üzerinde de yoğunlaşmıştır (Chomsky, 1998: 197).
 
            Bu bağlamda Truva projesi pek çok açıdan, bilgi - iktidar ilişkisinin gerçekte ne şekilde geliştiğini ve devlet - üniversite işbirliğine nasıl dönüştüğünü bize göstermektedir. Çünkü Truva Projesi, sosyal bilimler  ile doğa bilimlerini, yalnızca kullandıkları araştırma yöntemleri açısından değil, Amerikan çıkarlarına tüm dünyada hizmet etmeye yapabilecekleri potansiyel katkılar açısından da   ilişkilendirmeyi amaçlayan savaş sonrası çabalardan biridir. Şubat 1951'de Dışişleri Bakanı'na sunulan Truva Projesi'nin nihai raporunda, projenin amacı, Soğuk Savaş'ın askeri olmayan boyutlarındaki mücadele için gerekli entellektüel desteğin sağlanması olarak tanımlanmıştır. Aynı derecede önemli olan bir nokta da; Truva Projesi'nin, Amerikalı akademisyenler  ile dış ilişkiler ve istihbarat bürokrasisi arasında kalıcı ilişkiler kurmaya katkıda bulunmayı amaçlamasıdır. Rapora göre, özellikle sosyal bilimciler ve tarihçilerin, katkısı sağlanarak, özgürlük, demokrasi ve Amerikan yaşam biçimi gibi değerlerin savaş sonrası dünyada varlığını sürdürmesi sağlanacaktır (Needell, 2000: 41-42).
 
            Truva Projesi çerçevesinde hazırlanan rapor, ilk aşamada radyo frekanslarının kullanılması ile Amerikan'ın Sesi radyosunun nasıl etkin bir propaganda aygıtına dönüştürülebileceğini irdelemekte, daha sonra bu faaliyetlerin sahası içinde kalan hedef kitleleri (ki düşman -ve hatta yabancı- ulusal, etnik ve sosyal gruplarla sınırlı değildi) ele almaktadır. Sosyal bilimcilerden oluşan bir ekip, sorunu Sovyetler Birliği, Avrupa, Çin, vs. şeklinde ayırmakta, bu bölgeler hakkında kesin bir yargıya varmadan önce, acilen daha ileri düzeyde bölge araştırmalarının yapılması gereği vurgulanmaktadır. Ancak yine de kimi konularda kesin yorumlar yapılmaktan da geri durulmamaktadır. Örneğin, raporun bir yerinde, Avrupa ülkelerinin etkili bir güç olarak ABD'nin yanına çekilmesinden bahsedilirken, Avrupa ülkelerinde yapılması gereken reformlara değinilmekte, "Adenauer'ları veya Gasperi'leri desteklemeyi önermemiz durumunda, onlara mali ve sosyal reformlar yapmaları için baskı uygulamalıyız. Eğer bunu yapmazlarsa, yapacak politikacılar bulmalıyız" denmektedir. Ayrıca raporun Asya ile ilgili bölümü, daha fazla araştırma yapılması çağrısında bulunulmakta, Asya'daki "ekonomik, sosyal, psikolojik ve teknik sorunlarla ilgili araştırmalar yapmak üzere üniversitelerin sponsorluğundaki enstitülere ve programlara" çağrılar yapılmaktadır (Needell, 2000:52-53).
 
            Truva Projesi neticesinde ortaya çıkan ana raporun eklerinden birinde ise,  bundan böyle ABD'de sıkça rastlanacak olan bu yeni işbirliğinin nasıl bir model haline getirileceği konusunda tavsiyelerde bulunulmaktadır. Buna göre, siyasi savaş araştırmalarına üniversitelerin de yardımcı olabileceği, üniversite kampüslerinde yeni tür araştırma enstitülerinin kurulabileceği ve üniversite personelinin ya part-time, ya da rotasyon usulü bu merkezlerde görev yaparak, resmi araştırmalara katkı yapabileceği belirtilmektedir (Neeedell, 1998: 55-56). Nitekim bu ve benzeri öneriler sonunda etkili olacaktır. Bu kapsamda, Ocak 1952'de MIT'de bir "Uluslararası Araştırmalar Merkezi" (CENIS) kurulacak ve bu merkez  Ford Vakfı ve CIA tarafından finanse edilerek, "akademik araştırmalar, kamu politikası sorunları konusuna taşınacaktır". Ayrıca, CENIS diğer üniversiteler içindeki benzer programlar için de bir model oluşturacak, pek çok Amerikan üniversitesinde "bölge araştırmaları" ya da "karşılaştırmalı politika" adında yeni disiplinlerin ortaya çıkmasına yol açacaktır (Needell, 2000: 57).
 
            Aslında ABD'ye baktığımızda daha Truva Projesi'nden önce, İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra, üniversiteler ve yönetici elitler arasında çarpıcı ilişkilerin kurulduğu görülmektedir. Özellikle "bölge araştırmaları" söz konusu olduğunda , ilk bölge araştırmaları merkezinin Stratejik Hizmetler Dairesi'nde (OSS ya da yeni adıyla CIA) oluşturulması, bu anlamda akademinin tuhaf bir gerçeklerinden biridir (Cumings, 1998: 170, Diamond, 1992: 10). 1943'te OSS'in Sovyet şubesinin Columbia Üniversitesi'ne nakledilmesi, ardından Carnegie Corporation'un 1947'de Rusya Araştırmaları Merkezi'nin kurulması için Harvard'a 740.000 dolar bağışta bulunması bu tür işbirliklerini arttırmıştır. Nitekim çok geçmeden Ford vakfı daha büyük bir para ayırarak, 1953-1966 döneminde bölge ve dil araştırmaları için 34 üniversiteye toplam 270 milyon dolar verecektir. Diamond'a göre, özellikle Harvard Rusya Araştırmaları Merkezi, CIA, FBI ve diğer istihbarat kuruluşları ile derin bir ilişki içinde faaliyetlerini sürdürmüştür. Birçok vakıf (Carnegie, Rockefeller, Ford) projeleri finanse etmek ve bazı durumlarda da CIA yardımlarını aklamak için devlet ve Merkez'le birlikte çalışmıştır. Foucault'un deyişiyle gücün "kılcal damarlara" dönüştüğü bu lokal noktalarda (üniversiteler ya da bu tür merkezlerde) çok sayıda ünlü bilim insanının da çalışmalara destek verdiği görülmektedir. Örneğin sosyolojide Talcott Parsons CIA destekli araştırmalara bizzat katılan önemli isimlerdendir. Parsons yanında, antropolog Clyde Kluckhohn, Harvard Rektörü James B. Conant, ünlü Rusya araştırmaları uzmanı ve 1950'lerde Amerika Siyaset Bilimleri Derneği'nin başkanlığını yapan Philip Mosely bu çalışmalara destek veren diğer önemli isimleri oluşturmaktadır. Aslında liste daha da uzatılabilir, çünkü bu faaliyetler Harvard ile sınırlı kalmamıştır. Zaten Harvard'ın Rusya Araştırmaları Merkezi, bu tür istihbarat bağlantıları ve hükümet müdahalelerinin cereyan ettiği tek yer olmuş olsa, bu bir istisna olarak dışlanabilirdi. Ancak bu durum ülkedeki tüm bölgesel programlar için bir model oluşturmuştur. Örneğin, Mosely uzun yıllar boyunca Columbia Üniversitesi Rusya Araştırmaları Enstitüsü'nde görev yapmıştı ve neredeyse 1940'ların sonundan 1970'lerin başına kadar hem kendi, hem de üyesi bulunduğu Columbia Üniversitesi gizli devlet kuruluşlarıyla işbirliği içinde bulunmuştur. Mosely, bu dönemde yani Amerika'daki bölge araştırma merkezlerinin gelişim yılları boyunca, Ford Vakfı'nın da merkezi yöneticilerinden biri olmuştur. Vakfın, CIA ile birlikte araştırma desteği vereceği çalışmaların belirlenmesinde Mosely aktif olarak görev almıştır. Destek verilen çalışmalara ve isimlere bakıldığında bunların daha sonraları "modernleşme çalışmaları" ve "karşılaştırmalı politika" alanında yayınlanan en önemli çalışmalar olduğu anlaşılacaktır (Cumings, 1998:170-175).
 
            Christopher Simpson'un gizliliği kaldırılan belgeler üzerinde yaptığı araştırmaya göre, vakıflar, üniversiteler ve devlet istihbarat kuruluşlarının bu içiçeliği, sosyal bilimlerine tamamına yayılmıştır. Uzun yıllar, devletin parası (ki böyle olduğu kamuoyu önünde her zaman itiraf edilmemektedir) Paul Lazarsfeld'in Columbia Üniversitesi'ndeki Uygulamalı Toplumsal Araştırmalar Bürosu'na, Hadley Cantril'in Princeton'daki Uluslararası Sosyal Programlar Enstitüsü'ne, Ithiel'de Sola Pool'un MIT'deki CENIS programına akıtılmıştır. Söz konusu kamu kaynakları bu ve benzeri kurumların yıllık bütçelerinin %75'inden fazlasını oluşturmuş, 1952'deki resmi araştırmalar,  o zaman için sosyal bilimlere verildiği bildirilen kamu fonlarının, tam %96'sının ABD ordusundan geldiğini göstermiştir (Cumings, 1998: 176, Simpson: 316).  
 
            Truva Projesi ve ardından büyük üniversitelerde kurulan Pentagon-CIA destekli  Araştırma Enstitüleri, hızla ABD'nin ulusal ve uluslararası çıkarlarının ihtiyaç duyduğu bilgi "üretimine" başlayacaklardır. Bu çalışmalar esnasında ortaya çıktığı üzere bilim insanları da en az bürokratlar kadar bu araştırmaların içinde bulunmaya heveslidirler. Bilim insanlarının bu kadar istekli olmalarının altında yatan sebep, öncelikle kamu fonlarının araştırmalar esnasında cömertçe dağıtılmasıdır. Bu tür bir gelir, akademik hayatta pek çok bilim insanı için oldukça rahatlatıcı olmaktadır. Ayrıca bu araştırmalara esnasında yazdıkları kitaplar ve makaleler, bu kesim için bilimsel bir şöhretin kapılarını da açmaktadır. Yazıları "kolayca" en ünlü dergilerde basılabilmekte, fikirleri sık sık kamuoyunun önüne getirilmektedir. Ülkedeki şöhretli ve "objektif - hakemli" dergiler, devlet desteğini almış bu çalışmaları basmak için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bu kuşağın zamanla Sosyal Bilimler'deki en ünlü isimleri içinden çıkaracağı, örneğin, Huntington gibi ünlü politik bilimcileri ve onların tezlerini gündeme taşıdığı görülecektir.
 
            Ancak bu projelerin bir kısmında, ciddi fiyaskolar da yaşanmıştır. Bunlardan en ünlüsü Camelot Projesidir. Camelot Projesi, 1963'de Savunma Bakanlığı'nın sponsorluğunda gerçekleştirilen ve Üçüncü Dünya devrimi ve kalkınmasını öngörme ve kontrol etmede davranış bilimleri uzmanlarını kullanan büyük bir  projedir. Camelot, aynı zamanda psikolojinin kamuoyu önündeki yükselişini de belgelemektedir. Bu bağlamda, 1945 ile 1960'ların ortaları arasında Amerikan ordusu, ülkenin psikolojik araştırmalarının kesinlikle en büyük sponsoru olmuştur. Psikolojik ve davranışsal bilgi birikimini doğrudan dış politika ve askeri eylem diline tercüme etme amaçlı büyük bir çaba olarak Camelot, dünyanın gelişmekte olan ülkelerindeki toplumsal değişmenin politik açıdan önemli boyutlarını öngörmeyi ve etkileme imkanını sağlayacak genel bir sosyal sistem modelinin mümkün olup olmayacağını araştırmıştır. Ancak Üçüncü dünya ülkelerinin "kültürel mühendisliği"nde "paramiliter" psikoloji için büyük bir rol oynaması beklenen bu projenin Şili'deki ayağı deşifre edildiğinde, projenin "Ulusal Bilim Vakfı (NSF)"tarafından değil, ABD Savunma Bakanlığı'na bağlı "Özel Operasyonlar Araştırma Teşkilatı (SORO)" tarafından finanse edildiği ortaya çıkacaktır. Bunun üzerine Şili Senatosu özel bir oturumda bu faaliyeti kınayacak  ve projeyi bilim maskesi takmış bir "Yankee casusluk planı" olarak değerlendirecektir. Şili'deki bu gelişmeler ve projenin ifşa olmasıyla Washington'a yağan protestolar ile aleyhte yazılar nedeniyle, Savunma Bakanı McNamara 8 Temmuz 1965'te projeyi iptal edecektir. Bununla beraber, skandal Savunma Bakanlığı'nın benzer projelere yaptığı finansman desteğinde hiçbir azalmaya yol açmamıştır. Şili'deki skandalın patlak vermesinden yaklaşık iki hafta sonra Brezilya'da benzer bir proje açığa çıkarılmıştır. Ve çok geçmeden Kolombiya'da (Simpatico Projesi) ve Peru'da (Görev Operasyonu) adı altında yeni projeler Savunma Bakanlığı tarafından yürürlüğe konmuştur (Herman, 1998: 117-132). Ancak daha ilginç olanı, Camelot'un iptalinden neredeyse on yıl sonra, 1973 yılında, sosyalist eğilimli Salvador Allende hükümetine karşı CIA'nın sponsorluğundaki gizli darbede Camelot'un izlerinin görülmesidir  (Herman, 1998: 134).
 
            Bu gelişmeler yanında üzerinde özellikle durulması gereken bir husus da, yürürlüğe konan bu projelerin ve alan araştırmalarının daha sonraki yıllarda ABD'de çalışacak yeni akademik kuşağın oluşumuna yaptığı etkidir. Çünkü söz konusu çalışmaların pek çoğunda üniversite öğrencileri de direkt olarak kullanılmıştır. Üçüncü Dünya ülkelerinde geleneksel iletişim araçlarının (radyo, gazete,TV..vs) çoğu engellendiği ya da teknik yetersizliklerden bulunmadığı için,  geriye sadece "yüz yüze iletişim" imkânı kalmıştır. Bu çerçevede, hayatlarının iki ila dört yılını bu ülkelerin halklarıyla yakın şahsi temas içinde geçirmeye istekli ve buna muktedir bir Amerikan gençleri grubunun yaratılmasına çalışılmıştır (Needell, 2000: 52-53). Kennedy-Johnson yıllarında hızlı bir büyüme kaydeden bu üniversiteli gençlik grupları, "Barış Gönüllüleri" adı altında dünyanın çeşitli bölgelerinde ABD adına hizmet vereceklerdir. 1960'larda ülkelerine geri dönen Barış Gönüllüleri'nden insanlar, sıklıkla lisansüstü alan araştırmaları programlarına devam etmişler ve akademik kariyer yapmışlardır. Ancak ilginçtir, bu kişilerin tutumları ilk gençlik yıllarındakine göre büyük oranda farklılaşmış, ABD'den üçüncü ülkelere uzanan iktidar-meşruiyet ilişkilerini, tersinden yorumlamaya başlamışlardır. Wallerstein'ın "Soğuk Savaş Dönemi Alan Araştırmalarının Öngörülemeyen Sonuçları" adlı makalesinde belirttiği bu durum, pratikte bu grupların 1968'deki üniversite isyanlarında binaları ilk işgal eden gruplar olmasına yol açacaktır (Wallerstein, 1998: 240).
 
            1990'lara gelindiğinde, ABD'de ve uluslararası sistemin etkin güç merkezlerinde, iktidar ve bilginin içiçeliği halen geçerliliğini korumaktadır. Özellikle bilgi teknolojisindeki hızlı değişim ve bilgisayar (internet) ortamının yarattığı sanallıklar (virtual reality), çok daha gerçekçi ve etkileyici boyutlara ulaşmıştır. Ayrıca bugün de, devletin eğitim ve bilgiye ihtiyacı olduğunu savunan, istihbarat işlevini ön plana geçirmeye karar veren ve burs alanların bursların bedeli olarak devletin ulusal güvenlik kuruluşlarıyla ortak çalışmalar yürütmesini düşünen önemli bir kesim vardır. ABD'de 1992 yılında çıkartılmış olan "Ulusal Güvenlik Eğitimi Yasası (NSEA)" ile üniversitelere yeni burslar için fon ayrılması ve "ulusal güvenlik görevleri olan Amerikan bakanlık ve kuruluşlarında çalışmak için çok yoğun bir başvuru yaratılması" amaçlanmaktadır (Cumings, 2000: 178-182). Yasanın 3. maddesinde açıkça yer alan bu husus, bir anlamda üniversitelerden, özellikle lisansüstü - doktora düzeylerinde eleman devşirilmesini kolaylaştırmakta, bu tür girişimlerin önünü açmaktadır. Bu yasaya ek olarak ABD'deki düşünce kuruluşları (think-tanks) ile uluslararası şirketler arasında çok uzun yıllara dayanan bir işbirliği olduğu düşünüldüğünde, bilginin kurgulanması konusunda ele aldığımız üçlü saç ayağının (devlet - üniversite - özel sektör) bir kez daha karşımıza çıktığını görebiliriz. Böylece, "güç" ve "paranın" önce konularını bulduklarını, daha sonra bilimsel araştırma alanlarını (yani bilgiyi) şekillendirdiklerini söyleyebiliriz.
 
Sonuç
 
            Sonuç olarak, bilgi  ve iktidar ya da devlet ve üniversite arasındaki etkileşim, sosyal, ekonomik ve politik hayatta oldukça belirleyici olabilmektedir. Bu varsayım, bize entelektüelin politik bir işlevi (hatta kendini bağlı saydığı iktidara sorumluluğu) olduğunu hatırlatmaktadır. Çünkü, gerçek dünya yalnızca olgulardan oluşmamakta,  hatta Nietsche'ye göre olgular zaten hiç varolmamaktadır. Mutlak hakikatler birer yanılsamadan ibaret kaldığında, zayıf gözlemler temelinde kurguladığımız sabiteler, hiyerarşik güç ilişkilerinden bağımsız ortaya çıkamamaktadır. Hakikatin yoruma bağlı ve birden çok olduğu bir dünyada bilgi, ancak onu oluşturabilecek kudrete sahip olanlar tarafından belirlenmektedir. Bu belirlenişin "rafine" ya da çok açık ve kaba görünümler kazanması, bilginin güç karşısındaki duyarlılığını zayıflatmamaktadır.  Bilginin böylesine esnek, değer yüklü ve yorumlanabilir oluşu bizce entelektüelin hem kendi konumlanışını yeniden düşünmesini, hem de objektif bilgi kavramının ne ölçüde geçerli olduğunu sorgulamasını gerektirmektedir. Uluslararası sistemin merkezinde bulunan gelişmiş devletlerde biçimlendirilen bilgi zincirlerine asılıp kalmanın, buradan aktarılan bilgiyi koşulsuz olarak kabullenmenin toplumumuza faydası olduğunu söylemek zordur. Genelde bilimin ve özellikle sosyal bilimlerin sürprizlere açık yapısı, modeller ya da teorilerin ancak temellendikleri vakalar (case) çerçevesinde anlamlı olduklarını kabul etmemizi, ulusumuzu ilgilendiren olaylarda kendi bilgi ağımızı oluşturmamız gereğini düşündürmektedir. Bu bağlamda, küresel anlamda iddialı olmasa da, kendi bölgesinde büyük güç olmaya yeltenen Türkiye'nin halen bir Ermeni, Helen ya da İbrani Araştırma Enstitüsüne sahip olmayışı, üniversitelerimizde yabancı dil öğretiminin büyük oranda İngilizce'ye endekslenmesi, Rusya, Kafkaslar, Balkanlar veya Ortadoğu'da alan araştırmalarının devlet eliyle ya da Türkiye'nin saygın özel sektör kuruluşlarına kurdurulacak vakıflar aracılığıyla desteklenmemesi anlaşılır değildir. Bugün dünyanın saygın ve güçlü devletlerinin bilim adına izledikleri yol, yalnızca Aydınlanma devriminin parlak, rasyonel ve görünür olguları üzerinden değil, aynı zamanda "ilkel" diye nitelenen, etnik, dinsel metaforlarla yoğrulmuş, çıplak güç mücadeleleriyle biçimlenmektedir. 
 
KAYNAKÇA 
H. Arslan (1999)          : "Bilim, Bilimsel Bilgi ve İktidar", Doğu Batı, Sayı 7
P. Burke (2000)           : Bilginin Toplumsal Tarihi (Çev. M. Tunçay), İstanbul
N. Chomsky (1988)    : "Soğuk Savaş ve Üniversite", Chomsky N. (Ed.), Soğuk Savaş  ve Üniversite, (Çev. M. Ceylan), İstanbul
C. Clausewitz (1997)   : Savaş Üzerine, (Çev. Ş.Yalçın), İstanbul
B. Cumings (2000)     : "Sınır Kayması: Soğuk Savaş Dönemi ve Sonrasında Bölge Araştırmaları ve Uluslararası Araştırmalar", Simpson C.(Ed.),  Üniversiteler ve Amerikan İmparatorluğu, (Çev.M. Ceylan), İstanbul
M. Foucault (1980)      : Power/Knowledge/Selected Interviews and Other Writings  (1972-1977), Gordon C. (Ed.), New York-London
M. Foucault (1980)      : The Will to Truth, London-New York
M. Foucault (1993)      : The Birth of the Clinic, London
J. Le Goff (1994)         : Ortaçağda Entelektüeller, İstanbul
E. Herman (2000)        : "Camelot Projesi ve Soğuk Savaş Döneminde Psikolojinin Macerası", Simpson C.(Ed.), Üniversiteler ve Amerikan
 İmparatorluğu, (Çev.M. Ceylan), İstanbul
B. Latour (1979)          : Laboratory Life/The Social Construction of Scientific Life,S. Woolgar   London
B. Latour (1983)          : "Give Me a Laboratory and I Will Raise the World", Knorr-  Cetina K.(Ed.), Science Observed/Perspectives on the Social  Study of Science, London
R.C. Lewontin (1998)   : "Soğuk Savaş ve Akademinin Dönüşümü", Chomsky N  (Ed.),Soğuk Savaş ve Üniversite, (Çev. M. Ceylan), İstanbul
D. Montgomary (1998) : "Bombaların Gölgesindeki Refah", Chomsky N. (Ed.), Soğuk Savaş ve Üniversite, (Çev. M. Ceylan), İstanbul
A. Needell (2000)         : "Truva Projesi ve Sosyal Bilimlerin Soğuk Savaş Tarafından  İlhakı",  Simpson C.(Ed.), Üniversiteler ve Amerikan  İmparatorluğu, (Çev.M. Ceylan), İstanbul
I. Wallerstein (1998)    : "Soğuk Savaş Dönemi Alan Araştırmalarının Öngörülmeyen  Sonuçları", Chomsky N. (Ed.), Soğuk Savaş ve Üniversite,   (Çev. M. Ceylan), İstanbul


Etiketler:  



Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.





Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!
 

GenBilim

GenBilim Editor

Yazar Hakkında:
"Bir şey üreten ve olayları olduran küçük bir seçkin grup, Olup biteni seyreden oldukça büyük ikinci grup, Nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık." Nicholas Murray
Yazar Şuan Çevirim Dışı
Yazara E-Posta Atin
GenBilim
Makale İçinde Ara GenBilim    
GenBilim
        RSS Kategorileri GenBilim
Lütfen listeden bir RSS kategorisi seçiniz.
GenBilim
Makale İşlemleri
Sizde Yazi Ekleyin
Yorum Ekleyin
Terim Ekleyin
Bu makaleyi favorilerime ekle
Sizde Link Ekleyin
Bu makaleyi PDF olarak kaydet
 Makaleyi rapor et
GenBilim
Sponsor Bağlantılar


        Favori Makalelerim
Sadece kayıtlı üyeler bu bölümü kullanabilir!
GenBilim
GenBilim