Okunma: 770 kez
Günlerdir, bundan tam 25 yıl önce, 6 Kasım 1981’de, 12 Eylül cuntası tarafından bütün üniversitelerin yönetim kurulları tasfiye edilerek ve yerlerine bizzat askeri cuntanın atadığı rektörler getirilerek kurulan bir kurumla ilgili bir yazı yazmaya çalışıyorum. Konunun üzerinde durmaya karar verdiğim günden beri, yazılan ve ileride yazılması olağan türde bir sürü makaleyi okuma isteğinde oluşumun birçok nedeni vardı ancak inanın bu okumalardan çıkan sonuç pek de iç açıcı olmadı.
Bunda, çıkan sonuçta neden-sonuç ilişkisini umduğum üzere kuramamamın, yani okuduklarımın “YÖK’ün başarılı olduğu”(!) düşüncesini beynime yerleştirmiş olmasının bir etkisi var mıdır bilemiyorum ancak okuduklarımdan yazıyı yazarken ki üslubumun nasıl olması gerektiğiyle ilgili bir çıkarım elde ettiğim için de ayrıca mutluyum. Önce sizlere üslubumdan, yani izleyeceğim yoldan ipuçları vererek başlayayım. Bir Kızılderili atasözü der ki: “Bana söylersen Unutabilirim, Gösterirsen anımsayabilirim, Ama beni de katarsan anlarım.” Ben de bu sözden yola çıkarak konuya olabildiğince bizleri de dâhil ederek bakmaya çalışacağım. Yani kendi açımdan bakarsam da bu kurumun oturtmaya çalıştığı duyarsızlık sisteminin fertlerinden biri olmamak için çaba gösteren biri olarak ve az önce de değindiğim gibi bizlere koyduğu kotalardan çıkmaya çalışarak edinimlerimi sizlerle paylaşmayı deneyeceğim.
YÖK’ün amacına yönelik birkaç hikâyecik yazdıktan sonra hedefimize doğru ilerlemeye devam edelim. Amacını, “Yüksek öğretimle ilgili her konuda temel, ana belirleyen olmak” ve bu amaçla “yüksek öğretim kurumlarının organize edilmesi, eğitim ve öğretimle ilgili tüm detayların belirlenmesi” görevini yerine getirmek olarak ilan eden YÖK’ün ilk icraatı; üniversitelerde okuyan ve çalışan ne kadar sosyalist, devrimci, demokrat ve ilerici unsur varsa bunları üniversitelerden dışarı atmak ve bizzat kendi elleriyle polise teslim etmek oldu. İçi boşaltılmış kavramlar gibi kalan üniversitelerin bu durumuna karşın, başka taraflar da bu hareketi, ortalığı karıştıran ve huzursuzluğa yol açanların uzaklaştırıldığına dair yorumlama hatasına düştüler ve gelinen noktada bu hataya düşenlerin de büyük pişmanlık içinde eski günlere ağıtlar yaktıklarını söylemek mümkün. 12 Eylül cuntasının hazırladığı kanuna göre de yüksek öğretimin amacı, “Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Türklük bilinciyle dolu, devletine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getiren, TC devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğunu kabul eden” gençler yetiştirmekti. Bu amacı sadeleştirmek gerekirse eğer YÖK’ün asıl amacı, 1960’lı yıllardan itibaren hızla yükselen toplumsal muhalefetin ilerleyişini durdurmak, bir başka deyişle de kendisine ters gelmeyen, dolayısıyla da düz mantıklı adamlar yetiştirmekti ki bunu yaparken de Atatürk öznesini öne çıkararak yapması bir hayli dikkat çekici ve benzerleri bol olan bir durum. Yani yeni yetişenler eskileri gibi “devlet düşmanı”(!) değil kayıtsız şartsız devletine bağlı olmalılardı. Sorgulamayan ve bu bağlamda gün geçtikçe duyarsızlaşan çarpık gelişime gösterilebilecek örneklerin başında yer alan bir kitle oluşturmaktı hedef ve çok geçmeden de bu hedefe ulaşıldı ve belki de hedef aşıldı. Yani başta da belirttiğim gibi YÖK başarılı(!) oldu.
Kendisine adam yetiştirdiğini söyledik ve bunu hayatın her alanına yayma olanağı bulduğu için olsa gerek, hemen her yerde bu tip yetiştirmelerle karşılaşmak mümkün. İlk olarak okullarda ki hocalarımızı ele alalım. Nasıl ki YÖK askeri cuntanın pasifleştirme harekâtının en önemli aracı ise, Öğretmenlerimiz de kurulmasından bu yana bu kurumun en önemli cephaneleri konumunda oldular. Bildiğiniz gibi her sene belli bir müfredat belirlenir ve öğretmen bunun dışına asla çıkmaz, çıkamaz. Bu müfredatta da tahmin edilebileceği üzere devletin istediği konulardan başka bir şey yer almaz. Ayrıca müfredatta bireye düşünme, sorgulama, tartışma öğelerini aşılayacak herhangi bir şeyin bulunması da mümkün olmadığından, kişi kendi kendini yetiştirmek için üstün bir çaba göstermediği takdirde YÖK’ün uygulamalarında hatırı sayılır derecede başarılı olduğunu(!) da tekrardan söyleyebiliriz. Ancak şunu da unutmamak ve akılda tutmak gerekir ki yanlış bir amaca hizmet eden aracın başarısı asla ama asla gerçek anlamda bir başarı değildir.
Bu durumun öğrenciler üzerinde olan etkilerini daha iyi anlayabilmek adına kamu yönetimi bölümünde öğrenimini devam ettiren Faruk Üstüner’in bizlerle paylaştıklarına bir göz atalım. Arkadaşımızın bu bölümde okuyor olmasının, bizlere devletin kendisine nasıl adam yetiştirdiği hakkında da bilgi verebilecek nitelikte olduğunu düşünüyorum.
Faruk Üstüner (21)
“Kamu yönetimi bölümü 3. sınıf öğrencisiyim. Okuduğum bölümü tercih etmemin nedeni Türkiye siyasetine karşı yakın bir ilgi duymam ve ileride çeşitli kademelerde bu siyasete yön vermek istememden kaynaklanıyordu. Yani çoğu arkadaşımın aksine bu bölümü isteyerek seçtim. Ancak bunun yanında çoğu arkadaşım gibi bu bölümü tercih ettiğim için her geçen gün biraz daha pişman oluyorum. Bu pişmanlığımın nedeni de bölümümün, okula başladığım 3 yıldan bu yana bana birikim olarak çok bir şey verememiş olması diyebilirim. Yani derslerde ne kadar başarılı olursam olayım donanım olarak kendime bir şey kattığımı hissedemiyorum. Gördüğümüz derslerin yarısından çoğunun kuru bilgiden ibaret oluşunun da bunda etkisi olabilir. Bu konuda uluslararası ilişkiler bölümünü biraz daha avantajlı görüyorum. İki bölüm öğretim üyeleri arasındaki donanım farkından da anlayabileceğimiz üzere kamu yönetimi bölümü bizlere sadece devletin gözleriyle bakmayı öğretiyor. Yani bakış açısı olarak kendimi şu anda çok eksik ve kısıtlı görüyorum. Okula girdiğim yıldan bu yana da hayatımda, eskiden sahip olduğum hayallerimin birer birer azalması dışında çok fazla bir değişiklik olduğunu da söyleyemeyeceğim. Okulumun bitmesi yaklaştıkça gelecek kaygısı ve beraberinde getirdiği baskı da gün geçtikçe kendisini daha da hissettiriyor. Bunların yanı sıra kendimi olağanca yetiştirmeye çalışıyorum ancak çevremde bana yardımcı olabilecek ne hocalarımdan ne de yakınlarımdan hiç kimse yok. Yine de benim hala umudum var ve daha onu elimden alamadılar...”
Faruk arkadaşımızın duygularını fazlasıyla öne çıkararak bizlerle paylaşmış olduğu görüşlerinin altında gördüğümüz üzere devlet bizleri yetiştirirken birçok yöntem kullanıyor ve ne yazık ki bu yöntemlerin bizleri geleceğe götürebilecek yöntemler olup olmadığı ile ilgili bir sorunun cevabının olumlu olacağını hiç mi hiç sanmıyorum. Yukarıda yazdıklarımla ilgili Şair Can Yücel’in dizelerinin anlatmak istediklerime tercüman olacak nitelikte olduğunu düşünüyorum;
Kuzu gibi olun istiyorlar
Büyüyüp ortaya çıkınca
Koyun gibi gütmek için sizi!
Şair bu sözlerini yukarıdaki arkadaşımızın durumuyla ilişkilendirdiğimiz takdirde karşımıza beklenmedik bir sonuç çıkmıyor. Zaten şairin bu şiirini özellikle gençlere iletmesi de tesadüf değildir.
Başta da belirttiğim; soruna bizleri de olabildiğince dâhil etmek isteğimden dolayı günlerdir apolitize(depolitize) edilerek siyasal hayatın dışına itilmiş, toplumsal sorunlara duyarsızlaştırılmış ve pasifize edilmiş, neticede ortaya kayıp bir kuşak olarak ortaya çıkmış YÖK’ün denekleri konumunda bulunan genç arkadaşlarımıza “YÖK denince aklınıza ne geliyor” sorusunu yöneltmekteyim. Aldığım cevaplar büyük çoğunlukla büyük bir dolmuşluk hissiyle verilen türden olsalar da bir hoşnutsuzluk ifadesi olmaları açısından önemliler. Sorunun farkında ve konuyla ilgili donanıma sahip arkadaşlarımız biraz daha üzerinde düşünülebilir cevaplar verdiler ve bu işin sevindirici yanıydı. Yani “YÖK mantıklı” olmamanın da halen mümkün olmasının yanında diğer arkadaşlarımızda görülen sorunlara üzerinde durmadan yaklaşım gösterme özelliğine neyin sebep olduğu da bir hayli açık. Ben de arkadaşlarıma bu soruyu yöneltirken kendimi de boş geçmek istemedim ve üzerinde düşünerek elde ettiğim çıkarımlarımı arkadaşlarımızın sıkça verdiği cevapları kısaca yazdıktan sonra sizlerle paylaşmak istiyorum.
Evet, YÖK deyince akıllarına neler geldiği ile ilgili soruma genel olarak, “engel koyucu, dünya üzerinde bu statüdeki tek kurum, uyutucu, uyuşturucu, gereksiz ve dolmuşlukla söylenmiş olan bazı hakaretler cevaben verilenler arasındaydı. Tabii, arkadaşlarımızın açıklamalarını ben burada biraz daha sade şekilde vermiş oldum ama ana hatlarıyla ortaya çıkan sonuç buydu.
Benim izlenimlerime gelirsek ilk olarak izlenimlerimle ilişkilendirdiğim ve sizlerle paylaşacağım bir hikâyem var. Batının, Afrika’nın zenginliğini, bir o kadar fazla olan açlığını, cahilliğini ve zaaflarını keşfetmesi ile başlayan süreçte yaşanmış olan bu hikâye şöyle:
“Batılı misyonerler gözlerini Afrika’ya diktikleri andan itibaren halkı Hıristiyanlaştırmak adına çeşitli yöntemler kullanmışlar. Bu yöntemlerden en bilinenlerinden biri de misyonerin bir eline kutsal kitabı olan İncil’i diğerine de bir parça ekmek alarak hedefi olan Afrikalının yanına gitmesi ve “İncili mi istiyorsun yoksa ekmeği mi” sorusunu yönelterek izlediği yoldur. Devamında karnı aç olan Afrikalı elini ekmeğe uzatır ancak buna karşın misyoner elindeki İncili göstererek bunu oku ekmeği al cevabını verir. Afrikalı da çaresiz teklifi kabul eder ve Hıristiyanlığa ilk adımını böylece atmış olur. Bu davranış bizde ki “aç olana balık verme, balık tutmayı öğret” sözüne benziyor ancak ikisi arasındaki böyle bir bağlantıyı olsa olsa YÖK’ün mantığı ile açıklayabiliriz. Nasıl mı? Önce şuna bir açıklık getirelim, misyoner Afrikalıya karnını doyurmanın yolunun İncil’den geçtiğini söylüyor. Yani aslında ona karnını doyurmasının gerçek yolunu öğretmiyor. Bunu Afrika’nın şu anki durumuna bakarak da söylemek pek de zor değil. Afrikalı İncil’i öğrendikten sonra onunla işi biten misyoner de elinde ki ekmeği “yeni kurbanını” elde edebilmek için, değil vermek ona bir daha göstermiyor. Yani Afrikalı o ekmeğe her daim ulaşacağı yanılgısına düşüyor. İşte var olan durum bu.
Şimdi bunu YÖK’le ilişkilendirelim. Misyonerin yerine YÖK’ü, zorunlu aç Afrikalının yerine zorunlu aç biz öğrencileri, elinden almaya çalıştığımız ve ulaştığımızı sandığımız ekmek yerine az da olsa donanım-birikim, İncil’in yerine de var olan koşullarda işimize yaramayan ve bize öğrettikleri birbirinden kuru, kabı değerli bilgileri koyalım. Uyarlamanın devamında da senaryoda pek fazla değişiklik yapmaya gerek yok. Biz az da olsa bir birikime sahip olabilmek için boş bilgilerle beynimizin büyük bölümünü dolduruyoruz. Az da olsa birikime de ulaştığımızı düşünürken bir de bakmışız o da elimizden alınmış ve başladığımız yerdeyiz, açız! Beynimizin geri kalanı ve gereksiz tonla bilgiyle dolu diğer bölgeleri gibi boş şekilde de hayat atılıveriyoruz ve hayat klasik anlamıyla bize okkalı yumruklarını vurmaya başlıyor ve boşluklar da bu sayede doluyor. Yediğimiz dayak da yanımıza kâr… Neyse daha fazla uzatıp canınızı sıkmak istemiyorum. YÖK’ün bizler üzerinde olan etkilerini bu kurguyla daha bir anlaşılır kılmak ve “YÖK’ün yaptıklarının aksine” üzerinde düşünmenizi sağlamak niyetindeydim ve ümit ediyorum ki bunda başarılı olabilirim.
Bizim üzerimizde olan başka bir etkisini de, daha doğrusu bizi nasıl çarpıklaştırdığını da kendi yaşadığım bir olayla somutlandıracağım. Tarih: 6 Kasım 2003. Ben ve arkadaşlarım YÖK’ün kuruluşunun yıldönümündeki olağan protesto gösterilerine katılmak için hazırlıklarımızı yaparak eylem alanındaki yerimizi almış, katılımın tam olarak sağlanmasını bekliyorduk. Katılımın tam olarak sağlanmasıyla birlikte marşlarımızla, sloganlarımızla, daha önceden belirlenmiş olan alana doğru yürümeye başladık ki toparlanacağımız meydana yaklaştıkça aksi yönden de davullu, sloganlı, marşlı ilerleyen bir grubun sesi gelmeye başladı. Biz de düşünceli gözlerle “başka bir bölgeden de katılım olacak mıydı” dercesine birbirimize bakarken, karşıdan üzerleri sarı lacivert giysilerle-bayraklarla donatılı bir grup çıktı geldi ve tuttukları takımın, bir sene önce rakip takımı farklı yenmesinin sevincini bu yöntemle yaşıyorlardı. Aksilik ki tarihler birbirleriyle çakışmıştı ve YÖK bu sayede bir nebze olsun geri plana atılmıştı. Bunun nedeni bizim beş yüz onların bin beş yüz kişi olmasıydı ve ertesi gün gazetelerin manşetinde bizim protestomuzun değil taraftarların yürüyüşünün olması durumu özetlemeye yeter de artardı. O an toplumun gerçek sorunlarına yani önceliklerine göstermesi gereken duyarlılığı sahte, gelip geçici ve yararsız işlere gösterdiğini görmek YÖK’ün karşısında olmama gösterilebilecek en ufak nedenlerden biri olarak beynime kazındı. Bu anlattıklarım sizlerde ne tür bir etki yaptı bilemiyorum ancak bildiğim başımıza sürekli sahte sorunlar açılıyorken, gerçek sorunlara ayıracak vakit bulamadığımız.
Son olarak görüşüne başvurduğum arkadaşlarımın dünyada türünün tek örneği olan bu kurumun bizlerden bir şeyler alıp götürdüğü, bizi noksan bıraktığı, gereksiz olduğu gibi söylemlerini yaptığımız somutlandırmaların desteklediği ortada. Dünya üzerinde birçok alternatif öğretim kurumunun bulunduğu ve uygulamalarında bizim kurumumuzun aksine çok da başarılılarının olduğu da bilinmesi gereken bir başka gerçek. Bu nedenle ve en nihayetinde karşısında olduğumuz kurumu kaldırmamak adına taklalar atanlara, onların anlayabileceği şekilde, yani “düz mantıklı”(!) bir dilekçe yazarak yazımızı bitirelim. “Köy Enstitüleri de Dünya üzerinde tekti, onu değiştirdiniz, rafa kaldırdınız ve yök ettiniz, YÖK de hali hazırda dünyada tek ve onu da değiştirme uğraşlarına son verip kaldırmanızı “düz mantıkla”(!) arz ederiz…”

Etiketler:
Bilimler
Diğer Bilimler
Kötü Bir YÖK yazısı
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |