GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Bilimler arrow Felsefe arrow Tümden Gelim Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Kas 17 2007
Tümden Gelim Yazdır E-posta
(0 Oy)



Osman Kaya   
Cumartesi, 17 Kasım 2007
Okunma: 501 kez

İnsanı diğer canlılardan ayıran en büyük özelliği düşünmesidir. İnsanlığın ilk çağlarından itibaren insanoğlu aklını kullanarak kendini, doğayı ve evreni keşfetmiştir. Dili keşfederek iletişimi, düşünmeyi, bilgi üretmeyi sağlamıştır. Bilgi üretirken, önceki kuşakların yarattığı bilgileri öğrenir, onları yargılar; doğru olanı, yanlış olanı seçer. Her kültürde doğru ve yanlış bilgiler vardır.

Yaratılan bir kültürün gücü, kendi içindeki doğru bilgilerle doğru orantılıdır. Bilgi üreten insanoğlu, doğal olarak, bilgi üretiminde güvenilir yöntemlere gerekseme duymuştur. Başka bir deyişle, onu, doğru bilgiye götürecek aracı da yaratmak zorunda kalmıştır. Evet, insan doğru bilgi üretmek için "mantık" denilen aleti kullanır. Hemen her olguda olduğu gibi, doğru düşünme kurallarının ortaya çıkması da tarih içinde bir gelişim, bir evrim geçirmiştir.

Geçmişten günümüze kadar bir çok düşünür yaşamıştır, ancak bunlardan en önemlisi M.Ö. 600-300 yıllarında yaşamış, Organon adlı eserin sahibi  ve Mantık biliminin kurucusu Aristoteles’tir. Yeniçağ boyunca Aristoteles sonrasındaki (gerek eskiçağ gerekse Ortaçağ'daki)bütün bu gelişmeler yok sayılmış, mantığın Aristoteles'ten sonra bir adım bile ileri gitmediği ileri sürülmüştür. Yeniçağın başında ise matematiği yöntem edinen bilimler kurulurken,bu yeni bilimlerle Aristoteles mantığı arasında hiç bir ilişki kurulamadığından bu mantığa karşı tepkiler başlamıştır. Bilimlerde uygulanan mantığın gün ışığına çıkarılabilmesi bilimlerin ortak yöntemi olan matematiğin inceden inceye araştırılması ve böylece matematiğin ne olduğunun ortaya konulmasını gerekmiştir. Bunu ise ancak matematik mantığı da denilen modern mantık başaracaktır. Matematik ise, çağımız biliminin, tekniğinin, teknolojisinin dayanağıdır. Başka türlü söylersek, insanoğlunun ürettiği bilgi'nin asıl aleti mantıktır.
     

Bilimsel yöntemler diye adlandırılan ve doğru bilgi üretimine yarayan yöntemler yalnızca iki tanedir: tümdengelim ve tümevarım. Tümdengelim, tümel (genel) bir önermeden tikel (özel) önerme çıkarma eylemidir. Örneğin, fizikte genel çekim yasasını biliyorsanız, Newton'un başına düştüğü rivayet edilen elmanın yaptığı etkiyi hesaplayabilirsiniz. Bu örnekte söylendiği gibi, tümel bir önermeden tikel önerme çıkarılışını sağlayan yordama usavurma diyeceğiz. Değişik kaynaklarda, buna tümdengelim, akıl yürütme, tasım (kıyas), dedüksiyon, çıkarım adları verilir. Mantık (usbilim-lojik), usavurma kurallarını konu edinen bilim dalıdır. Başka bir deyişle, mantık tümdengelim yöntemlerini inceler.
     

Her düşünceyi bilimsel diye tanımlamak yanlış olabilir. Bilimselliğin kendine özgü bir konusu ve  yöntemi, bir kişinin tekelinde olmayan ve güvenilir sonuçları olan, nesnel, genelleyici ve eleştiriye açık olma ve akla, mantığa uygunluğu gibi ölçütleri vardır. Bilgi ise, varlıklara yüklemler vermektir. Bilmek, öğrenmek anlamına gelir ve her türlü bilgi ya da öğrenmeyi içerir.  Bilimadamının görevi   teorileri sınamaktır –yani teorilerin ve onların mantıksal sonuçlarının gerçek yaşam hakkında açıklamalar olup olmadıklarını, keşiflerin ise geçerli olup olmadıklarını sınamaktır. Sonuç olarak bilim, doğal dünyanın neye benzediği hakkındaki en son düşüncelerimizi temsil eden, birbirine mantıkla bağlanmış teoriler ağıdır. Bilgi ile bilim aynı şey değildir. Aradaki farkı, "her bilim bilgidir, ama her bilgi bilim değildir" önermesiyle netleştirebiliriz.
     

Bilimler yalnızca araştırma yaparlar. Bilimin kendisi, bilimin konusu, bilimin kavramları, bilimin yöntemi, bilimin ulaştığı sonuçlar ve bilimsel yasalar gibi sorunlar bilim tarafından ele alınmazlar. Bu sorunlara felsefe eğilir ve özelleşerek Bilim Felsefesi adını alır. Süreç olarak bilimi, bir takım eylemsel ve düşünsel işlemlerin bir örgüsü sayabiliriz. Gözlem, deney, ölçme gibi olgu saptama işlemleri daha çok eylemsel; indüktif (tümevarım) ve dedüktif (tümdengelim) çıkarım, kavram ve hipotez kurma gibi işlemler ise daha çok düşünsel işlemlerdir. Bilim felsefesi, bilimsel araştırma sürecinin, gözlem kuralları, usavurma örüntüleri, gösterim ve ölçme yöntemleri, metafizik ön varsayımlar gibi öğelerini aydınlatan ve bu öğelerin geçerlilik temellerini biçimsel mantığın, pratik metodolojinin ve metafiziğin bakış açısıyla değerlendiren felsefe dalıdır.
     

Bu bilgiler ışığında bilimsel bir tanım yapmak gerekirse; Tümdengelim (dedüksiyon), matematik ve mantıkta, verilmiş bazı aksiyom veya varsayımlardan teorem çıkartma ya da kanıtlama yöntemidir. Başka bir tanıma göre; "Zihnin kanunlardan, kurallardan örneklere, olaylara inerek yeni bir yargıda bulunmasıdır." Tümevarımın tersine, genel ilkelerden özel durumlara inen bir akıl yürütme şeklidir. Burada önce herhangi bir genelleme (kanun, kural) ele alınır, sonra bundan yola çıkarak özele (olaya, örneğe) inilerek, yeni bir yargıya varılır. Tümdengelimin temelinde "bütün için doğru olan, parçaları için de doğrudur" ilkesi yatar.    

Tabii ki bilimin en önemli gayesi olayları açıklamak ve tahmin edebilmektir. Bunu sağlayan mekanizmaya tümdengelim (deduction) adı verilmektedir. Bilim adamı mantık prensiplerini kullanarak, bir takım olayları evrensel kanunlarla açıklamaya çalışır veya belli şartların ne sonuç doğuracağını tahmin eder.
     

Tümdengelim ve tümevarımın bir uzlaşımı olarak hipotetik dedüktif yöntemden bahsedilebilir. Bu yönteme göre; Hipotez veya kuramdan test edilebilir sonuç çıkarma, dedüktif mantığı gerektirir. Çıkarılan sonuçları gözlem verileri ile karşılaştırma ise, indüktif mantığın işi sayılabilir. Oranlar arasındaki benzerlik olarak tanımlayabileceğimiz andırım, görgücülüğün karşısında usculuğu pekiştirmek için, tümevarım'a karşı tümdengelim ile birlikte kullanılan başka bir görüş olmuştur. Çünkü tümevarım deneyciliğin işidir, çeşitli tikel deneylerden elde edilen sonuçlardan genel bir sonuç çıkarılır. Tümdengelim'se o zamanlar usculuğun işi sayılmaktadır, çünkü genel ilkeler deneylerden değil düşüncelerden çıkarılmaktadır. Descartes tümdengelimi deneyim ile birlikte bilginin iki kaynağından biri olarak görür. Deneyim tümdengelim ile, doğal usun ışığı ile birlikte, bilginin iki kaynağından biridir .
     

Günümüzde hâlâ bilimsel düşüncede rol oynayan "tümevarım-tümdengelim" yöntemi Aristo tarafından geliştirilmiştir. Bu yönteme göre, doğanın araştırılması önce gözlemlerden genel prensiplerin çıkarılması (tümevarım) ve daha sonra genel prensiplere dayanarak gözlemlerin açıklanması (tümdengelim) aşamalarını içermektedir.
     

Gerek Batı, gerekse Doğu İslam kültüründe doğurmus oldukları etkilerinin çok büyük olmasından ötürü Platon ve Aristoteles Yunan dünyasının en büyük filozofları olarak kabul edilirler ve gerek varlık kuramları, gerekse bilgi öğretileri bakımından birbirinden farklı iki geleneğin başlatıcısı olarak görülürler. Buna göre Platon saf idealizmin ve dedüktif bilgi kuramının temsilcisidir. Aristoteles ise realizmin ve akılcı ampirizmin sözcüsüdür. Platon'un öğrencisi Aristoteles "bilimsel bilginin ne olduğunu" araştırmakla işe başlar, sonunda da mantığın kurucusu olur ve "bilimsel bilginin ne olduğunu" araştırmakla işe başlar, sonunda da mantığın kurucusu olur.

     

Mantık, ona göre, bilimsel çalışma için bir alettir, gerçek bilgiye vardıracak yolu gösteren bir araçtır. Bu mantığın başlıca düşünceleri şunlardır:


Gerçek bilgiye ancak tümel önermelerle varılabilir. Yalnız, tümel önerme Aristoteles için sadece araçtır. Platon'da olduğu gibi bir amaç değildir. Platon'da bilgi, tümel'e (idea'ya) ulaşınca, bunu bilince gerçek bilgi olur. Aristoteles'in bilmek istediği ise, tümel değil tekil'dir, tek nesnedir. Çünkü, ona göre, tümel (idea) tek tek nesnelerin içindedir; onların kavramsal özüdür. Bundan dolayı yapılacak şey tekil ile onun içinde bulunan tümel arasında bir bağlantı kurmak; tekil'i tümelden bir sonuç çıkarmak, türetmektir; bu da tümdengelim yöntemidir. Bu tümdengelimli sonuç çıkarmanın ana biçimi de, Aristoteles' e göre tasımdır.
     

Beti, uzam, devim ve benzerlerinin yalnızca cisimlerde bulunmaları anlamında bir özdeksel yalın doğalar kümesi oluşturdukları söylenir. Ama isteme, düşünme ve kuşku duyma gibi bir ‘‘anlıksal’’ ya da tinsel [‘‘intellectual’’ or spritual] yalın doğalar kümesi de vardır. Bundan başka, bir yalın doğalar kümesi daha vardır ki tinsel ve özdeksel şeylere ortaktır—varoluş, birlik ve süre gibi. Ve Descartes bu kümeye bizim ‘‘ortak kavramlar [common notions]’’ dediğimiz şeyleri de katar ki, bunlar başka yalın doğaları biraraya bağlarlar ve çıkarsamanın ya da tümdengelimin geçerliği onlar üzerine dayanır. Verdiği örneklerden biri ‘‘bir üçüncü şey ile aynı olan şeyler birbirleri ile aynıdırlar.’’ Açık ve seçik idealar alanı içinde kaldığı sürece, çözümlemenin varış noktası en son öğeler olan bu ‘‘yalın doğalar’’dır. (Daha öte ilerlenebilir, ama ancak ansal karışıklığa düşme pahasına.) Ve bunlar tümdengelimli çıkarsamanın en son gereçleri ya da başlangıç noktalarıdır. Descartes’ın ayrıca ‘‘yalın önermeler’’den de söz etmesi tümdengelimin önermelerin önermelerden tümdengelimi olduğu düşünüldüğü zaman şaşırtıcı değildir.
     

Çağdaş bilim anlayışı tümdengelim ve tümevarımı birleştirerek koşullu-tümdengelim olarak uygular. Buna göre, ön-deyilere tümdengelim işlemi ile, öndeyilerin ait oldukları olaylar da tümevarım işlemi ile temellendirilir.
     

Yukarıda bahsedilen tüm tanımlamalar, tarihsel gelişim ve çeşitleri tümdengelim hakkında bize fikir verecek bölümleri içermektedir. Bunun yanında Tümdengelim bir çok alanda kullanılarak çeşitli çözümler üretilmesine yardımcı olmaktadır. Örneğin reklam çalışmalarında ve yaratıcı düşüncede tümdengelim kullanılan metotlardan biridir. İnsan karşılaştığı problemleri çözmek için genelde hem tümdengelim (bütünün özelliklerini inceleyerek özele dair bilgiler edinmek), hem de tümevarım (parçanın özelliklerini inceleyerek genele dair bilgi edinmek) yöntemlerine, yaratıcı ve mantıksal düşünme süreçlerine ihtiyaç duymaktadır. Bir başka kullanım yeri dinamik programlamadır.     

Çözümde tümdengelimin mi yoksa tümevarımın mı kullanılacağını belirleyen, poblemin yapısı ve araştırmacıların probleme yaklaşım biçimleri olmaktadır. Sonu belli olan bir problemde tümdengelim işlemi uygulanır. Bunun yanında tümdengelimi arkeolojide kullanarak, bugün yok olmuş topluluk ya da toplumların yaşam biçimlerini, kültür ve uygarlık tarihlerini ve bunların içinde geliştiği ortamın yeniden tasarımını yapar ve bu yolla kültürlerin yöneşme, ayrılma ve ilişkilerini krono-starigrafik düzen içinde ortaya koyar.
     

Tümdengelimin en yoğun kullanıldığı yerlerden biri de eğitimdir. Örneğin Huni Modeli ile genel kavramlardan belirli becerilere veya ayrıntılara doğru gidilir. Örneğin anlatılacak konu önce  bir bütün halinde verilir, daha sonra bu bütünün parçaları anlatılır. Bunun yanında Türkçe, dilbilgisi, matematik, fen bilgisi gibi özel öğretim konularında veya genel öğretim konularında yoğun olarak tümdengelim modeli kullanılır. Öğretimde tümdengelim tekniği mümkün olduğunca geç kullanılmalıdır. Çünkü bu teknik tamamen soyut kavramlardan ve bilimsel yasa ve formüllerden hareket eder. Meselâ, üçgenin iç açılarının toplamının 180 derece olması kuralı genel bir kuraldır ve bütün üçgenleri kapsar. Bunun temeli olarak önce çocuğun kafasında soyut üçgen kavramını ve değişik açı kavramlarını yerleştirmelidir.
     

Yoğun olarak bahsettiğimiz insan, akıl, bilgi ve bilim, düşünce ve akıl yürütme gibi kavramları ve özellikle insanın mantıkta problemlerini çözmek amacıyla kullandığı tümdengelim’i bu yazımızda detaylı olarak göreceğiz. Tarihsel gelişimini, tanımını, diğer yöntemlerle ilişkisini ve kullanıldığı yerleri detaylı olarak göreceğiz.


2.BİLGİ ÜRETEN İNSAN
2.1.İnsan Bilen Varlıktır
Bazı dillerde "insan" sözcüğü "bilen varlık" anlamına gelir. Peki, insan neyi biliyor? Elbette, bildiği şey bilgidir. İyi ama, insanın bilebilmesi için, öncelikle, bileceği şeyin; yani bilginin, varolması gerekmez mi? Bilgi, doğada bilinmek için orta yerde mi bekliyordu? Yoksa, bir başka yaratık mı bilgiyi insanın önüne koydu? Hayır, ikisi de değil. İnsan, bileceği bilgiyi de yaratmak zorunda kaldı. Bu yazıda yanıtını arayacağımız ilk soru şudur: İnsan bilgiyi nasıl yarattı? İkinci soru hemen arkadan gelir.


2.2.Doğru nedir? Yanlış nedir?
     

Doğru bilgi nedir? Yanlış bilgi nedir? Bir bilginin doğruluğuna ya da yanlışlığına kim, nasıl karar veriyor? Günlük konuşmalarımızda çok sık kullandığımız "doğru düşünme, doğru iş yapma, doğru karar verme, ..." gibi eylemlerden ne anlıyoruz? Usavurma (akıl yürütme) denilen süreç nedir? Hele hele, bilimsel bilgi nedir? Nasıl üretilir?


2.3.Dil ve İnsan
     

Her toplumun bir dili vardır. Dil, yalnızca, insanın konuşmasını mı sağlar? Duygularını, düşüncelerini, isteklerini, bilgilerini, vb hem cinsine aktarmak için, insan, dilden başka bir araç bulamaz mıydı? Elbette, dil, toplumun asıl iletişim aracıdır. Ama dilin işlevi bununla sınırlı mıdır? Elbette değildir! Ondan daha önemli olarak, dil, insanın düşünmesini, bilgi üretmesini sağlar. Bilgi üretirken, önceki kuşakların yarattığı bilgileri öğrenir, onları yargılar; doğru olanı, yanlış olanı seçer... Böylece, dili kullanan insan, toplumun kültürünü yaratır. Her kuşak, kültüre yeni ögeler ekler. Bu süreçte, toplumun kültürü büyüyerek, gelişerek, kendi içinde evrimler ya da devrimler geçirerek kuşaktan kuşağa aktarılır. Ama bu olgu, bir kültürde yaratılan bilgilerin doğru olduğu anlamına mı gelir? Hayır. Her kültürde doğru ve yanlış bilgiler vardır. Yaratılan bir kültürün gücü, kendi içindeki doğru bilgilerle doğru orantılıdır.
     

Bilgi üreten insanoğlu, doğal olarak, bilgi üretiminde güvenilir yöntemlere gerekseme duymuştur. Başka bir deyişle, onu, doğru bilgiye götürecek aracı da yaratmak zorunda kalmıştır.
3.BİLGİ ÜRETME ALETİ : MANTIK
     

Bir, demirci demiri döğmek için örs ve çekice gerekseme duyar. Testeresi, rendesi olmayan marangoz, masa yapamaz. Peki, insan, doğru bilgi üretmek için alet kullanıyor mu? Evet, insan doğru bilgi üretmek için "mantık" denilen aleti kullanır. Tarih öncesi çağlarda, insanın mukayese yoluyla akıl yürüttüğünü söyleyebiliriz. Hemen her olguda olduğu gibi, doğru düşünme kurallarının ortaya çıkması da tarih içinde bir gelişim, bir evrim geçirmiştir. Buna bir başlangıç noktası seçilemez. Ancak, antik çağdan günümüze gelen kalıtlarda mantık ile uğraşan düşünürlerin varolduğu görülmektedir. Bunlar arasında, mantık biliminin oluşmasında en etkili olanı Aristotle (Aristotles)'dur. M.Ö. 600-300 yıllarında ortaya çıkan usavurma kurallarını Aristotle sistemleştirdi. Organon (alet) adlı yapıtında 14 usavurma kuralı (syllogism) verdi. Bu kurallar, bu günkü biçimsel mantığın temelidir ve 2000 yılı aşkın bir zaman dilimi içinde insanoğlunun düşünme ve doğruyu bulma eylemini etkisi altında tutmuştur. Organon, insanlığa bırakılmış en büyük miraslardan birisidir. Yazık ki, bu güçlü aleti, Din Devleti kurmak isteyen Hristiyan Kilisesi çok kötü kullandı; bütün Avrupa'yı ortaçağ karanlığına gömmek için Organon'u alet edindi. Ama, bu olgu, şimdiki konumuzun dışındadır. Bir aletin kötü kullanılması, aletin kusuru değildir.


3.1.Mantığın Tarihçesi

Genellikle mantık biliminin kurucusu olarak Aristoteles'in adı anılır. Gerçekten de ilk olarak sembol kullanan ve birli yüklemler mantığının bir bölümü olan kategorik önermeler teorisini kurmuş olan Aristoteles'dir. Geçerlilik kavramını da ilkin o, sistemli olarak incelemiştir.Megara ve Stoa Eskiçağ'da mantığa özel bir önem vermiş iki felsefe okulu olup, bunlar önerme eklemleri mantığının temelini ortaya koymuş ve çeşitli önerme eklemlerini tanımlamışlardır.

Ortaçağ'da gerek İslâm gerekse Hıristiyan filozoflar, Aristoteles mantığı üzerinde yoğun bir biçimde çalışmışlardır. Bu arada iki Türk - İslâm filozofu olan Farabî (XI.yy.) ve İbn Sina (X.yy.) bu çalışmalara önemli katkılarda bulunmuşlardır.Farabî öncül ve belgeleme kavramlarını önemle işlerken, İbn Sina kipli önermeleri araştırma konusu yapmıştır.

Yeniçağ boyunca Aristoteles sonrasındaki (gerek eskiçağ gerekse Ortaçağ'daki)bütün bu gelişmeler yok sayılmış, mantığın Aristoteles'ten sonra bir adım bile ileri gitmediği ileri sürülmüştür. Yeniçağın başında ise matematiği yöntem edinen bilimler kurulurken,bu yeni bilimlerle Aristoteles mantığı arasında hiç bir ilişki kurulamadığından bu mantığa karşı tepkiler başlamıştır. Gerçekten de bu dönemde en gelişmiş biçimdeki Aristoteles mantığı ile matematiğe dayanan yeni bilimler arasında bir ilişki kurulamamıştır. Ama yeni bilimler, kendi aralarında gerekli olan mantık yöntemlerini kendiliklerinden geliştirmiş ve kullanmışlardır. Ne var ki, çağın mantıkçıları bu yöntemlerin mantıkla olan ilişikisini kavrayamamışlar; bu yüzden de mantıkçıların okuttukları mantık ile bilim adamlarının uyguladığı mantık arasındaki bütün ilişkiler kopmuştur. Bilimlerde uygulanan mantığın gün ışığına çıkarılabilmesi bilimlerin ortak yöntemi olan matematiğin inceden inceye araştırılması ve böylece matematiğin ne olduğunun ortaya konulmasını gerektirecektir. Bunu ise ancak matematik mantığı da denilen modern mantık başaracaktır.
     

Modern mantığın öncüsü olarak ünlü filozof ve bilgin Leibniz'i ( 18 - 19. yy.) anmamız gerekir.Leibniz'in tasarladığı "characteristica universalis" (evrensel sembolik dil) ile "mathesis universalis" bu dile dayanan (evrensel matematik) modern mantığın olduğu kadar elektronik beyinler biliminin de çekirdeği sayılabilir.
3.2.Ak ve Kara
     

Mantık önermelerle uğraşır. Her önerme bir vargı, bir bildirim, bir bilgi'dir. Buna bazı kaynaklar yargı (hüküm) der. Bir vargı ya doğru ya da yanlıştır. Buna önermenin doğruluk değeri diyoruz. İki-değerli mantığın temeli budur. Ak ve kara ayrımı kesindir. Bir önerme, biraz doğru, biraz yanlış olamaz. Bir şey ya güzeldir, ya da çirkin; ya iyidir, ya da kötü; ya aktır ya da kara,... Bu kesinliktir (certainty). Ancak, doğada, her zaman bu kesinliğin olmadığını, dolayısıyla, iki-değerli mantığın doğa olaylarını açıklamakta yetersiz olduğunu savunan kuvvetli tezler vardır. Bunlar da konumuzun dışındadır. Ama, Aristotle mantığının, görünen başka bir zayıf yanını belirtmek gerekiyor. Aristotle mantığı konuşma diline bağlıdır. Dolayısıyla, kullandığımız dil, çevre koşullarımız, bilgilerimiz, inançlarımız, duygularımız vb, önermenin doğruluk değerine etki edebilir. Başka bir deyişle, bazı önermelerin doğruluk değerleri evrensel bir değer alamaz. Örneğin, "Bu gün hava soğuktur" önermesinin doğru ya da yanlış yorumlanması, kutuptaki bir insanla, ekvatordaki bir insana göre değişebilir. Benzer olarak, "İnsan, Adem ile Havva' dan üremiştir" önermesinin doğruluk değeri, kişinin inancına göre değişebilir.

Burdan doğan karmaşayı matematik giderdi. Bugün Matematiksel Mantık ya da Boole Mantığı dediğimiz yapı evrenseldir. Dile, dine, çevre koşullarına, vb bağlı değildir. O, soyut bir küme üzerinde, {ve, veya, ise, değil} işlemleriyle evrensel bir yapı oluşturur. Bu soyut yapı, istenen özel durumlara uygulanabilir. Bu niteliği ile, Aristotle mantığının, çevreye bağımlılıktan aldığı kusurlarını ortadan kaldırmıştır. İki-değerli Matematiksel Mantık, bu günkü uygarlığımızın temelidir. O olmadan, matematik olmaz. Matematik ise, çağımız biliminin, tekniğinin, teknolojisinin dayanağıdır. Başka türlü söylersek, insanoğlunun ürettiği bilgi'nin asıl aleti mantıktır.


4.BİLİM
4.1.Bilimsel Bilgi Üretme Yolları
     

Bilimsel yöntemler diye adlandırılan ve doğru bilgi üretimine yarayan yöntemler yalnızca iki tanedir: tümdengelim ve tümevarım.
     

Tümdengelim, tümel (genel) bir önermeden tikel (özel) önerme çıkarma eylemidir. Örneğin, fizikte genel çekim yasasını biliyorsanız, Newton'un başına düştüğü rivayet edilen elmanın yaptığı etkiyi hesaplayabilirsiniz. Bu, önemsiz görünüyorsa, uzaya fırlatacağınız bir iletişim uydusunun istenen yörüngeye oturması için, nereden, hangi hızla, hangi eğimle fırlatılması gerektiğini de hesaplayabilirsiniz. Bu örnekte söylendiği gibi, tümel bir önermeden tikel önerme çıkarılışını sağlayan yordama usavurma diyeceğiz. Değişik kaynaklarda, buna tümdengelim, akıl yürütme, tasım (kıyas), dedüksiyon, çıkarım adları verilir. Mantık (usbilim-lojik), usavurma kurallarını konu edinen bilim dalıdır. Başka bir deyişle, mantık tümdengelim yöntemlerini inceler.
     

Tabii, bir çok adımdan oluşan bir bilimsel çalışmada, hem tümdengelim, hem de tümevarım yöntemleri kullanılabilir. Ama kullanılan yöntemi, daha basite indirgenemeyen adımlarına ayırdığımızda, her adımın bu iki yöntemden birisi olduğunu görürüz.
Araştırma bulgularına dayanarak, neden -sonuç niteliğinde ilişkiler bulmaya çalışan, olay ve olguları yöntemlere dayalı olarak çözümleyip genellemelere ulaşmaya çalışan sistematik bilgiler bütünüdür.


4.2.Bilimselliğin Ölçütleri Neler Olabilir?
•    Her bilim dalının kendine özgü bir konusu olmalıdır.
•    Bilimsel çalışmalar, bilimsel yöntemle yapılmalıdır.
•    Bilimsel sonuçlar güvenilir olmalıdır.
•    Bilimsel sonuçlar bir kişi ya da grubun tekelinde olmamalıdır.
•    Bilim nesnel (objektif) olmalıdır.
•    Bilim eleştiriye açık olmalıdır.
•    Bilim genelleyici olmalıdır.
•    Bilim akla ve mantığa dayanmalıdır.
•    Bilimin amacı, bilimsel yasa ve kurallara ulaşmak olmalıdır.
4.3.Bilimleri Nasıl Sınıflandırabiliriz?


•    Konu ve kullandıkları yöntemlerine göre:
1.    Formel Bilimler: Duyularımızla kavrayamadığımız, zihinsel olarak düşüncede var olduğunu kabul ettiğimiz ilke ve sembolleri konu edinen; genelleme ve tümdengelim yöntemlerini kullanan; Matematik, Mantık…
2.    Doğa Bilimleri: Doğayı , doğada yer alan varlıkları ve olayları inceleyen ve tümevarım yöntemini kullanan ve doğa yasalarını bulmaya çalışan; Fizik, Kimya, Biyoloji, Astronomi, Jeoloji …
3.    İnsan Bilimleri: İnsanı; insanın tarihsel, kültürel, toplumsal dünyasını konu edinen hem tümevarımı hem tümdengelimi kullanan; Tarih, Antropoloji, Psikoloji, Sosyoloji, Siyaset Bilim, Dil Bilim …


•    Konu, yöntem ve ulaştıkları sonuçlarına göre:
1.    Rasyonel Bilimler: Akla mantığa dayalı ideal varlığı konu alan bilimler: Matematik, Mantık …
2.    Normatif Bilimler: Sonuçlarında yönlendirici kurallara ulaşan bilimler: Hukuk, Mantık, Siyaset Bilim…
3.    Pozitif Bilimler: Konularını deney yöntemi ile araştıran bilimler: Fizik, Kimya, Biyoloji, Psikoloji, Sosyoloji …


4.4.Bilimsel Süreç
Bilimciler bilimsel keşifler yapmak,”kanunlar” ileri sürmek veya insan anlayışını arttırmak için nasıl çalışırlar? Bunun geleneksel yanıtı “gözlem ve deney yoluyla” dır. Bu kuşkusuz yanlış değildir; ancak ihtiyatlı olmak gereklidir. Gözlem duyusal bilgilerin pasif olarak toplanması olmadığı gibi, deney de yalnızca Baco tarzı -doğal olayların toplanması veya doğada aynı anda  gerçekleşmeyen olaylar bileşiminin düzenlenmesi şeklinde -  deney değildir. Gözlem eleştirel ve amacı olan bir süreçtir. Bir başka gözlemin değil de o gözlemin yapılması için bilimsel bir neden vardır. Bilimcinin gözlemlediği şey gözlemlenebilir şeylerin  ancak ufak bir bölümüdür. Deney yapma da eleştirel bir süreçtir; olanaklar arasında ayırım yapar ve daha sonraki düşüncelere yön verir.
     

Genç bir bilimcinin bir metre boyundaki bir masa, beyaz bir önlüğü, kitaplığı kullanma izni veya kendisinin düşündüğü ya da kıdemli birisi tarafında dikkate sunulmuş bir problemi olduğunu varsayalım. Hiç olmazsa başlangıçta bunun ufak bir problem olacağından emin olabiliriz: çözümü daha önemli bir problemin çözümünü kolaylaştıracak ve giderek araştırmanın uzun vadeli amacına yaklaşacaktır. Bilimci olmayanlar daha küçük ve daha büyük problem arasındaki ilişkiyi hemen göremezler. Fen fakültesi toplantılarının zabıtlarını okuyan beşeri bilimciler, genç bilimcilerin komik derecede özel durumlarla uğraştığını düşünürler. Aynı şekilde, bir bilimci de yetişkin bir insanın Tudor Cornwall’un kiliseyle olan ilişkisini araştırmasına, Reformasyon gibi önemli bir konu ile olan ilgisini bilmediğinden, bir anlam veremez.
     

Bilimci problemini çözmek için ne yapmalıdır? Bunu olgulara ait bir sürü bilgi toplama ile yapamayacağını kesinlikle bilmelidir. Hiçbir yeni gerçek kendini bir olgular yığını içinde ortaya atmaz. Bacon, Comenius ve Condorcet’in bazen, deneysel bilgi birikiminin ve onun tertiplenmesinin insanın doğayı anlamasına yolaçacağına inanıyorlarmış gibi yazdıkları gerçektir. Ancak, onları böyle düşünmeye yönelten güçlü bir özel neden vardı: beynin tümdengelimsel düşünce tarzının yeni gerçeklerin keşfedilmesi için yeterli olduğu, yalnızca zihinsel işlevin idraki genişletebileceği tezini çürütmek gerektiğine inanıyorlardı.  Onyedinci yüzyılın felsefi ve bilimsel yazıları – özellikle de, örneğin Bacon, Boyle ve Glanville’in yazıları – kendilerinin geleneksel olarak yetiştirildikleri Aristoteles tarzı düşünceyi reddedici birçok referansla doludur.
     

Demek ki bilimcinin günlük işi bilgi toplamak değil teorileri sınamaktır –yani teorilerin ve onların mantıksal sonuçlarının gerçek yaşam hakkında açıklamalar olup olmadıklarını, keşiflerin ise geçerli olup olmadıklarını sınamaktır.
     

Deney sözcüğü şimdilerde yaygın olarak kullanıldığı anlam Galileo tarzı deydir; yani bir hipotezi test etmek için yapılan işlemdir.
     

Sonuç olarak bilim, doğal dünyanın neye benzediği hakkındaki en son düşüncelerimizi temsil eden, birbirine mantıkla bağlanmış teoriler ağıdır.
     

Bu zihinsel faaliyetler yalnızca deneysel bilimlere özgü olmayıp bütün araştırıcı süreçlerin bir özelliğidir. Çünkü bu bir antropolog, bir sosyolog veya tanı yapmak isteyen bir doktorun benimseyeceği yöntem olduğu gibi, otomobildeki arızayı bulmaya çalışan tamircinin de düşünce tarzıdır. Bütün bunlar klasik tümevarım yönteminin bilgi toplama ve sınıflandırmasından çok uzaktır. Bir mantıksal noktaya dikkat çekmek istiyorum: Bir genç bilimci, hipotezlerini çıkarım veya tümdengelim yöntemleriyle elde ettiğini düşünmekten kesinlikle kaçınmalıdır. Bu bir mantıksal uyarıdır. Aksine bir hipotez, kendisinden olgular hakkında çıkarım veya tümdengelim yöntemi ile ifadeler elde ettiğimiz şeydir. Böylece, büyük Amerikan filozofu C.S. Peirce’in de açıkça farkettiği gibi, hipotezleri, sonuçları gözlemlediğimiz şeyler olacak şekilde oluşturma süreci, çıkarım yapmanın karşıtı olan bir süreç olmaktadır –bu süreç için roduction ve abduction sözcükleri önerdiyse de ikisi de tutmadı.


4.5.Bilimsel Yöntem
Bilimi anlama konusunda, ünlü bilim tarihçisi George Sarton’un şu sözleri ne denli vurgulansa yeridir: “Sıradan bir kimsenin yeni bulunan bir hormonu ya da evrene ilişkin en son kuramı bilmesi o kadar gerekli değildir. Onun için ve hepimiz için asıl gerekli olan bilimin amaç ve yöntemini olası açıklıkla anlamaktır. Bu anlayışı sağlama, yalnız üniversitelerimize değil, her düzeydeki tüm okullarımıza düşen görevdir.”
     

Oldukça yaygın olan görüşe göre bilimsel yöntem dört aşamalı bir süreçtir. İlk aşamada, gözlem ya da deney yolundan olgular belirlenir. İkinci aşamada, toplanan olgular sınıflandırılarak düzenlenir. Üçüncü aşamada, olgulara dayanan genellemeleri açıklamaya yönelik kuramlar oluşturulur.  Son aşamada, yeni gözlemlere giderek kuramların doğruluğu yoklanır.
     

Bilimsel yöntemi, olguları toplama, gözlemden genellemelere gitme olarak niteleyen indüktif görüş, 17. yüzyıla gelinceye dek düşünce üzerinde egemenliğini Ortaçağ skolastik felsefesine bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Buna göre, gözlemlerimiz bize ancak çoğu kez yanıltıcı olan görüntülerin bilgisini verebilirdi. Oysa gerçek bilgi “evrensel doğrular” dan kalkan “dedüktif” dediğimiz ussal çıkarımla ulaşılan sonuçlardı.
     

Günümüzde ulaşılan anlayış çerçevesinde, bilimsel yöntemi kalın çizgilerle  “bulma” ve doğrulama” diye iki bağlamda ele alabiliriz. Bulma bağlamında , inceleme konusu olguları açıklayan, yeni olguları öndemeye olanak veren hipotez veya kuramlar oluşturur. Doğrulama bağlamında, oluşturulan hipotez veya kuramlar test edilir. Bir hipotez veya kuramın doğruluk tesi, kuralları belli dedüktif (ya da matematiksel ) çıkarıma dayanır. Şöyle ki, kuramın içerdiği mantıksal sonuçler sdeney sonuçları ile karşılaştırılır: deneysel sonuçlara ters düşmeyen kuram doğru sayılarak korunur.; ters düşen kuram ayıklanır, yerine konacak yeni kuram arayışı sürdürülür.
4.6.Bilim ve Bilimcilik
     

Çok genel olarak bilgi, suje (özne) ile obje (nesne) arasındaki ilişki, yahut, bilincin bir nesneye yönelik kavrama faaliyeti olarak tanımlanmıştır. Bilgi, varlıklara yüklemler vermektir. Bilmek, öğrenmek anlamına gelir ve her türlü bilgi ya da öğrenmeyi içerir. Fakat kavramlaşan bilim (science), "tabiata ilişkin disiplinli bilgi"yi içerir, bu anlamıyla beşerî ve sosyal bilimlerin kapsamı farklılaşır. Bunun içindir ki tabiat bilimleri ve sosyal bilimler diye bir ayrım doğmuştur. "Tabiat bilimleri" tabiattaki kanun ve düzenlilik ilkelerini bulmaya çalışır. Tabiat kanunları ve nedensellik, bu ilkelerdendir. ‘Bilim’ kavramına iğreti biçimde dahil edilen sosyal bilimler ise toplumların, toplumsal değişimlerin kanunlarını bulmaya çalışır.
     

Bilgi ile bilim aynı şey değildir. Aradaki farkı, "her bilim bilgidir, ama her bilgi bilim değildir" önermesiyle netleştirebiliriz. Bilim, görülebilen, işitilebilen, dokunulabilen şeyler üzerine bina edilir. Bir bilginin bilim olabilmesi için konu, bilgi birikimi, yöntem ve nazariye (teori) gibi dört temel şartın bulunması gerekir. Bilimsel bilgi, "nesnel", "doğrulanmış bilgi" olarak kabul edilmekte ve "oldukça titiz" deneylere dayanmakta, nesnel olarak doğrulandığı için de güvenilir kabul edilmektedir.
     

Bilginin mahiyeti, kaynağı, değeri ve sınırını konu edinen felsefeye bilgi teorisi (epistemoloji) denmektedir. Bilimlerin birinci katını bilim felsefesi oluşturmaktadır. Bilim felsefesi olmayan bir bilim, çatısı ve duvarları olmayan bir eve benzetilmiştir.
     

Bilim tarihinin başlangıcını tespit etmek zordur. Ancak onu tekerleğin icadıyla başlatanlar olduğu gibi, yazının keşfinden önceki zamana kadar götürenler de var. Bu görüş, eski mağara resimlerinde göze çarpan hayvan ve tabiat resimlerine, yani, ‘ilkel insanların’ da tabiat olaylarını bildikleri tezine dayanmaktadır. Fakat belirtmeli ki her bilgi sistemi ‘bilimsel’ değildir.
     

‘Bilim’in tarihi genelde rönesansla başlatılmakta ise de, bugünkü batı biliminin kökeni, eski yunan filozoflarına dayanmaktadır. Bilmek, anlamak ve açıklamak gibi üç önemli kaygıdan doğmuş olan Yunan bilimi tabiatı, tabiatta olup bitenleri ve varlık türlerini, mitik ve dînî inanış ve telakkilerden arındırıp, tamamen insanın yeteneklerine âmâde kılmayı tasarlamıştır. M.Ö. 6000 yıllarında görülen İonya okulu ve Thales (ö. M.Ö. 545) gibi filozoflar genellikle matematik, astronomi, coğrafya, geometri, fizik gibi bilim dallarıyla ilgileniyorlar, ilgilerinin esas dayanağını akıl, gözlem ve deney oluşturuyordu. Bu felsefeye göre evren, sonsuz sayıdaki, nicelik özelliklerine sahip atomların uzayda sürekli hareket etmeleri sonucunda meydana getirilmiştir. Atomların hareketleri zorunlu ve mekaniktir, dolayısıyla evren, tabiat ve varlık, zorunlu ve mekanik ilkelere bağlı olarak hareket ederler ve değişime uğrarlar.
     

XV. yy.da rönesansın etkisiyle eşya, tabiat, gök cisimleri ve insan (toplum) yeniden değerlendirilmeye tabi tutulmuş, bu yeni dönemde bilim, ruhban sınıfın tekelinden alınmıştır. Kopernik’in güneş merkezli sistemi, arkasından Tycho Brahe, Kepler, Galilei gibi bilginler yeni bilimsel devrimin öncülüğünü yapmışlardır.
     

Rönesans (renaissance = yeniden doğuş) hatırlanacağı üzere, yeni bir hayat anlayışının, yeni bir dünya görüşünün doğmasıdır. Bu felsefe, doğayı da ortaçağdan tamamen farklı bir görüşle ele alıp işlerken, şimdiki modern doğa bilimine giden bir adım atılmış oluyordu. Ortaçağ doğa anlayışı Aristo fiziği, Batlamios astronomisi ve Kutsal Kitab’ın bazı  tasarılarından oluşuyordu. Bin yıllık tasarıyı yerle bir eden, "bilimsel devrim çağı" diye anılan XVI ve XVII. yüzyıllar, Nicolas Kopernicus (ö.1543) ile başlamıştı. Bilimsel anlayıştaki gerçek değişim ise, düşen cisimler yasasını keşfeden, İtalyan filozof Galileo Galilei (ö.1642) ile yaşandı. Onun, uzaya yönelttiği teleskopu, eski kozmolojiyi rahatlıkla gözden düşürmüştü. Keşfettiği doğa yasalarını matematik bir dille deneyi birleştirerek ifade ettiği için gerçek modern bilimin babası sayılmıştır. Galilei, evrenin dilinin matematik olduğunu keşfetmişti!
     

Galilei’nin İtalya’da yaptıklarını Francis Bacon (ö.1626) da İngiltere’de yapıyordu. Artık Bacon’cı anlayış, bilgiyi, doğaya egemen olmak ve denetim altına almak için elde etmek peşindeydi. Bacon’ın gözünde doğa, sanki sırlarını, mahremiyetini göstermemekte direnen bir kadın gibiydi: Bilim adamı doğanın sırlarını söküp almak için gerekirse ona işkence etmeliydi! Deneysel bilginin kurucusu sayılan Francis Bacon ve çağdaşları, bilimsel bir tavırla, doğayı anlamak için, Aristo’nun yazılarına değil, doğrudan doğaya yönelmek gerektiğini" söylüyorlardı.
     

Arkasından Rene Descartes (ö.1650), "bilimin tümü kesin, apaçık bilgidir" diyerek, "tam anlamıyla bilinen ve hakkında en ufak bir kuşkuya imkan olmayan kuvvetle olası ve yargılanabilir olanlar –ki inanılması gerekenler yalnızca bu bilgilerdir-" dışında kalan tüm bilgileri reddediyordu. Böylece bilimsel bilginin kesinliğine olan inanç Kartezyen (Descartes’cı) felsefenin ve ona dayanan dünya görüşünün esası oldu. Bir makinadan başka bir şey olmayan şu evreni anlamanın tek geçerli yolu bilimdir anlayışı, batıda, Kartezyen felsefenin bıraktığı bir fikri sabittir.
     

Bilim basitlik, karmaşıklık, öndeyi, tümellik ve determinizm gibi bazı ilkelere dayanmaktadır. Modern bilim hem tümevarım, hem de tümdengelim metodlarını kullanır. Tümevarım, parçadan bütüne, tek tek gözlemlerden genel ilkelere,  tümdengelim ise, bütünden parçalara, tümelden tikele varma yöntemidir. Bacon’ın metodu, tümevarımcıdır ve hatta kendisi  bu metodun kurucusu sayılmıştır. O, tümellere, genellemelere varırken acele edilmemesi gerektiğini söyler. Modern bilimdeki doğa yasası fikri, tümevarımcı metodun bir sonucudur. Yasa nerede keşfedilirse keşfedilsin, doğanın her yerinde, (yerde de, gökte de) hep aynı yasalar hüküm sürer. Doğanın matematik bir yapısı vardır. Marksist teoriye göre doğanın, tarihin ve toplumun yasaları aynıdır. Fizik, kimya, biyoloji bunun böyle olduğunu söylediği gibi, evrim teorisi de bunu böyle kabul etmektedir. XVIII. Yüzyıl pozitivizmi de bilimsel bilginin mahiyetini ve onun ulaştığı kanunları mutlaklaştırır. Oysa mesela Poincare, tabiat kanunlarına mutlak gözüyle bakmanın yanlışlığına dikkat çeker. Çünkü der, onlar itibari gerçekliklerdir. Yani "tabiat yasası" denen şeyler bir anlamda insan zihninin tasarımlarıdır.
     

Modern batı biliminin birtakım baskın karakterleri vardır. Bu  karakterler bilimi bilimciliğe dönüştürmektedir. Bilimcilik bilimden daha ciddi bir sorundur. Aslında "bilimcilik" (scientism), genelde, bu tavra karşı olanlarca kullanılan bir kavramdır. Bilimci anlayışa göre bilim, insan hayatındaki tüm değer sorunlarını çözebilir; deneysel gözlem temelinde insan davranışını önceden tahmin edip kontrol edebilir. Tümdengelim, tek gerçek bilgi kaynağıdır.


5.BİLİM FELSEFESİ
Bilim ve Felsefeyi kapsayan ve Bilim Felsefesi adı altında özelleştirilmiş bir konunun kısa bir yazı içinde, bütün yönleriyle incelenmesi, irdelenmesi, tartışılması ve yorumlanmasının ne denli zor olduğu ortadadır.
"Felsefe" sözcüğü Grekçe kökenli olup, asıl anlamını pratik yaşamda bulan, iki ayrı sözcükten oluşmuştur.
"Sophia" sözcüğü, ilk olarak zekâ , beceri, iş bilirlik ve yapabilme gücü anlamında kullanılmıştır. Onun taşıdığı "Bilme" ve "Bilgelik" anlamları ikincildir.
Greklerin "Sophos" dan öncelikle anladıkları şey "beceri ve iktidar sahibi kişi” dir.
Bu bağlamda Sophist: “yaşam deneyimi olan yetkin kişi” demektir.
Philos ise, dost, arkadaş, seven demektir.
Birleşik olarak da Philosoph: öncelikle deneyimli olmaya istekli, sonrada (yapabilmek için) bilmeye, sevgi ve ilgi duyan kişidir.
Felsefe, insan kültürünün belli bir aşamasında, insanın kendisini, evreni ve içinde yaşadığı çevreyi anlamak için başvurulan bir düşünce biçimi olarak ortaya çıktı.
     

En genel biçimi ile "bilimi anlamak" ya da “bilimin yapısını, amacını, koşullarını inceleyen felsefe dalı” olarak ya da, “bilimin dilsel yapısını inceleme, çözümleme eleştirme ve aydınlatma süreci” olarak tanımlanır.
     

Bilimsel yöntemlerle elde edilecek bilgilerin güvenilirliği, kullanılan araç gereçlere ve uygulanan mantık biçimine göre değişeceğinden, bu yöntemlerin denetlenmesi ve değerlendirilmesi bilim adına pek önemli bir uğraş olmaktadır.
     

Bilimler yalnızca araştırma yaparlar. Bilimin kendisi, bilimin konusu, bilimin kavramları, bilimin yöntemi, bilimin ulaştığı sonuçlar ve bilimsel yasalar gibi sorunlar bilim tarafından ele alınmazlar. Bu sorunlara felsefe eğilir ve özelleşerek Bilim Felsefesi adını alır.
Bilim felsefesi: bilimi anlamak, yorumlamak ve bilime yol göstermek uğraşıdır.
Felsefe açısından bilim, hem bir "süreç" hem de bir "sonuç"tur.


Sonuç olarak bilim, organize bilgiler bütünüdür.
     

Bilgilerimiz, önerme denilen dilsel ifade biçimlerinde yer aldığından, bu anlamda bilim felsefesi, bilimin dilsel yap ısını çözümleme, eleştirme ve aydınlatma çabasıdır.
     

Süreç olarak bilimi, bir takım eylemsel ve düşünsel işlemlerin bir örgüsü sayabiliriz. Gözlem, deney, ölçme gibi olgu saptama işlemleri daha çok eylemsel; indüktif (tümevarım) ve dedüktif (tümdengelim) çıkarım, kavram ve hipotez kurma gibi işlemler ise daha çok düşünsel işlemlerdir.


Bilimsel süreci oluşturan bu gibi işlemlerin yapı ve işleyişini gene bilim felsefesi mantıksal olarak çözümlemeye çalışır.
Görüldüğü gibi bilim felsefesi, bilim ile felsefenin arasında gerçekleştirilen bir uyumun adıdır.
Sonuç olarak, bilimsel düşünme, her zaman yöntemli bir düşünmedir fakat yöntemin kendisi üstüne yansımalı (refleksiyon) bir düşünme değildir.
     

Bilimsel yöntemleri tek tek özellikleri ile betimlemek ve çözüm lemek demek; bilimselliği olanaklı kılan ön tasarımları ortaya çıkarmak, böylece bilim adamının yaptığı işi ve onun kendi yaptığı çalışmaları sırasında geçerli saydığı şeyleri yeniden gözden geçirmektir
İşte bu nedenle, bilimsel tutum üstüne yansımalı bir tutumla çalışacak olan bilim kuramı felsefi bir uğraştır.
Olguları ve olayları betimlemek ve açıklamak yolu ile anlamak Bilimin,
bilimin mantıksal yapısını ve işleyişini anlamak ise Bilim felsefesinin işidir.
Çoğu zaman eş anlamlı olarak kullanılan Bilim felsefesi ve Bilimsel felsefe kavramlarını da birbirinden ayırmak gerekir.
Bilim felsefesi, felsefeye özgü düşünme ve çözümleme yönteminden yararlanarak bilimin kavramsal yapısını ve işleyişini aydınlatmayı amaçlar.


Bilimsel felsefenin amacı ise, felsefeye, bilimin tutum ve yöntemiyle uyumlu bir nitelik kazandırmaktır.
Bir başka deyişle felsefenin, sorunları tümel olarak ele almasından vazgeçip, bilimlerdeki gibi parça parça ele alarak çözümleyen bir disiplin olmasına çalışır.


Bilim felsefesinde felsefe, genel yapısı içinde bilimi açıklarken, bilimsel felsefede bilim felsefeyi sınırlamaktadır.
Özetlersek,


Bilim, nesne ya da olgu olarak tikel bilgi (parça bilgisi) ile uğraşır.
Varlığı parçalayıp, her bir parçayı ayrı ayrı konu edinir.
Doğru Bilgiyi;
•    İdeal Bilimler (Mantık, Matematik) matematik ve mantık yasaları ile,
•    Pozitif Bilimler (Doğa Bilimleri), nedenselliğe dayanan doğa yasaları ile,
•    Tinsel ve Tarihi Bilimler ise, tarihi olayların belgelere dayanan açıklamaları
ile bulmaya çalışır.
Felsefe, bilimlerin parçalayarak ele aldığı Varlığı, “Bütünü ile Evren veya Varlık” olarak ele alır. Tümel açıklamalar yapmaya çalışır.
Evreni veya Varlığı parça parça değil, bütünsel olarak kavramak ve bilmek ister.
     

Bilim felsefesi, bilimsel araştırma sürecinin, gözlem kuralları, usavurma örüntüleri, gösterim ve ölçme yöntemleri, metafizik ön varsayımlar gibi öğelerini aydınlatan ve bu öğelerin geçerlilik temellerini biçimsel mantığın, pratik metodolojinin ve metafiziğin bakış açısıyla değerlendiren felsefe dalıdır.
Bilimin de felsefenin de amacı, dünyayı ve insan yaşantısını anlamaktır. Aralarındaki fark yöntem yüzündendir.
Bilim olgulardan hareket eder, ulaştığı sonuçları gene olgulara dönerek temellendirmeğe uğraşır.
     

Felsefe de bir çeşit olgu demek olan insan yaşantısından hareket eder fakat ulaştığı sonuçları temellendirme yolunda olgulara değil, mantıksal çözümlemeye veya metafizik spekülasyona girer.
     

Bu bağlamda, bir bilim kuramcısının bilim üzerine yetkiyle yönelebilmesi için, bilimsel düşünce, bilimsel tutum gibi bazı nitelikleri edinmiş olması büyük önem kazanmaktadır.


Bilim felsefesi bilimi anlama çabasını başlıca şu iki temel ayırım üzerinde yürütür:
•    Olgu ve teori ilişkisi
•    Buluş ve doğrulama bağlamları
Bilimin en belirgin özelliği olgusal oluşudur. Olgulara ilişkin olmayan hiçbir sav, varsayım ya da kuram bilimsel olma niteliği kazanamaz.
Öte yandan, olgular, kendi başlarına bir şey ifade etmez ancak, bir hipotez veya kuramın ışığında, bilimsel incelemeye veri niteliğini kazanırlar.


Hipotez ya da teorinin temellendirilmesi, kuralları belli mantıksal bir işlemdir.
Oysa bir hipotez veya teorinin oluşturulması, psikolojik bir olgu olarak kabul edilmektedir.
Bilimsel metodun özünde yer alan mantıksal düşünme veya çıkarım biçimleri felsefede;
•    Ampirik geleneğe bağlı düşünürler için, İndüksiyon,
•    Rasyonalist geleneğe bağlı düşünürler için, Dedüksiyon,
•    Modern mantıkçılar için, Hipotetik Dedüksiyon,
•    Pragmatistler için, Retrodüksiyon ya da Problem çözmedir.
İşte Bilim Felsefesi bu yöntemler üstüne refleksiyonlu, eleştirel kuramlar geliştirir.
6.TÜMDENGELİM
6.1.Tanım
     

Kesin sonuç veren akıl yürütmeye (çıkarım) DEDÜKSİYON (Tümdengelim) denir. Dedüksiyonun doğruluğuna “Mantık doğrusu “ denir. Mantık biliminin asıl konusu mantık doğrusunun taşıyıcısı olan dedüksiyondur.
     

Başka bir tanıma göre; "Zihnin kanunlardan, kurallardan örneklere, olaylara inerek yeni bir yargıda bulunmasıdır." Tümevarımın tersine, genel ilkelerden özel durumlara inen bir akıl yürütme şeklidir. Burada önce herhangi bir genelleme (kanun, kural) ele alınır, sonra bundan yola çıkarak özele (olaya, örneğe) inilerek, yeni bir yargıya varılır.
     

Tümdengelimin temelinde "bütün için doğru olan, parçaları için de doğrudur" ilkesi yatar. Tümdengelim, araçsız ve araçlı olmak üzere ikiye ayrılır.
     

Araçsız tümdengelim; zihnimizin birinci önermeden, arada başka bir önerme kullanmaksızın doğrudan doğruya, sonuç çıkarmak suretiyle yaptığı akıl yürütme (istidlâl) şeklidir. Örneğin: "Her insan, canlıdır." önermesi bilinen bir gerçekse, zihnimiz, hiçbir aracı önerme kullanmaksızın "Bazı canlılar, insandır." sonucunu çıkarabilir. Bu araçsız bir tümdengelim şeklidir.
     

Araçlı tümdengelim; zihnimizin, birinci önermeden sonuca geçerken, arada başka önermelerden yararlanmak suretiyle yapmış olduğu akıl yürütme şeklidir. Vasıtalı tümdengelimin en iyi şekli kıyastır. Örneğin: "İnsanlar ölümlüdür. Ali insandır. O halde Ali'de ölümlüdür."
     

Öğrenilmiş olan genel bilgilerden yeni bilgiler elde etmede kullanılan transfer (geçiş) öğretimde, tümdengelime iyi bir örnek teşkil eder. Öğretimde  transfer, geçmişte öğrenmiş olduğumuz bilgi ve tecrübelerin yeni bilgi ve beceriler elde etmemize uygulanması ve bunu kolaylaştırması olayıdır. Bu anlamda transfer konuların benzerliklerine, yöntemlerine, ilkelerine ait olmak üzere üç şekilde uygulanır. İşte öğrendiklerimizin transferleri yapılırken, genelliklerden yeni ve özel durumlara geçiş şeklinde uygulanıyorsa bu, öğretimde bir tümdengelimdir.
    

Bilimsel bir tanım yapmak gerekirse; Matematik ve mantıkta, verilmiş bazı aksiyom veya varsayımlardan teorem çıkartma ya da kanıtlama yöntemidir.
     

Geometrideki ilk başarılı uygulamalar, bilgide kesinlik ve mutlak doğruluk arayan pek çok düşünürün bu yöntemi diğer alanlarda da geçerli saymasına neden olmuştur.
     

Şimdi, bu yöntemde kanıt ne anlama gelmektedir? Çoğu kez sanıldığı gibi teoremin doğruluğunu mu yoksa teoremin aksiyom denen bir takım önermelerden çıkarsanabilir olduğunu mu göstermektedir?
     

Kuşkusuz ikincisi. Böyle olunca, bir teoremin kanıtlanmış olması, onun doğrulandığı anlamına gelmez ve kanıtlanmış bir teorem yanlış olabilir. Çünkü öncül olarak kullanılan önermelerin doğruluğunun kabulü bir varsayımdır.
     

Aksiyom denen şey, tanımı gereği kanıtlanmaksızın doğru kabul edilen önermedir. Kısaca, bu yöntemde, sonuçtaki çıkarımlar yeni bilgi üretmezler. Çünkü bunlar öncüllerde örtük olarak vardırlar.
     

Ayrıca akılla bulunan ve “mutlak doğru” diye kabul gören önermeler farklı geometrilerin ortaya çıkışı ile sarsılmış ve “mutlak doğru” kavramı yeniden değerlendirilmeye alınmıştır.
     

Tabii ki bilimin en önemli gayesi olayları açıklamak ve tahmin edebilmektir. Bunu sağlayan mekanizmaya tümdengelim (deduction) adı verilmektedir. Bilim adamı mantık prensiplerini kullanarak, bir takım olayları evrensel kanunlarla açıklamaya çalışır veya belli şartların ne sonuç doğuracağını tahmin eder.
6.2.Hipotetik Dedüktif Yöntem
     

Bu yöntem bir bakıma indüksiyon ve dedüksiyonun  görüşlerinin bir uzlaşımıdır. Bu yöntemin ayırıcı özelliğini, modern bilim mantıkçılarının benimsedikleri bir ayırımda bulabiliriz.
      Hans Reichenbach’ın “Bulma Bağlamı” ve “Doğrulama Bağlamı” diye belirttiği bu ayırıma göre, bilim mantığının konusu yalnız doğrulama işle

mlerini kapsar. Bulma süreci ise, mantığın değil ancak psikolojinin konusu olabilir.
     

Bulmanın indüktif ya da başka tür bir mantığı yoktur. Bir teori veya hipoteze ulaşma, yaratıcı hayal gücüne, sezgiye dayanabileceği gibi, rastlantı veya şansa da bağlı olabilir. Buradaki öznel etkenleri mantık kurallarına indirmek şöyle dursun, mantık terimleriyle dile getirmek bile olanaksızdır.
     

Bilimsel araştırma sürecinde mantıksal çözümleme, şu ya da bu şekilde bulunmuş bir hipotez veya kuramı doğrulama aşamasında başlar. Bu da kuram ile, açıkladığı öne sürülen olgular arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarma işlemidir.
Bu yöntem iki noktaya dayanmaktadır:
1.    Açıklama vadeden bir hipotez veya kuramdan test edilebilir sonuçlar çıkarmak.
1.    Çıkarılan sonuçları gözlem veya deney verileri ile karşılaştırmak.
     

Hipotez veya kuramdan test edilebilir sonuç çıkarma, dedüktif mantığı gerektirir. Çıkarılan sonuçları gözlem verileri ile karşılaştırma ise, indüktif mantığın işi sayılabilir. Ancak, buluş bağlamında olduğu gibi, doğrulama bağlamında da indüksiyona yer olup olmadığı çözümlenmiş değildir.
     

Örneğin, J.S.Mill doğrulamanın düpedüz indüktif olduğunu ileri sürerken, K.R, Popper, bilimsel yöntemin hiçbir aşamasında indüksiyona yer tanımaz.
Buna karşın, bazı mantıkçılar doğrulama gibi, bulmanın da bir mantığı olabileceği görüşünü savunmaktadırlar.


6.3.Tümdengelimin Andırım ve Tümevarım ile ilişkisi
Andırım terimini, günümüzde de kullanıldığı anlamda, oranlar arasındaki benzerlik olarak antikçağ Yunan düşünürü Aristoteles tanımlamıştır. Andırım, niceliksel olabildiği gibi niteliksel de olabilir. Nitekim mantık, daha çok niteliksel andırımlarla uslamlama yapar. Ne var ki niceliksel oranlar arasındaki andırım kesindir, kuşkulanılamaz. Niteliksel oranlarsa aynı ölçüde kesin değildirler. Öyleyse uslamlamada tümdengelim ve tümevarım'la birlikte andırım aynı kesinlik ve pekinlikle kullanılabilir mi?.. Ortaçağın skolastik mantıkcıları, görgücülüğün karşısında usculuğu pekiştirmek için, tümevarım'a karşı tümdengelim ve onun yanında da andırım'ın üstünlüğünü tanıtlamaya çalışmışlardır. Çünkü tümevarım deneyciliğin işidir, çeşitli tikel deneylerden elde edilen sonuçlardan genel bir sonuç çıkarılır. Tümdengelim'se o zamanlar usculuğun işi sayılmaktadır, çünkü genel ilkeler deneylerden değil düşüncelerden çıkarılmaktadır. Andırımsal kanıt 'ın güçlendirilmesi de usculuğun yararına olacaktır. Bu konuya koca bir ortaçağ boyunca gereğinden çok önem verilmesinin nedeni budur.


6.4.Tümdengelimin Deneyim ile İlişkisi:
Descartes tümdengelimi deneyim ile birlikte bilginin iki kaynağından biri olarak görür. Deneyim tümdengelim ile, doğal usun ışığı ile birlikte, bilginin iki kaynağından biridir .
‘‘Ama az önce şimdiye dek bilinen tüm bilimler arasında yalnızca Aritmetik ve Geometrinin kendilerini herhangi bir yanlışlık ya da pekinsizlik lekesinden arınmış gösterdiklerini söyledik; ve şimdi bunun nedenlerini daha dikkatli olarak irdelersek belirtmeliyiz ki şeylerin bilgisine ulaşmamızı sağlayan iki yol vardır — deneyim ve tümdengelim. Bunun ötesinde dikkat etmeliyiz ki, şeylere ilişkin deneyimlerimiz çoğu kez aldatıcıyken, buna karşı tümdengelim ya da birşeyin bir başkasından arı çıkarsaması, gerçi iyice dikkat edilmediğinde atlanabilecek olsa da, eğer en küçük bir ussallık gösteren bir anlak tarafından yerine getirilirse, hiçbir zaman yanlış olamaz. Ve bana öyle görünüyor ki burada in onlara insan unu dizginlemede yararlı olduğuna inandıkları o kısıtlayıcı bağların çok az yararı vardır, gerçi başka amaçlar için çok uygun olduklarını yadsımıyor olsam da. Bunu söylememin nedeni insanların (insanların diyorum, hayvanların değil) içine düşebilecekleri tüm aldanmacaların hiç birinin bozuk çıkarsamaya bağlı olmaması, ama bunlara yalnızca kimi yeterince anlaşılmamış deneyimlere dayanmanın, ya da rasgele ve temelsiz yargılarda bulunmanın neden olduğudur.’’


7.ORTAYA ÇIKTIĞI DÖNEM    

Dördüncü yüzyıl civarında Atina, Yunan entellektüel aktivitesinin merkezi durumuna geldi. Antik Yunan döneminin en önemli adının, ilk gerçek bilim filozofu ve Atina'da Lyceum enstitüsüne önderlik eden Aristo olduğunu görmekteyiz. Günümüzde hâlâ bilimsel düşüncede rol oynayan "tümevarım-tümdengelim" yöntemi Aristo tarafından geliştirilmiştir. Bu yönteme göre, doğanın araştırılması önce gözlemlerden genel prensiplerin çıkarılması (tümevarım) ve daha sonra genel prensiplere dayanarak gözlemlerin açıklanması (tümdengelim) aşamalarını içermektedir. Aristo, Büyük İskender'in hocalığını yapmıştır. MÖ 323'te ölen İskender'in ordusu Yunanistan'dan Hindistan'a kadar geniş bir alanı ele geçirmiştir. Bu esnada Yunan veya Helen kültürünü yayarak, günümüzde Helenistik olarak adlandırılan kültürün doğmasına neden olmuştur. Helenistik kültürün özellikle Mısır'da güçlü olduğunu, İskenderiye şehrinin
bir merkeze dönüştüğünü görmekteyiz.

8.KİMLER BÖYLE DÜŞÜNMÜŞ?
     

Gerek Bati, gerekse Dogu Islam kültüründe dogurmus olduklari etkilerinin çok büyük olmasindan ötür Platon ve Aristoteles Yunan dünyasinin en büyük filozoflari olarak kabul edilirler ve gerek varlik kuramlari, gerekse bilgi ögretileri bakimindan birbirinden farkli iki gelenegin baslaticisi olarak görülürler. Buna göre Platon saf idealizmin ve dedüktif bilgi kuraminin temsilcisidir. Aristoteles ise realizmin ve akilci ampirizmin sözcüsüdür.
     

Varlik kuraminda kendini gösteren bu derinden baglilik, bilgi kuraminda kendini göstermemezlik edemez. Yukarda isaret ettigimiz gibi Platon’un dedüktif akil yürütmeye önem verdigi, bunun en iyi bir örneği olarak geometriyi önerdiği, buna karsilik Aristoteles’in duyusal evrendeki duyusal formlari kavramak istedigi, dolayisiyla daha çok gözlem ve deneye agirlik veren bir yöntemi uyguladigi genellikle kabul edilir. Ancak aslinda Aristoteles’in bilim yöntemi de temelde dedüktif akil yürütmelere dayanan bir yöntemdir, Aristoteles’in klasik mantigin kurucusu oldugu bilinir. Bu mantik ise bilindigi üzere dedüktif akil yürütmelere dayanan bir dedüksiyon mantigidir. Aristoteles, matematik yerine tümevarim yöntemini koymamistir. Kiyaslara dayanan apodiktik akil yürütmeleri koymustur. Bilim, Aristoteles’te dogru ve zorunlu öncüllere dayanilarak olusturulan apodiktik kıyasların sonuç önermelerinde bulunur. Aristoteles, çağdaş doğa bilimlerinin temelinde olan tümevarımı bilmez, daha doğrusu onu ya tam sayıma indirger veya analojik akıl yürütme yerine kullanır. Ayrıca o, tümevarıma önemde vermez. Bunun nedeni, zihninin gerisindeki bilimsel bilgi anlayısıdır. Aristoteles’e göre bilimsel bilgi, kanitlanmis bilgidir. Kanitlama, Aristoteles için, dogrulama, yani bizim bugün anladigimiz anlamda varsayimlarin dis dünyadaki olaylara uyup uymadigini deneysel olarak saptama ile ayni sey degildir. Kanitlama, zihinsel-mantiksal bir islemdir. Bir önermenin kanitlanmasi, Sokrates’in de bir insan oldugunun kanitlanmasi klasik örneginde oldugu gibi kendisine dayanilan iki öncül gerektirir ve o, bu öncüllerle sonuç arasindaki dogru, yani mantiksal-zorunlu bir iliskiden ibarettir. Ancak bu, öncül olarak alinan önermelerin kendilerinin ne durumda olduklari sorununu gündeme getirir. Sözü edilen sonucun bilimsel olabilmesi, bu öncüllerin kendilerinin de dogruluklari kanitlanmis önermeler olmalarini gerektirir ve böylece Aristoteles’te kanitlanmis önermeleri arastirma yönünde geriye dogru bir islem baslar. Ancak bu geriye dogru gidiste sonsuza kadar gidilemeyecegi için bir yandan dogrulugu kanitlanmamis aksiyonlara, öbür yandan ampirik görülere dayanan ilkel önermelere ihtiyaç olacaktir. Gerek Aristoteles, gerekse bizim için bugün önemli olan asil bu ilkel ampirik önermelerin nasil elde edilebilecegidir. Ancak Aristoteles de özellikle bu konuda suskundur.
8.1.Klasik Mantığın Kurucusu

 Platon'un öğrencisi Aristoteles "bilimsel bilginin ne olduğunu" araştırmakla işe başlar, sonunda da mantığın kurucusu olur.

Mantık, ona göre, bilimsel çalışma için bir alettir, gerçek bilgiye vardıracak yolu gösteren bir araçtır. Bu mantığın başlıca düşünceleri şunlardır:
Gerçek bilgiye ancak tümel önermelerle varılabilir. Yalnız, tümel önerme Aristoteles için sadece araçtır. Platon'da olduğu gibi bir amaç değildir. Platon'da bilgi, tümel'e (idea'ya) ulaşınca, bunu bilince gerçek bilgi olur. Aristoteles'in bilmek istediği ise, tümel değil tekil'dir, tek nesnedir. Çünkü, ona göre, tümel (idea) tek tek nesnelerin içindedir; onların kavramsal özüdür. Bundan dolayı yapılacak şey tekil ile onun içinde bulunan tümel arasında bir bağlantı kurmak; tekil'i tümelden bir sonuç çıkarmak, türetmektir; bu da tümdengelim yöntemidir. Bu tümdengelimli sonuç çıkarmanın ana biçimi de, Aristoteles' e göre tasımdır.
Aristoteles mantığının ikinci düşüncesi: " Bilmek varlığı olduğu gibi kavramaktır." Bilgi önermelerle dile getirilir; doğru bir önermede konu için dediklerimiz konunun gerçeğine uygundur. Bundan dolayı düşünme ve dilde varlık yansımaktadır.

Kavramların alt alta sıralanıp diziylişlerinin tümünü belirtmek, bize varlık yapısının bütününü yansıtacaktır. Varlığın yapısını Aristoteles asıl metafiziğinde inceler. Ona göre "varolan" (gerçek şey) mutlaka bir form'un belli bir madde'de kendini gerçekleştirmesidir.Madde bir "olabilirlik", form ise bir "olmuş olmak"tır, bir gerçekliktir. Madde ile form arnasında ilişki görecelidir, bir aşamalar düzenine göredir. Bir aşamada form olan bir yukarı aşamadakinin maddesi olabilir (Örneğin ağaç bir form iken kurşun kalem için bir -ham- maddedir. Kömür bir form iken eneji için bir maddedir. Taş bir form iken heykeltraş için bir maddedir). Aristoteles bütün varlığı belli bir ereğe(amaca) doğru oluşan bir bitki gibi açıklar. Aristotelesin metafiziği felsefenin temelidir, taşıyıcısıdır.Onun doğa ile insan ile ilgili öğretileri hep metafiziğin ana kavramlarının bu alanlara uygulanmasından oluşmuşlardır.
8.2.Aristoteles (M.Ö. 384-322):
     

Platon'un idealizmini eleştirerek rasyonalizmi realist bir anlayışa dönüştürmüştür.  Aristoteles aynı zamanda mantığın kurucusudur. Ona göre mantık doğruya vardıran bir araçtır. O, mantıklı düşünmeyi tümdengelim olarak değerlendirir. Gerçek bilgi, tümel gerçekliklerden tümdengelim yoluyla elde edilebilirler. Aklın genel gerçekliklerden yola çıkarak buradan tikel ve özel bilgiler elde etmesi aklın temel fonksiyonudur ve türevidir.
     

Aristotelese göre iki türlü bilgi vardır. Biri deneye, yani yaşarken duyum ve algılarla kazanılan bilgiler, diğeri ise bilimsel bilgidir. Bilimsel bilgi kavram, yargı ve akıl yürütmeye bağlıdır. Bilimsel bilgi tek tek var olanlarda kalan bilgi olmayıp, genel ve tümel olanı kavramaya yönelik rasyonel bilgidir.
     

Aristoteles için akıl da etkin ve edilgen akıl olarak iki yönlü özellik gösterir. Etkin akıl ideaları kavrar, bilir ve bütün insanlar da ortaktır. Edilgen akıl ise duyu verilerini işler, tümel kavramları oluşturur. Bu akıl bulunduğu bireyin özelliğini taşır.  
8.3.Descartes’ın Yöntem Düşüncesi

     

Kartezyen yöntem nedir? Descartes bize der ki ‘‘yöntem ile belli ve kolay bir kurallar kümesini anlıyorum, öyle ki bunları sağın olarak izleyen biri hiçbir zaman yanlış birşeyi doğru olarak almayacak ve hiçbir ansal çaba savurganlığı olmaksızın ama bilgisini adım adım arttırarak sığasını aşmayan tüm şeyleri gerçekten anlamaya ulaşacaktır.’’ Öyleyse söylediği şey yöntemin bir kurallar kümesinden oluştuğudur. Ama Descartes insan anlığının doğal yeteneklerinin ilgisiz olduğu bir yolda kullanılabilecek bir uygulayımın bulunduğunu söyleme amacında değildir. Tersine, kurallar anlığın doğal yeteneklerini ve işlemlerini doğru olarak kullanma kurallarıdır. Ve belirtir ki anlık daha şimdiden temel işlemlerini kullanma yeteneğinde olmadıkça, sorunun en yalın gereklerini ya da kurallarını bile anlama gücünde olmayacaktır. Kendi başına bırakıldığında, anlık yanılmazdır. Şu demek ki, eğer anlık başka etmenlerin bozucu etkisi olmaksızın kendi anlama sığasını aşmayan sorunlar açısından doğal ışığını ve yeteneklerini kullanırsa, yanılgıya düşmeyecektir. Eğer durum bu olmasaydı, hiçbir uygulayım anlığın kökensel eksikliğini gideremezdi. Oysa kendimizi önyargı, tutku, eğitimin etkisi, sonuçlara erişmede dayançsızlık ve aşırı-iveğenlik gibi etmenlerle ussal düşünmenin gerçek yolundan saptırılmaya bırakabiliriz; ve o zaman anlık bir bakıma körelir ve doğal işlemlerini doğru olarak kullanmaz. Bu yüzden bir kurallar kümesi çok yararlıdır, üstelik anlığın doğal yetenek ve işlemlerini öngerektirseler de.
     

Anlığın bu temel işlemleri nelerdir? Bunlar sayıca ikidir, yani sezgi ve tümdengelim; ‘‘iki ansal işlem ki, bunlar yoluyla hiçbir yanılsama korkusu olmaksızın şeylerin bilgisine varabiliriz.’’ Birincisi ‘‘duyuların kararsız inancaları ya da imgelemin başına buyruk bileşiminden doğan aldatıcı yargı değil, ama duru ve dikkatli bir anlıkta kolayca ve seçik olarak doğan ve böylece bizi anlağımızın nesnesi konusunda kuşkudan tümüyle kurtaran kavram’’ olarak tanımlanır. ‘‘Ya da, yine aynı şey, sezgi duru ve dikkatli bir anlığın kuşku olmaksızın kavramıdır ki, yalnızca usun ışığından kaynaklanır.’’ Sezgi ile öyleyse denmek istenen şey arı bir anlıksal etkinliktir, kuşku için hiçbir yer bırakmayacak denli açık ve seçik bir anlıksal görüştür [seeing or vision]. Tümdengelim ‘‘pekinlikle bilinen başka olgulardan tüm zorunlu çıkarsama’’ olarak betimlenir. Sezginin tümdengelimli uslamlamada bile gerektiği doğrudur. Çünkü sonraki adıma geçmeden önce her önermenin gerçekliğini açık ve seçik olarak görmeliyiz. Aynı zamanda tümdengelimi sezgiden ayırdetmenin yolu ‘‘belli bir devimin ya da ardışıklığın’’ sezgiye değil ama ona it olmasıdır.
     

Descartes tümdengelimi sezgiye indirgemek için yapabileceği herşeyi yapar. Örneğin, ilk ilkelerden dolaysızca çıkarsanan önermeler durumunda diyebiliriz ki bunların gerçeklikleri, benimsediğimiz görüş açısına göre, kimi zaman sezgi yoluyla, kimi zaman tümdengelim yoluyla bilinir. ‘‘Ama ilk ilkelerin kendileri yalnızca sezgi tarafından verilirken, uzak vargılar ise, tersine, ancak tümdengelim yoluyla sağlanır.’’ Uzun tümdengelimli uslamlama süreçlerinde tümdengelimin pekinliği belli bir düzeye dek belleğin geçerliği üzerine dayanır; ve bu bir başka etmeni getirir. Böylece Descartes belirtir ki, uzak vargıların ilk ilkeler tarafından açıkça imlenen gerçekliklerinin en azından sezgisel bir kavrayışına yaklaşıncaya dek, sık sık süreç üzerinden geçmekle bellek tarafından oynanan rolü azaltabiliriz. Tüm bunlara karşın, Descartes tümdengelimi sezgiye güdümlü kılıyor olsa da, onlardan iki ansal işlem olarak söz etmeyi sürdürür.
     

Sezgi ve tümdengelimden ‘‘bilginin en pekin yolları olan iki yöntem’’ olarak söz edilir. Ama bunlar pekin bilgiye erişmenin yolları olsalar da, Descartes’ın bu kesimin başında aktarılmış olan tanımında sözünü ettiği ‘‘yöntem’’ değildirler. Çünkü sezgi ve tümdengelim kurallar değildirler. Yöntem daha çok bu iki ansal işlemi doğru olarak kullanmanın kurallarından oluşur. Ve yöntemin herşeyden önce düzenden oluştuğu söylenir. Şu demektir ki, düzenli düşünmenin kurallarını izlemeliyiz. Bu kurallar Anlığın Yönetimi İçin Kurallar ve Yöntem üzerine Söylem’de verilir. Bu ikinci çalışmada sıralanan dört kuraldan birincisi ‘‘açıkça gerçek olarak tanımadığım hiçbirşeyi gerçek olarak kabul etmemektir: eş deyişle, yargılarda iveğenlikten ve önyargılardan özenle kaçınmak ve onlarda anlığıma kuşku duymama fırsat bulamayacağım denli açık ve seçik olarak sunulandan daha öte hiçbirşeyi kabul etmemektir.’’ Bu kuralın izlenmesi yöntemli kuşkunun kullanımını kapsar. Şu demek ki, daha şimdiden taşımakta olduğumuz tüm görüşlere karşı dizgesel olarak kuşku duymalıyız, öyle ki kuşku duyulmaz olanı ve böylece bilimin yapısı için bir temel olarak hizmet edebilecek olanı bulabilelim. Bu konuya bu bölümün beşinci kesiminde yeniden döneceğim için, şimdilik bu kadarıyla yetinebiliriz.
     

Anlığın Yönetimi İçin Kurallar’ın beşincisinde Descartes yönteminin bir özetini verir. ‘‘Yöntem bütünüyle eğer herhangi bir gerçekliği bulacaksak anlığın dikkatinin kendilerine yöneltilmesi gereken nesneleri düzenleme ve konumlandırmadan oluşur. Eğer karışık ve bulanık önermeleri adım adım yalın olanlara indirgersek, ve eğer sonra en yalın önermelerin sezgisel ayrımsanışı ile başlar ve geçtiğimiz yolu aynı adımlarla yeniden izleyerek tüm ötekilerin bilgisine tırmanmaya çalışırsak, bu yöntemi sağın olarak izlemiş oluruz.’’ Bu kuralın anlamı ilk bakışta açık değildir. Ama böyle betimlenen düzenin iki yanı vardır; ve bunları şimdi kısaca açıklamamız gerekiyor.
     

Beti, uzam, devim ve benzerlerinin yalnızca cisimlerde bulunmaları anlamında bir özdeksel yalın doğalar kümesi oluşturdukları söylenir. Ama isteme, düşünme ve kuşku duyma gibi bir ‘‘anlıksal’’ ya da tinsel [‘‘intellectual’’ or spritual] yalın doğalar kümesi de vardır. Bundan başka, bir yalın doğalar kümesi daha vardır ki tinsel ve özdeksel şeylere ortaktır—varoluş, birlik ve süre gibi. Ve Descartes bu kümeye bizim ‘‘ortak kavramlar [common notions]’’ dediğimiz şeyleri de katar ki, bunlar başka yalın doğaları biraraya bağlarlar ve çıkarsamanın ya da tümdengelimin geçerliği onlar üzerine dayanır. Verdiği örneklerden biri ‘‘bir üçüncü şey ile aynı olan şeyler birbirleri ile aynıdırlar.’’
     

Açık ve seçik idealar alanı içinde kaldığı sürece, çözümlemenin varış noktası en son öğeler olan bu ‘‘yalın doğalar’’dır. (Daha öte ilerlenebilir, ama ancak ansal karışıklığa düşme pahasına.) Ve bunlar tümdengelimli çıkarsamanın en son gereçleri ya da başlangıç noktalarıdır. Descartes’ın ayrıca ‘‘yalın önermeler’’den de söz etmesi tümdengelimin önermelerin önermelerden tümdengelimi olduğu düşünüldüğü zaman şaşırtıcı değildir. Ama Descartes’ın kendini yalın doğalardan önermeler olarak söz etmede nasıl aklanmış olarak düşünebildiği ilk bakışta açık değildir. Ne de Descartes’ın düşündüğü şeyi açık ve ikircimsiz bir yolda açıklamaya çalıştığı ileri sürülebilir. Eğer bunu yapmış olsaydı, bu konuda birbirinden ayrılan bir yorumlar türlülüğü ile karşılaşmamamız gerekirdi. Belki de sorunu sezgi edimi ve yargı edimi arasındaki ayrımın terimlerinde açıklayabiliriz. Yalın doğayı sezeriz, ama yalınlığını ve öteki yalın doğalardan seçikliğini önerme biçiminde doğrularız. Ama Descartes’ın yalın doğaların ilişkisiz olduklarını demek istediğini düşünmemiz güçtür. Gördüğümüz gibi betiden bir yalın doğa örneği olarak söz eder; ama onikinci kuralı tartışırken der ki beti uzam ile (bir başka yalın doğa) çakışıktır, çünkü betiyi uzam olmaksızın kavrayamayız. Ne de sezgi ediminin yalınlığı zorunlu olarak sezginin nesnesinin birarada bağlı olmaları zorunlu iki öğeyi kapsamadığı anlamına gelir—hiç kuşkusuz, bağıntının ayrımsanışının dolaysız olması koşuluyla. Çünkü eğer dolaysız olmasaydı, eş deyişle, eğer devim ya da ardışıklık bulunsaydı, önümüzde bir tümdengelim durumu olurdu. Bununla birlikte, belki de Descartes’ı anlamanın doğal yolu şöyledir. Herşeyden önce önermeleri sezgisel olarak ayrımsarız. Üçüncü Kuralı açıklamasında sezgi örnekleri verdiği zaman, gerçekte yalnızca önermelerden söz etmektedir. ‘‘Böylece her bir birey anlıksal sezgi yoluyla kendisinin varolduğunu, düşündüğünü, bir üçgenin yalnızca üç çizgi tarafından, bir kürenin tek bir yüzey tarafından sınırlandığını vb. algılayabilir.’’ Varoluş gibi yalın doğalar bir tür soyutlama yoluyla bu tür önermelerden çözülüp çıkarılırlar. Ama yalınlıkları üzerine yargıda bulunduğumuz zaman, bu yargı bir önerme biçimini alır. Ve geriye kalan şey yalın doğalar arasındaki zorunlu ‘‘bitiştirme’’ ya da ayırma bağıntılarıdır ki, kendileri önermeler tarafından doğrulanırlar.
     

Belki de ileri sürülebilir ki, Descartes, tutarlı olabilmek için, varoluşsal düzenden uzak durmalıydı. Ama, yeterince açıktır ki, hiçbir varoluşsal göndermesi olmayan bir metafizik ya da varoluşsal göndermesi kuşkuda olan bir metafizik üretmeyi istemiyordu. Ve varoluşsal önermeleri getirmesinin matematiksel yöntemi ile uyum içinde olmadığını söylemek matematiğin Descartes’ın yöntem düşüncesindeki rolünü abartmak olacaktır. Descartes matematikte sezgi ve tümdengelimin düzenli kullanımının eldeki en açık örneğini görebileceğimize inanıyordu; ama bu demek değildir ki amacı metafiziği ideal düzene sınırlama anlamında metafiziği matematiğe benzeştirmekti. Ve gördüğümüz gibi Anlığın Yönetimi İçin Kurallar’da sezgi ile demek istediği şeye bir örnek olarak bir insanda o insanın varolduğu olgusunun sezgisel bilgisini verir. Meditasyonlar’da Tanrının varoluşunu ve ruhun ölümsüzlüğünü irdelenmesi gereken sorular ya da sorunlar olarak ileri sürer. Kuşku duyulabilecek herşeyi kuşku altına getirdikten sonra, ‘‘yalın’’ ve kuşku-duyulamaz önermeye, Cogito, ergo suma ulaşır. Daha sonra varoluşu doğrulanan ‘kendi’nin doğasını çözümlemeye geçer, ve buradan kökensel sezginin bir tür sürdürülüşü olarak Tanrının varoluşunu saptamaya yönelir. Oysa daha önce Kurallar’da bir zorunlu önerme örneği olarak ama birçok insan tarafından yanlış bir biçimde olumsal olduğu düşünülen ‘‘Ben varım, öyleyse Tanrı vardır’’ önermesini vermişti. Ve Meditasyonlar’ın genel uslamlama çizgisi Yöntem üzerine Söylem’in dördüncü bölümünde sunulur. Bu yüzden, Descartes’ın genel yöntem düşüncesinin tüm özelliklerinin uyum içinde olup olmadığı tartışılabilir olsa da, ve bulanık ya da ikircimli pekçok şey kalsa da, öyle görünür ki Meditasyonlar’da edimsel olarak kullanılmış olan yöntem bu genel düşünceye yabancı değildir.
     

Eklemeye değer ki Clerselier’e bir mektupta Descartes ‘‘ilke’’ sözcüğünün değişik anlamlarda anlaşılabileceğini belirtir. Bu örneğin aynı şey için aynı zamanda olmanın ve olmamanın olanaksız olduğu bildirimi gibi soyut bir ilkeyi imleyebilir. Ve bunun gibi bir ilkeden herhangi birşeyin varoluşunu çıkarsayamayız. Ya da, örneğin, bir kimsenin varoluşunu ileri süren önermeyi imlemek için kullanılabilir. Ve bu ilkeden Tanrının ve o kişinin kendinden başka yaratıkların varoluşunu çıkarsayabiliriz. ‘‘Olabilir ki tüm şeylerin indirgenecekleri tek bir ilke yoktur; ve başka önermelerin ‘aynı şey için aynı zamanda olmak ve olmamak olanaksızdır’ önermesine indirgeniş yolu gerekiz ve yararsızdır. Öte yandan, kişi kendi varoluşunu düşünerek kendini Tanrının, ve sonra da tüm yaratıkların varoluşuna inandırmaya başlıyorsa, bunun büyük yararı vardır.’’ Varoluşsal önermelerin soyut mantıksal ya da matematiksel önermelerden tümdengelimi diye birşey söz konusu değildir.
     

Belirtilmesi gereken bir başka nokta da çözümsel tanıtlama yöntemi dediği şeyi izlediği Meditasyonlar’da Descartes ordo cognoscendi ile, buluş düzeni ile ilgilenir, ordo essendi ile, varlık düzeni ile değil. Varlık düzeninde Tanrı önseldir; başka bir deyişle, varlıkbilimsel olarak önseldir. Ama buluş düzeninde kişinin kendi varoluşu önseldir. Sezgisel olarak bilirim ki varımdır, ve Cogito, ergo sum önermesinde anlatılan sezgisel gereci inceleme ya da çözümleme yoluyla ilkin bulurum ki Tanrı vardır ve daha sonra kendilerine ilişkin açık ve seçik idealarıma karşılık düşen özdeksel şeyler vardırlar.
     

Fiziğe döndüğümüz zaman, Descartes’ı sanki fizik metafizikten çıkarsanabilirmiş gibi konuşurken buluruz. Ama Tanrının yaratmayı seçmiş olabileceği bir özdeksel dünyayı yöneten yasalara ilişkin bilgimiz ve yaratmış olduğu özdeksel şeylerin varoluşuna ilişkin bilgimiz arasında bir ayrım yapmamız gerekir. Çözümleme yoluyla uzam ve devim gibi yalın doğalara varabiliriz. Ve bunlardan bir özdeksel dünyayı yöneten genel yasalar çıkarsanabilir; şu demek ki, fiziğin ya da doğal felsefenin en genel yasaları çıkarsanabilir. Bu anlamda fizik metafiziğe bağımlıdır. Yöntem Üzerine Söylem’de Descartes Traité du monde’un içeriğini özetleyerek belirtir ki ‘‘doğa yasalarının neler olduklarını belirttim, ve nedenlerimi Tanrının sonsuz eksiksizliklerinden başka hiçbir ilke üzerine dayandırmaksızın, kişinin kuşku duyabileceği tüm şeyleri tanıtlamaya, ve eğer Tanrı başka dünyalar yaratmış olsa bile içinde bu yasaların gözlenemeyecekleri bir dünya yaratmış olamayacağını göstermeye çalıştım.’’Oysa içinde bu yasaların örneklendiği bir dünyanın edimsel olarak varolmasının pekinlikle bilinmesi, daha sonra görüleceği gibi, yalnızca tanrısal gerçekliğin bizim özdeksel şeylere ilişkin açık ve seçik idealarımızın nesnelliğini güvence altına alması nedeniyledir.
     

Fiziğin bu tümdengelimli yorumu deneyin Descartes yönteminde herhangi bir rol oynayıp oynamadığı sorusuna neden olur. Ve bu soru Descartes’ın kendi mantığının bizi şimdiye dek bilinmeyen gerçeklikleri bulmaya yetenekli kıldığı savı ile daha da önem kazanır. Soru kuramını ilgilendir, kılgısını değil. Çünkü edimsel olarak deneysel çalışmalar yapmış olduğu tarihsel bir olgudur. İki tür metin kümesi ile karşı karşıyayız. Bir yandan Descartes ‘‘deneyimi gözardı eden ve gerçeğin beyinlerinden tıpkı Minerva’nın Jüpiter’in kafasından doğması gibi doğacağını düşleyen’’ felsefecilerden küçümseyerek söz eder, ve Prenses Elizabeth’e ‘‘gerekli deneysel kanıtın eksikliği yüzünden’’ insan örgenliğinin gelişimini açıklama görevini üstlenmeyi göze alamayacağını yazar. Öte yandan, 1638’de Mersenne’ye bir yazısında ‘‘benim fiziğim geometriden başka birşey değildir’’ der, ve 1640’da ‘‘yalnızca şeylerin nasıl olabileceklerini açıklamaya yetenekli ve başka türlü olamayacaklarını tanıtlamaya yeteneksiz’’ olsaydı kendini fizik konusunda bütünüyle bilgisiz sayacağını, çünkü fiziği matematik yasalarına indirgediğini yazar. Bu gene de 1638’de Mersenne’ye fiziğe bağımlı sorunların geometrik tanıtlamasını istemek olanaksızı istemektir diye yazmasını engellemez. Gerçekten, açıktır ki Descartes deneyime ve deneye bir tür rol yüklüyordu. Ama bu rolün ne olduğu eşit ölçüde açık değildir.
     

İlk olarak, Descartes tikel fiziksel şeylerin varoluşunu a priori çıkarsayabileceğimizi düşünmüyordu. Örneğin mıknatıs gibi birşeyin varolduğu deneyim yoluyla bilinir. Ama mıknatısın gerçek doğasını saptamak için Descartescı yöntemi uygulamak zorunludur. Hiç kuşkusuz, herşeyden önce felsefeci ona duyu deneyiminin sunduğu gözlemleri ‘‘toplamalıdır.’’ Çünkü bunlar onun araştıracağı görgül verilerdir, ve yöntem tarafından öngerektirilirler. Daha sonra ‘‘bu yalın doğalar karışımının ırasını çıkarsamaya (çözümleme yoluyla çıkarsamaya) çalışacaktır ki, bu ıra onun mıknatıs ile bağıntı içinde yer almış olduklarını gördüğü tüm etkilerin üretilmesi için zorunludur. Bu başarıldıktan sonra, felsefeci çekinmeden ileri sürebilir ki, insan anlığının ve verili deneysel gözlemlerin ona bu bilgiyi sağlayabilmesi ölçüsünde, mıknatısın gerçek doğasını bulmuştur.’’ Felsefeci daha sonra, yalın doğalarla başlayarak ve etkileri çıkarsayarak, süreci tersine çevirebilir. Bunlar hiç kuşkusuz edimsel olarak gözlenen etkilerle tutarlı olmalıdırlar. Ve deneyim ya da deney bize bunların tutarlı olup olmadıklarını söyleyebilir.
     

İkinci olarak, Descartes bir yanda birincil ve daha genel etkiler ve öte yanda ilkelerden ya da ‘‘ilk nedenler’’den çıkarsanabilecek olan daha tikel etkiler arasında bir ayrım yapar. Birinciler ona göre büyük bir güçlük olmaksızın çıkarsanabilirler. Ama aynı ilk ilkelerden çıkarsanabilecek olan tikel etkilerin sayılamayacak denli çok olmaları gibi bir durum söz konusudur. Öyleyse edimsel olarak yer alan etkiler ve ortaya çıkabilecek olan ama Tanrı başka türlü istediği için ortaya çıkmayan etkiler arasında nasıl ayrım yapacağız? Bunu ancak görgül gözlem ya da deney ile yapabiliriz. ‘‘Daha tikel olan etkilere inmeyi istediğim zaman, karşıma değişik türlerden öyle çok nesne çıktı ki, insan anlığı için yeryüzünde bulunan cisimlerin biçimlerini ya da türlerini eğer Tanrının istenci onları oraya yerleştirmek olmuş olsaydı yeryüzünde bulunabilecek sayısız başkalarından ayırdetmenin, ya da daha sonra onları kendi yararımıza kullanmanın, eğer nedenlere etkiler yoluyla varmıyor ve birçok tikel deneyden yararlanmıyor olsaydık, olanaksız olacağını düşündüm.’’ Descartes burada enson ilkeler ya da yalın doğalar verildiğinde yaratılabilmiş olacak değişik şeylerin türlerinden söz ediyor gibi görünür. Ama ayrıca der ki ‘‘ilkelerden değişik yollarda çıkarsanabileceğini kabul edemeyeceğim hiçbir tikel etki görmedim.’’ Ve vargısı şudur ki, ‘‘yine sonucu belli bir yolda açıklanması gerektiğinde başka bir yolda açıklandığında ortaya çıkacak olanla aynı olmayan bir doğada deneyler bulmaya çalışmaktan başka bir tasar bilmiyorum.’’
     

Descartes’ın ‘‘tüm-matematikçiliği’’ böylece saltık değildir: fizikte deneyime ve deneye bir rol vermeyi yadsımaz. Aynı zamanda dikkate değer ki doğrulayıcı deneye yüklediği rol insan anlığının sınırlarından doğan boşluğu gidermektir. Başka bir deyişle, gerçekte dünyaya ilişkin bilimsel bilgimizin gelişiminde deneye bir rol veriyor olmasına karşın, ve gerçekte fizikte duyusal-deneyimin yardımı olmaksızın yeni tikel gerçeklikleri bulamayacağımızı kabul etmesine karşın, ideali arı tümdengelim ideali olarak kalır. Deneyime başvuruyu önemsemeyen doğa felsefecilerinden küçümseyerek söz edebilir, çünkü gerçekte deneyimsiz yapamayacağımızı kabul eder. Ama bir görgücü olmaktan çok uzaktır. Fiziği matematiğe benzetme ideali her zaman gözlerinin önündedir; ve genel tutumu Francis Bacon’ınkinden çok uzaktır. Descartes’ın ‘‘tüm matematikçilik’’inden söz etmek biraz yanıltıcı olabilir; ama terimin kullanılışı gene de dikkati düşüncesinin genel çizgisine çeker ve doğal felsefe anlayışını Bacon’ınkinden ayırdetmeye yardımcı olur.
     

Belki de Descartes’ın doğuştan idealar kuramının onun bilimsel yöntemde deneye yüklediği işlevin doğası üzerine daha öte ışık düşürdüğünü söylemek aşırı iyimserlik olacaktır. Çünkü kuramın kendisi bulanıklıktan özgür değildir. Bununla birlikte, Kartezyen yöntemdeki deneysel öğenin tartışılması ile ilgilidir. Ve sonraki kesimde bu kuramı ele alabiliriz.
8.4.Tümdengelim ve Natüralizm
     

Natüralizm, metafizik insanın yok olduğunu, onun yerine fizyolojik insanın geçtiğini kabul eden ve bunu dünyaya ilan eden Emile Zola'nın fikirsel çalışmalarını yürüttüğü edebiyat akımıdır. Edebiyat, gerçekçilik akımının ardından natüralizme geçmiştir. Gerçeğin ifadesinde tasvirlerle yetinilmeyerek, bilimsel araçlardan faydalanılanılması gerektiği fikri, bu akımda ortaya çıkmıştır. Doğa bilimlerinin gelişimini hayranlıkla izleyen natüralist yazarlar, eserlerinin anlayabildikleri ve anlatabildikleri bir dünyaya egemen olacağına kesin gözüyle bakıyorlardı.

Hemen hepsi solcu (en azından kuşkucu), tanrıtanımaz ve materyalist olan natüralistler kişisel ilşkilerinde ve sosyal davranışlarında determinist olmakla övünüyorlardı. Zola tam bir pozitivistti, Littre'ye ve Taine'e karşı büyük hayranlık duyuyordu (özellikle mizaç analizlerinde Taine'den çok etkilenmiştir). Tümdengelim ve gerçekçilik düşüncelerinin oluşmasında ve gelişmesinde hep onları prototip olarak alıyordu. Bütün natüralistler saplantı sayılabilecek derecede tıp ilminden etkileniyorlardı ve ölümün herşeyin temelinde olduğunu söylüyorlardı.
9.BİLİM FELSEFESİNDE KLASİK GÖRÜŞ VE ELEŞTİRİSİ

9.1.Klasik Görüş Açısından Bilim:
Bilime dönemsel olarak bakıldığında,İlkçağdan Rönesans’a kadar olan döneme ‘Klasik Görüş Dönemi’ denmektedir.
Klasik görüş döneminin bilim hakkındaki temel görüşleri şöyle özetlenebilir:
Bilim bir dünya gerçekliği bilgisine varmalıdır. Birbirinden farklı bilim dalları birbirine indirgenmeli ve parçalı görüşler yerine bir bütün görüş oluşturmalı. Örneğin, sosyoloji psikolojiye, psikoloji biyolojiye, biyoloji kimyaya, kimya fiziğe indirgenmelidir. Böylece fizik tek temel bilim olabilecektir.
     

Bilimin insandan bağımsız bir özelliği vardır. Bilimsel bilgiler kendi bünyesinde mantığın düşünme kurallarına uygunluk taşır. Buna bilimin ‘keşif mantığı’ denir.
     

Bilim bünyesinde yanlış bilgiler de bulunabilir. Bunlar zamanla ayıklanarak kalan doğru bilgilerle daha kapsamlı açıklamalar yapılabilir. Doğru bilgilerin birikmesiyle temel bilim ortaya çıkar. Bu bilgiler ile tüm olaylar açıklanabilir.
     

Klasik bilim anlayışında doğa bilimlerinin tek yöntemi tümevarımdır. Çünkü, bu anlayışa göre olaylarla ilgili genellemeler yapmak ve yasalara ulaşmak yalnız tümevarımla mümkündür.
Klasik bilim, bilimin ulaştığı sonuçların kesin doğruluğunu kabul eder.
9.2.Klasik Görüşe Yapılan Eleştiriler:

Klasik bilim anlayışı, bilimsel gelişmeyi, bilimde eski bilgilerin birikimi olarak anlıyordu. Çağdaş bilim anlayışında ise bilimsel gelişmenin sapmalar ve zikzaklar yaptığı, düz çizgi yönünde değil, dairesel hareket yönünde ilerlediği savunulur.
Klasik bilim anlayışına göre doğa bilimlerinin tek yöntemi tümevarım olarak kabul ediliyordu. Çağdaş anlayışa göre ise tümevarımla ulaşılan sonuçlar hiçbir zaman olayların bir genellemesi ve açıklaması değildir, tersine olayların bir betimlemesi ve kataloğudur.
     

Çağdaş bilim anlayışı tümdengelim ve tümevarımı birleştirerek koşullu-tümdengelim olarak uygular. Buna göre, ön-deyilere tümdengelim işlemi ile, öndeyilerin ait oldukları olaylar da tümevarım işlemi ile temellendirilir.
     

Klasik bilim anlayışına göre, bilimsel etkinlik bir bilim adamının bireysel etkinliğidir. Oysa, yeni anlayışa göre, bilimsel etkinlik bir topluluk etkinliğidir. Burada, topluluğun dili, değer yargıları, eğitim tarzları büyük önem taşır.
     

Klasik bilim anlayışına göre, bir bilimsel önerme ‘doğrulamak’ yoluyla bilimsel bir doğruluğa sahip olur. Çağdaş bilim anlayışında ise ‘yanlışlama’ nın doğruluktan daha güvenli bir yöntem olduğu savunulur. Örneğin, suyun 100 derecede kaynadığı bilgisinin, suyun kapalı kaplarda ve yüksek yerlerde 100 derecede kaynamadığı yanlışlama yöntemi ile gösterilerek önceki bilginin doğruluğu sınırlandırılmış olur.
     

Klasik anlayış bilim modeli olarak fiziği görmüş ve buna uyarak bütün bilimler fiziğe benzemeye çalışmıştır. Oysa çağdaş bilim anlayışı bilimde tekçi (monst) bir anlayışa karşı çıkar ve doğadaki farklı olay kesimlerini inceleyen çoğulcu (pluralist) bir bilim anlayışını kabul eder.
     

Klasik bilim anlayışı bilimin bir gün bütün bilinmezlikleri bilebileceğine kesin bir inanç duyar. Oysa, çağdaş bilim anlayışı bilgimizin sınırlı olduğunu, bir olaylar alanının bilgisi ve bu bilginin de kesin ve mutlak doğruluklara sahip olmadığını öne sürer.


 
10.TÜMDENGELİMİN ÇEŞİTLİ ALANLARDA KULLANIMI
10.1.Reklam Çalışmalarında Yaratıcı Stratejinin Kullanılması

10.1.1. Yaratıcılık Kavramı

Yaratıcılık; sihir,  deha,  yetenek  sahibi  olma  gibi  çoklu  kavramları   çağrıştıran  bir  kişilik özelliği  olarak  kabul  edilmektedir. Yaratıcılık  (Creativity) ,  sorunlara,  bozukluklara,  bilgi eksikliğine, kayıp   öğelere, uyumsuzluğa  karşı   duyarlı  olma;  güçlüğü   tanımlama , çözüm arama, tahminlerd e bulunma ya da eksikliklere ilişkin denenceleri  değiştirme  ya  da yeniden sınama, daha sonra da sonucu  başkalarına  iletmek  olarak tanımlanmaktadır . Mike  Vance'in  deyimiyle  ise  yaratıcılık, yeninin  hazırlanması  ve   eskinin  elden geçirilmesidir. Yaratıcılık fenomeni özgül bir süreç olarak ele alındığında, Wallas'ın  hazırlık, kuluçka dönemi, ilham ve doğrulama  aşamalarından   oluşan   bir   süre ç  olarak  işlerlik  kazanmaktadır.  1959  yılında Harris'in yaptığı ayrıma göre ise yaratıcılık süreci şu aşamalardan oluşmaktadır:


- İhtiyacın tanınması,
- Bilginin toplanması,
- Bu bilgiyi işleyen düşünce etkinliği,
- Çözümlerin tasarlanması,
- Doğrulama,
- Uygulamaya koyma.

10.1.2. Yaratıcı Düşünce Süreci
Yaratıcı düşünme süreci, beynin sonsuz sayıda düşünce, kombinasyon ve bağıntı yaratmasıyla oluşmaktadır. Beyin bir kaleydeskop gibi pek çok desen yaratmakta; bunları işlemekte, işlemekte ve yine işlemektedir. Tüm bu desenler ve kombinasyonlar birbirleriyle ilişkilenerek fikir ya da düşünce olarak adlandırılan yeni bağıntılar oluşturmaktadır. İnsan karşılaştığı problemleri çözmek için genelde hem tümdengelim (bütünün özelliklerini inceleyerek özele dair bilgiler edinmek), hem de tümevarım (parçanın özelliklerini inceleyerek genele dair bilgi edinmek) yöntemlerine, yaratıcı ve mantıksal düşünme süreçlerine ihtiyaç duymaktadır. Yaratıcı düşünce süreci milyonlarca uyarıcının beynin sağ ve sol lobu arasında hareket etmesiyle başlamaktadır. Fikirler genellikle beynin yaratıcı bölümü olarak kabul edilen sağ lobunda oluşmaktadır. Beynin sol lobu, depolanmış bilgilerle yeni fikir ya da düşünceyi karşılaştırarak rasyonelliğini ölçmektedir. Bu bağlamda, limbik sistem yaratıcı düşünceyi duygusal açıdan değerlendirmekte, thalamus ise düşünceyi bilinçüstüne çıkartmaktadır. Bilgi ve hafıza, yaratıcı düşünce sürecinde önemli bir rol oynamaktadır. Mevcut alt yapı, yeni fikirler üretilmesine olanak sağlarken, bazen de önceki deneyimlerle karşılaştırarak kısıtlayıcı olabilmektedir. Bu doğrultuda, bilgi düzeyi henüz gelişmemiş olan çocuklar, kendilerini kurall