Okunma: 742 kez
Bu sefer de ne yazacağımı bilmeden oturuyorum bilgisayarın başına. Bu güzel bir şey ama iyi mi kötü mü buna karar veremedim. Bunun pekte bir önemi yok ama mühim olan yazmak. Ne olursa olsun yazmak ama tabii ki adam gibi. Dur bi dakika, aklıma bir şeyler geliyor, kaçmadan yakalayayım kanatlarından ve yazmaya başlayayım.
Kendimi toplumda nereye koyduğumla ilgili bir saptama yapmaya çalışıyordum da günlerdir, nihayet kendime uyduğunu düşündüğüm ve bu saptamanın ilk adımlarını oluşturabilecek kapasitede bir cümle buldum. İlk adımları diyorum çünkü bu cümle, benim kendimi bulma ve bir yerlere oturtma ihtiyacımı karşılayabilme yolundaki “ilk kurşun” niteliğinde. Kendimi bulma ve bir yerlere oturtma arayışları hemen hemen insanın hayatıyla eşdeğer bir zaman taşıyor ya zaten, bu nedenle de ilk adım demek daha doğru. Çok uzattım, cümlemi söylüyorum. “Ben düzen içinde bir düzen karşıtıyım” (ben Jack’in düzene hayır diyen beyninin sol tarafıyım!). Bir başka deyişle ilk olarak Baskın hocamdan duyduğum bir sözün aktörüyüm, düzenler içinde esas düzülenim! İstemeden de olsa “pratikte” düzen karşıtı bir kaderciyim! Yurtsever bir enternasyonalizm savunucusuyum(bu yalan ben asla bir yurtsever değilim!) Neyim ben? Evet, ben kaosun bedende can bulmuş haliyim, sonuna kadar kaosa karşı. Bazen de tarifsiz kederler içinde bir garip Orhan Veli’yim, Necip Fazıla karşı.
Evet, attığım ilk adımın ardından koşmaya başlamıştım ki, dalağım şişti. Biraz ağırdan almak yazının seyri için iyi olacak. Karşı olmak kolay şey değildir ha! Hele ki zorunlu eğitimin mağduru isen çok zordur. Bu arada evet, ben zorunlu eğitime de karşıyım, en eğitilmiş tarafımdan. Zorunlu eğitim ve okul ne midir? Catherine Baker için okul neyse benim içinde odur. “Okul, çocuklara gardiyanlık yapan bir kurumdur, ana babaları çalışırken onları gözetim altında tutar; toplumsal-iktisadi makinenin (çarkın) işleyebilmesi için gerekli olan bilgileri onlara öğretir, itaati aşılar, eler ve rolleri dağıtır.” Bir başka deyişle de “düzülenleri derecelendiren bir kurumdur” okul. Evet, şimdi sizden geçmişe dönüp şöyle bir öğrencilik yıllarınızı düşünmenizi isteyeceğim. Bu asla bir emir değil ve zorunluluk da yok. Eğer düşündüysen sizden bir de şunları okuyup bir karşılaştırma yapmanızı isteyeceğim. “Okul, çocuğun çocuk olabileceği, gençliği ve neşeyi tam anlamıyla yaşayabileceği bir ortam sunabilmeli ve asla onun önüne ulaşılması gereken hedefler koymamalıdır.” Altını çizerek dikkat çektiğimiz taraf bizim zorunlu işkencenin merkezinde yer alan ve öğrencilerimizi yarış atı yerine koyan hedef koyma işleminin aslında olmaması gerektiğidir. Yaptığınız karşılaştırmada sizin öğrenciliğinizle alakası olmayan yanlar buluyorsanız -ki aynı ülkede yaşıyorsak buluyor olmalısınız- sizinde zorunlu eğitime karşı olmanızı beklemek durumundayım. Daha doğrusu zorunlu eğitimin bizdeki biçimiyle sürdürülmesine aykırı olmamızı istiyorum. Çocuklarımızı kölelikten kurtarmanın yollarını aramada bana ve çocuklarımıza yardımcı olmanızı istiyorum, en aykırı düşüncelerinizle! (ben Jack’in ayartmaya çalışan fahişe kişiliğiyim!)
Karşıt olmanın zorluğundan ve dahası “düzen içinde bir düzen karşıtı” olmanın acıklı öyküsünden bahsediyorduk. “Düzenin dışına çıkmak mümkün mü ki mücadelemizi düzen içinde yer almadan sürdürelim” de diyebilirsiniz. Şöyle bir örnekle anlatmak istediğimi perçinleyeyim. “Filistin’e karşı İsrail’in takındığı tavrı beğenmiyorsan ve buna karşıysan eğer, bu düşüncen sana coca-cola içmeme zorunluluğu getirir. İçiyorsan eğer, Filistinli çocukların ölümlerinde sorumluluk üstlenmiş ve dahası düşüncende İsrail karşıtıyken, pratikte İsrail’in mücadelesine destek vermiş oluyorsun.” Yani düşüncende düzen karşıtı safta yer alırken, pratikte düzenin içinde bir saf izlemiş oluyorsun! Umarım anlatabilmişimdir. Bu yüzden diyorum ya -e karşı veya karşıt olmak kolay şey değildir. Herkes beceremez (Becerebilenleri de becermenin yolunu da bulmuşlardır ya bu konuya hiç girmeyelim, bu hepten zor iş ve moralimiz bozulmasın, unutmamak gerekir ki bir şeyleri değiştirmek-devirmek için becerilmeyi de göze almak gerekir). Bu konuda en çok gözlenen davranış bozukluğu da kişinin kendisini kandırıyor olmasıdır (benim gibi L). Sözün özü karşıt olmak bazı sorumlulukları da beraberinde getirir. İnsanın kendinden ve daha birçok önemli şeyden ödün verebilirliliği bu sorumlulukların başında gelir.
Karşıtlık diyip duruyoruz ama “çarşı her şeye karşı” mantığında da değiliz elbette (kim bilir belki de Beşiktaş bu sebeple başarısızdır). Her şeye karşı olmak bizi ilkesizliğe götürür. İnsan her şeye karşı olamaz ki bu bir iman bozukluğudur. İmandan kastetmediğimi de şöyle söyleyerek anlatmaya çalışayım; “bana göre dine karşıt olmak bir iman bozukluğu değildir.” Çok tehlikeli bir cümle oldu bu son yazdığım, bu konuda Voltaire benimle aynı fikirde olmayabilir ama bunu söyleme hakkımı her zaman koruyacağını söyledi ya, haydi hayırlısı… Karşıt düşüncelerin sonunda ortaya çıkan sentezlerde farkına varılmayan bir şey vardır çoğu kez. Pratikte sentez tezin veya antitezin aynısı olabilir. Ancak bu durumlara da sentez denir mi onu bilmediğime emin olabilirsiniz. (ben Jack’in demagoji yapan beyninin sağ yanıyım). Sağ yan demişken aklıma Alain Ware’in bir sözü geldi; “siyasal partilerde ve politikacılarda sağ ve sol ayrımının hâla olup olmadığı sorusu bana sorulduğunda aklıma ilk gelen fikir bu soruyu soran kişinin kesinlikle solcu biri olmadığıdır.” Diyor bilgin (filozof bir bilgin midir ki inan bilmiyorum, tartışılır ve bu tartışılır sözü de çok hoşuma gidiyor. En iyi bilmiyorum demek yolu budur çoğu zaman ve cevabı bilmediğini karşında ki bilmez ama tartışarak cevap ne öğrenilebilir, benim bu sözde sevdiğim yönde budur…). Alain Ware bu soruyu soran kişiye “tartışılır” cevabını vermiş midir bilmiyorum (tartışılır) ancak bu konu gerçekten tartışılsa tartışmanın sonucunda ki yanıt siyasal partinin veya politikacının iktidarda olup olmadığı ile doğrudan bağlantılıdır diye öngörüyorum. Yani eğer iktidarda ise parti veya politikacı, iktidarını korumak için diğer fraksiyonlara da hitap edebilmeyi isteyecektir ki bu yönüyle sağ sol ayrımından kaçınacaktır. Bunu yaparken taban kitlesinden vazgeçmeyeceği de oldukça açıktır.
Lenin’in Devrimci düşüncedeki lafazanlık üzerine bir kitabını okuduğumda o kadar şaşırmıştım ki, bir insanın kendi inandığı kavramları yargılayabileceğini ilk kez o zaman öğrenmiştim. İlerleme bunu gerektirir demiştik başka bir yazımızda. Burada da değinmek çok önemli ki karşıtlığın en önemli unsurlarından biride şüpheci yaklaşıma sahip olmaktır. Yani yargılayabilmektir düşünceleri, bu düşünce bizzat kendimizin olsa dahi. Ben kendisini yargılayamayan insanlarında karşısındayım ve tabi bu kendini yargılamayan her neyse (parti, örgüt, devlet, din, oluşum…) onunda karşısındayım. Söylemeden edemeyeceğim bazen kendime de karşıyım… (ben Jack’in mazoşist içgüdüsel yaklaşımıyım!) yukarıda bir yerlerde bahsetmiştik ya insanın kendi kendini kandırmasından. Bence, kendisini yadırgamaktan kaçan insanın durumu da bundan ibarettir. Burada yapmaya çalıştığımız şeyde mükemmel insanı veya her neyse aramak değildir elbette, ancak mükemmeliyetçilik çokta fena gitmez bu bahsettiklerimizden sonra. Mükemmele ne kadar yaklaşırsak o kadar iyi değil mi? Öyle mi acaba? Bu durumda en iyisi tartışılır diyip tartışacak birini bulana kadar yazımıza devam etmek. Evet, bu sözü gerçekten seviyorum. Sizde mutlaka denemelisiniz. Bakın beni yine kurtardı. Ama unutmayın ki bağımlısı olmakta bir iman bozukluğudur, ona göre yani!
Son günlerde başlığında veya önsözünde çözümden bahseden bütün kitapları okumak gibi bir istek uyanıyor bu bedende. Sanırım bunun nedeni “çözüm arayışında olmam” olsa gerek. Kendi kendime sen arayıştasın millet çözümü bulmuş, dahası yazmış diyorum. Sonra bir kaçına bakıyorum onlarda düzenin dışına çıkamamışlar. (ben Jack’in anarşist olma yolunda ilerleyen sapkın düşünceleriyim!) ben başından beri düzenin içinde olmaktan ve bunun trajedisinden bahsedip durayım, insanlarda benim yakıncalarımı çözüm önerisi diye kitap yapsınlar. Emin olun yemek kitabı yazanların yaptıkları şey daha kutsal. Hiç değilse onlar çözüm üretmeye çalışarak kafamızı karıştırmıyorlar. Ki bunlar “yazan yazarlardan” değiller ve yazmak güzeldir (sosyolojik mesaj!) . Çözüm dediğimiz şey var olan bir düğümü açmaya çalışmaktır. Yeterince düğümüm varken sen bana açma yolu gösterme iddiasındasın ve ben açmaya çalıştıkça yeni düğümler ortaya çıkıyor. (ben Jack’in eleştirel bakış mekanizmasıyım!)
Peki, bunca yazı yazdıktan sonra ben kendime yönelik nasıl bir çözüm buldum mu? Evet, Tüm bu yola çıkmalardan sonra pratikte ezilen halimden kurtulmak amaçlı düzen dışına çıkmayı başarabilmiş insanları okumayı çözüm buldum kendime. Dahası soru sormaktan, şüphe duymaktan ve çözüm aramaktan vazgeçmeyi düşünmek dahi yok artık. Amacımda ne düzen azınlığın ne de düzülen yığının içinde yer almamak. Çözüm var mı yok mu bu bile belli değilken, bu yaptığımın ne olduğuna da varın siz karar verin. Sizlerin düşünceleri de benimle aynı doğrultuda ise hiç beklemeden düşünmeye başlayıp sorular sormaya başlayın derim ben. Ayrıca en büyük güvencem, ütopya sandığımız şeylerden öte davaların bugüne kadar onlarca kez kazanılmış olması, hem de düzene karşı (ben Jack’in Che Guevara’ya hayran benliğiyim!). Beynimizdeki tabulardan oluşmuş örümcek ağından kurtulmak birtakım önemli şeylerden ödün vermeyi gerektirse de, bu ödün vermeler bizi güzel bir geleceğe götürecekse eğer varsın ödün verelim. Baskın hocamın deyimiyle zaten “düzen değişiyor ancak düzülen hep aynı”, bu sebepten ben hak ettiğimi yaşamam gerektiğini söyleyenlerin düzenlediği bir yaşamı yaşamayı reddediyorum, düzene sonuna kadar karşı… (Ben Jack’in Ortadoğu’sunun kalbiyim!)

Etiketler:
Bilimler
Diğer Bilimler
"Düzen İçinde
Bir Düzen Karşıtı"
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler. Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz. |