GenBilim
Türkiye Bilim Sitesi  
Anasayfa | Forum | Bilimler | Arşiv Tarama | GenKalem | Destek | Site Haritası | Linkler | RSS | Reklam | Arkadaşını Davet Et | İletişim
Kontrol Paneli Anasayfa arrow Forum Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Kontrol Paneli Üye OlŞifre Hatırlat Kontrol Paneli
Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: Tarih'e Yeniden Bakış  (Okunma Sayısı 1124 defa)
0 Üye ve 0 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Uzman Üye
*****
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 302
Üyelik Bilgileri
« : 23 Mayıs 2006 - 18:54:46 »

“Avrupa’nın Hasta Adamı” AB kapısında

Avrupa Birliği-Türkiye müzakereleri bir tür hile-i şer’iyye ile (saatler durdurularak ve en batıdaki Londra saati esas alınarak) 3 Ekim 2005 tarihinde başlatılmış oldu. Hayırlı olsun. Lakin şunu bilelim ki, kopartılan yaygaraya rağmen bu bizim Avrupa’ya ne ilk gidişimiz, ne de ilk Avrupalı oluşumuz. Orhan Gazi’nin kardeşi Süleyman Paşa’nın 1354’te Çanakkale Boğazı’nda Çimpe Kalesi’ni ele geçirdiğinden beri fiilen Avrupa’da değil miydik zaten?


5 Ekim tarihli gazeteler ise Süleyman Demirel’in bir üniversitenin açılış töreninde yaptığı konuşmayı yazıyordu. Demirel konuşmasında, “Bugün Balkanlar da, Baltıklar da, Doğu ve Orta Avrupa da AB’ye üye olma istikametini tutmuşlar ve başarılı olmuşlardır. Onlara şöyle bakılıyor: Bunlar Avrupa’nın yeğenleridir. Balkanlar’a gelindiğinde, Balkanlar kuzendir. Türkiye’ye geldiğiniz zaman Türkiye yetimdir, yetim... Fakat dün akşam bu yetim Avrupa sofrasına oturdu” demiş ve ardından şunları eklemiş: “Dün ‘Hasta Adam’ dedikleri Türkiye, aradan şu kadar sene geçtikten sonra, 2005 yılında o sofraya eşit şartlarda oturmuştur.”

Hasta adam yakıştırması ne kadar doğru?

Ecdadının “hasta”, hatta “ölü” olduğunu kabul eden, Türkiye’nin içerisine yuvarlandığı yetimlik psikolojisini canhıraşane bir netlikte dile getiren ve bunu adeta iftihar edilecek bir marifetmiş gibi bangır bangır bağıran bir milletin çocukları nasıl sağlıklı bir ruh yapısına sahip olabilirler? Anlamıyorum. Nitekim olamıyoruz da. İşte AB’ye giriş sürecinde sık sık sergilenen, eziklik duygusu ile kabadayılık forsu arasındaki tekinsiz gidiş-gelişlerimizin temelinde bu hastalıklı ruh hali yatıyor. Bir başka deyişle, hasta olanlar, dedelerimiz değildi. Beyinlerimiz ve ruhlarımız hastalandı. Görmek istemesek de, asıl problem burada. “Hasta Adam” metaforu, sallantılı ruh halimizi ele veren son derece manidar bir ipucu uzatıyor elimize.

Dilimize doladığımız “Avrupa’nın Hasta Adamı” (Sick Man of Europe) sözü, Osmanlı-İslam düşmanlığıyla maruf Rus Çarı I. Nikola’nın ağzından çıkmıştır. Tarih, 9 Ocak 1853 akşamı. Yer, St. Petersburg, Düşes Elena Pavlovna Sarayı. Gayrı resmi bir kabul esnasında İngiliz Elçisi Sir Hamilton Seymour’u bir kenara çeken I. Nikola, “Türkiye hasta bir adamdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesi ihtimali karşısında İngiltere ve Rusya’nın vakit varken anlaşmaları gerekir” şeklindeki görüşünü dile getirmiş; açıkça İngiltere’ye, Osmanlı’nın paylaşılacağı sofrada ittifak teklif etmişti. Hatta daha da ileri giderek, gerekirse “geçici olarak bir hâmi sıfatıyla” İstanbul’u işgal edebileceğini bile söylemişti o akşam. Böylece 152 yıl önce Rus Çarlığının başkenti St. Petersburg’un ihtişamlı salonlarından birinde dillendirilen bir ‘arzu ve plan’, zamanla plan’ın doğrudan hedefi olan bizlerin de rahatsızlık duymadan kendimize yakıştıracağımız bir ‘olgu’ kılığına bürünmeyi başarmıştır.

Osmanlı Devleti’nin son yılları için dilimize doladığımız “Avrupa’nın Hasta Adamı” deyiminin tarihî arka planı böyle. Ne var ki, asıl ilginç olan husus, Avrupalıların bu sözün sahiplerine, yani Ruslara da, 18. yüzyıla kadar “Asyalı” bir kavim gözüyle bakmış ve yönetim biçimlerine “Doğu despotizmi” damgasını vurmuş olmalarıdır. Daha da eğlenceli olan nokta, Deli Petro öncesinde Rusların Osmanlı Devleti’ni ‘Batılı’ kabul etmiş olmalarıdır (Bkz. Martin Malia, “Russia under Western Eyes”, Harvard University Press, 2000, s. 39). Ama gün gelmiş, Avrupa’nın sınırları Rusları da kapsayacak kadar genişlemiş, Ruslar “European Concert”e dahil edilmekle kalmayıp bizzat “Avrupalı” muamelesi de görmüşler. Demek ki, sabit bir Avrupa ‘çekirdeği’nden söz edemiyoruz. Avrupa, tarih boyunca şartlara göre sınırları genişleyip daralan bir kıta olmuş.

Üzücü olan husus şu: Demirel’in sözlerinde en zamksız ifadesini bulan “Avrupa’nın hasta adamı” önyargısını biz de bir deri gibi kafatasımıza geçirmekte herhangi bir beis görmemişiz. Aslına bakılırsa, bu sözlerin söylendiği tarihlerde Avrupa’nın ve Rusya’nın içi hastaydı ve bu marazlarını bütün dünyaya bulaştırmakla meşgullerdi. Bunu ben söylemiyorum. Çağımızın ünlü romancısı Henry Miller söylüyor. Şöyle diyordu Henry Miller: “1847’den 1881’deki ölümüne dek Amiel “Journal Intime”ini yazdı, -yanlış bir şekilde Türkiye olduğu sanılan, ‘Hasta Adam’ Avrupa’nın seyir defteri.” 1924’te basılan “Çorak Ülke”sinde şair ve eleştirmen T. S. Eliot Avrupa medeniyetinin içten kuruyuşuna hastalık teşhisi koymuyor muydu? Ünlü romancı Knut Hamsun, İstanbul’da bir kahvede karşılaştığı asil davranış sonucunda “Biz barbarlar bu millete medeniyet öğretmeye kalkmakla hata ediyoruz” dememiş miydi?

Bizdeyse bir Allah’ın kulu kalkıp da Avrupa’ya, ‘Ne münasebet, hasta sizdiniz’ diyemiyor. Kem küm edebiyatı ve ‘Eskiden hastaydık, şimdi iyileştik, AB’ye güllerle karşılandık’ muhabbetinden geçilmiyor ortalık. Peki, aynı sözde “Hasta Adam” değil miydi 1847’de aç biilaç kalan İrlanda halkına, İngiltere’nin muhalefetine rağmen, İstanbul’dan üç gemi dolusu gıda maddesi yollayan ve insanlığın henüz ölmediğini gösteren? Aynı sözde “Hasta Adam”, müşfik kollarını 1848 yılında Habsburg monarşisine karşı ayaklanan Macar devrimcilerine, Rus emperyalizmine karşı bağımsızlık bayrağı açan Polonyalı vatanseverlere uzatmamış mıydı? Dahası, Avusturya ve Rusya’nın, terörist muamelesi yaptığı Macar ve Polonyalı mülteciler kendilerine teslim edilmezse savaş açacakları tehdidine pabuç bırakmayarak, “Savaşsa savaş” diye mertçe direten ve derhal sınırlara yığınak yapılması emrini veren, tarihin gördüğü son şövalye devlet, aynı sözde “Hasta Adam” değil miydi? Nitekim bu olayın basında duyulması üzerine Osmanlı elçilerinin arabaları Londra ve Paris caddelerinden geçerken halkın yol kenarına dizilip alkış tutmaları da mı yeterli değildi bizim Hasta Adam olmadığımızı ve asıl hastanın, şifa arayan tarafın Avrupa olduğunu göstermek için?

Ne ilginçtir ki, Osmanlı’yı “Hasta Adam” ilan eden Çar I. Nikola’nın ölümü ‘hastası’nın elinden olacak, böylece sağlıklı olduğunu zanneden doktorun vücudunun, hastasının bünyesinden daha çürük çıktığı görülecektir. Şöyle ki: Osmanlı Devleti’nin öleceği kehanetinden kısa bir süre sonra patlak veren Kırım Savaşı, Mustafa Reşid Paşa’nın diplomatik becerisiyle İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin bizimle aynı safta yer aldıkları bir anti-Rus savaşına dönüştürülmüştü. “Hasta Adam” teşhisinin üzerinden iki yıl geçmiştir. Ömer Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunun Kırım’a çıkarma yaptığı ve karşısına çıkan Rus kuvvetlerini peş peşe yenilgiye uğrattığı haberleri dalga dalga St. Petersburg’daki sarayın salonlarında çınlayınca, Çar I. Nikola “kahrından” ölmüştü (2 Mart 1855). Kırım Savaşı, Rusya için sonun başlangıcı olacaktı. Ama bu savaş aynı zamanda Avrupa’nın hasta çehresinin, savaşın alevleri ışığında daha net görülmesini de sağlayacaktı.

İngiliz hastanelerinin hastalığı

İngiliz askerleri Üsküdar’a yerleştirilmiş, buradaki kışlanın bir bölümü, sonradan Florence Nightingale efsanesinin doğacağı bir hastane haline getiriliyordu. Ancak hastanede ölenlerin büyük bölümü, savaştan değil, hastalıktan kırılıyordu. Hastanenin manzarası ise süpergüç İngiltere’nin 1850’lerin ortasındaki içler acısı halini yansıtmaktadır. Yeterince karyola yoktur. Yaralıların çarşafları çadır bezindendir ve öylesine kalın ve rahatsız edicidir ki, hastalar yalvar yakar hiç değilse kendilerine birer battaniye verilmesini rica etmektedirler. Koğuşlarda konforun zerresi dahi göze çarpmamakta, bira şişeleri şamdan niyetine kullanılmaktadır. Leğen, havlu, sabun, saplı süpürge, temizlik bezi, tepsi, sahan hak getire! Tabii çatal bıçak da yoktur. Yakıt ciddi bir problemdir, çamaşır yıkama işi de öyle. Mutfak perişanlıktan geçilmiyordur. Tıbbî malzemeye gelince: Sedye yoktur ortalıkta. Kırık kemikleri sarmaya yarayan süyek de, bandaj da namevcutlar arasındaydı. Bütün bu yokluklar listesini sayıp döken İngiliz yazarı Lytton Strachey “Eminent Victorians” adlı klasik kitabında, “Her şey eksikti” der, “tabii en sıradan ilaçlar da.”

Strachey’e göre, 19. yüzyılın ortasında İngiltere’yi Tanrı kayırmıştı. Yoksa yönetim, en kötü ve en beceriksiz yıllarını yaşıyor, çarpışmayı unutmuş İngiliz savaş makinesi hızla demode olmaya doğru gidiyordu. Küçük memurların beceriksizlikleri yüzünden arapsaçına dönmüş olan sistem vahim hatalara yol açıyor, Bakanların kaçınılmaz cehaletlerinden rutin işlerin ölümcül kusursuzluğuna kadar İngiliz idaresi tam bir kafa karışıklığı içinde yüzüyordu. Orduda reform yapılamıyor, aristokratların bir ağ gibi sardığı kabineden ıslahat izni çıkmıyordu. (Oysa aynı İngilizler bize Islahat Fermanı’nı yayınlatacaklardı!)

Peki Avrupa Düvel-i Muazzama’sının askerî güçleri hangi vaziyetteydi? Norman Davies 1300 sayfalık Avrupa tarihinde 1878 yılının Düvel-i Muazzama ordularını şöyle resmediyor: “Beş Avrupalı Güçten üçü ciddi askeri kusurlarla maluldü. İngiltere kudretli bir donanmaya malikti ama derli toplu silah altında bir ordusu yoktu. Fransa’da doğum oranları felaket bir biçimde düşüyor, bu da silah altına alacak asker bulmakta sıkıntı doğuruyordu. Avusturya-Macaristan ordusunun eli ise teknik ve psikolojik olarak Almanya’ya mahkûmdu.” 1915’te “Hasta” bedenimiz Çanakkale’de tarihin akışını değiştiren bir direnişle, Rusya’ya yardım götürmekte olan İngiliz ve Fransız gemilerini geçirmiyor, dolayısıyla Çarlığın Bolşevikler tarafından 1917’de içeriden çökertilmesi için gereken şartları hazırlamış oluyordu. Bir başka deyişle, Çanakkale’deki direnişimizle hem “Hasta Adam” olmadığımızı ispatlıyorduk, hem de bize “Hasta Adam” teşhisini koyan Çarlığın çöküşüne giden sancılı yolu döşüyorduk. Böylece öldü ölecek teşhisi konulan Osmanlı, bizzat teşhisi koyan ve kadavrasını parçalamaya hazırlanan doktorundan bile daha uzun yaşamayı başarmıştı!

Bu “Hasta Adam” muhabbetine şimdilik bir virgül koyalım ve Demirel’in eksik bıraktığı sözün gerçek içeriğine yeniden dikkat çekelim: “Avrupa’nın Hasta Adamı”… Anlayalım artık şunu: Osmanlı, Avrupa’nın “Hasta Adam”ıydı, Asya’nın değil!



12.10.2005 Mustafa Armağan



Logged

"Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında; Yekpare geniş bir anın Parçalanmış akışında," A.Hamdi TANPINAR "Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir..." Cemil MERİÇ
Uzman Üye
*****
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 302
Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #1 : 23 Mayıs 2006 - 21:26:31 »

Kolomb, Amerika’ya Kudüs’ü fethetmek için gitmişti

İsa’nın doğumundan bu yana insan ırkı için bu kadar mânâ dolu bir gece olmamıştı. Kristof Kolomb’un 12 Ekim 1492’de İspanyol sahillerinden üç gemiyle Atlas Okyanusu’na açılışını bu kelimelerle kutsuyor 20. yüzyılın deniz tarihçilerinden Samuel Eliot Morison. Kolomb, hep batıya giderek Hindistan’a ve Marko Polo’dan okuduğu Kubilay Han’ın Çin’ine varabileceğini düşünüyordu. Nitekim ölüm döşeğinde bile Amerika’yı keşfettiğine ikna olmamıştı; çünkü “Amerika” diye bir kıtanın varlığını bilmiyordu. Yazdığı notlarda hep Hintlilerden söz edişi bundandı. İngilizcede “Hintli” (Indian) teriminin Kızılderililer için kullanılmasının sebebi de budur.


Kolomb’un batıya giderek doğuya ulaşabileceği umudu gerçek olmuştur olmasına ama bu seferini sadece içinden altınlar akan nehirlere ulaşmak için yaptığına inanmak, Kolomb’u basit bir haydut kılığına sokmak olurdu. Oysa o, bu altın nehirlerini, sadece cebini koynunu doldurmak için istemiyordu. Aynı zamanda, Seyir Defteri’nin 26 Aralık 1492 Çarşamba tarihini attığı sayfasına kendi elyazısıyla yazdığı gibi, “Hindistan”dan getireceği altınların ‘Kutsal Topraklar’ın, yani Kudüs’ün Hıristiyanlarca yeniden fethini finanse etmek için kullanılacağını tasarlıyordu. İspanya Kralı’na, “Siz yüce Efendimiz için giriştim bu yolculuğa” diye yazıyordu Kolomb, “kazancımın tümü Kudüs’ün fethi için kullanılacaktı.”

Şimdiye kadar Avrupa yazdı dünya tarihini. Kendisine göre; kendisi için; ve çarpıttığı bu tarihleri gerek sömürgecilik, gerekse Oryantalizm kanalından Batılı olmayan halklara öğretti. Hepimiz, kendimizi bu mercekleri bozuk aynalarda seyrettik ve Avrupa’nın yalanlarını pek bir bilgiçlenerek anlattık çocuklarımıza. Batı akılcıdır, bilimseldir, gelişmiştir, dünyayı keşfetmiş ve bir mucizeyi andıran modern çağımızın temellerini atmıştır Rönesans’tan itibaren. Oysa Doğu (yani ‘biz’) akıldışı dürtülerle hareket eder, mistiktir, içine kapanmıştır, dünyayı tanımak dahi istememiş, donuklaşıp taşlaşmıştır. Ta ki, Avrupa gelip de onu ölümsüz kılacak öpücüğüyle kutsayana kadar. Buna da Batılılaşma veya Modernleşme diyoruz bildiğiniz gibi.

Açıktır ki, bu tarih, Avrupa merkezli olarak kurgulanmıştır ve beyinlerimize empoze edilmiştir. Amacı da şudur: Ekonomik geriliğe ve toplumsal pıhtılaşmaya mahkûm olan Doğu’nun anahtarları Avrupalıların aydınlık zihinleri ve girişimciliğinde yatmaktadır. Batı haricinde bir çözüm yoktu ve olamaz!

Buna şimdilerde “Avrupa-merkezcilik” deniliyor ve giderek daha şiddetli hücumlara uğruyor. Dünya tarihi yeni baştan yazılıyor. Amerika’nın Kolomb tarafından keşfedilmediğini, tam tersine işgal ve icad edildiği yazılıyor mesela. Hindistan tarihi de, Çin tarihi de, Latin Amerika tarihi de “Avrupa-merkezci olmayan” bir gözle yeniden kaleme alınıyor, üzerindeki asırlık sömürgeci toz toprak silkeleniyor, adeta arkeolojik kalıntılar gibi bir bir sürgün veriyor şaşırtıcı belge ve bilgiler. Tarihler ayağa kalkıyor. (Bu köşede bazı satırlarını yansıtmaya çalıştığımız yeni Osmanlı tarihi de dirilen tarihler cümlesindendir işte.) Kolomb’un kutsandığı Amerika’nın keşif tarihi de, aynı “Avrupa-merkezci” yalanlardan birisi. Gün geçmiyor ki, Kolomb’a yönelik bir hücuma kalkmasın tarihçiler. Özellikle de onun Avrupa’nın gelişip kalkınmasındaki rolünün abartıldığı yorumlar tepe taklak ediliyor birer birer. İşte Kolomb’dan tam 71 yıl önce Çin’den yola çıkan dev donanmanın hep batıya giderek Yeni Zelanda, Avustralya, Afrika ve Amerika’yı, hatta Grönland’ı keşfettiği muazzam seferin hikâyesi de bu dirilişin işaret taşlarından birisi olarak karşımıza çıkıyor.

Unutturulmuş ve yutturulmuş bir tarih

Osmanlı tarihi bağlamında sık sık dile getirdiğim bir hakikatin dünya tarihçilerince de doğrulanmış olması gösteriyor ki, ‘Modern Batı’ dediğimiz organizasyon ve medeniyet, nesi varsa hemen tamamını Doğu’ya, özellikle de İslamiyet’e ve Çin’e borçludur (dolayısıyla da Hind’e). Nasıl Antik Yunan medeniyetinin bir mucize olmayıp aslında Afrika kökenli bir medeniyetin, Fenikelilerin varisi olduğu gerçeği Martin Bernal tarafından tarihin mezarlığından İsrafil’in borusunu andıran gürbüz bir sesle uyandırıldıysa, modern Avrupa için de bunun yapılması gerekiyordu.

Nitekim John Hobson’un Cambridge’den 2004’te çıkan kitabı ‘Batı Medeniyetinin Doğulu Kökleri’, tam da bunu yapıyor ve gözümüzü Avrupa-merkezli olarak yazılmış tarihten uzaklaştırarak, aslında 19. yüzyıla kadar geri kalmış olan medeniyetin Avrupa medeniyeti olduğunu haykırıyor her satırında! (Bizim tarihçilerimiz de Osmanlı’nın 16. yüzyıldan itibaren çökmüş, bitmiş bir devlet, medeniyet ve toplum olduğunu söylemiyorlar mı, insan ne diyeceğini şaşırıyor. Ölüyü gömmek için bu ne acele efendiler?) Sanırım düşünme mekanizmamız şöyle işliyor: Biz bir şey beceremeyiz zaten. Avrupa’dan ithal ettiğimiz şeylerle bir süre idare etmişiz, sonra da yan gelip yatmışız. Adamlara baksanıza: Rönesans, Reform, Aydınlanma, gırla gitmiş. İlerleme derseniz onlarda, bilim, edebiyat, sanat derseniz onlarda. Oysa biz... Böyle bakılınca tarihe, elbette Mikelanj’ın yanında Mimar Sinan ancak bir çırak olarak kalacak; elbette Kâtip Çelebi’nin orijinalliğinin önüne kapkalın perdeler çekilecek; ve elbette 1703 Edirne İsyanı, toplumsal devrimler tarihine zinhar adım atamayacak ve Fransız Devrimi’nin pabucunu dama attıramayacaktır. Ve aynı sebepledir ki, Çinli Deniz Kuvvetleri Komutanı Müslüman Zeng Ho’nun adamlarının 1421’de Amerika’yı keşfetmiş oldukları, hatta oralarda koloniler kurdukları, Asya’dan birçok hediyeyi (porselen mesela) yanlarında götürdükleri ve oralardan tütün dahil birçok ürünü Asya’ya önce Çinlilerin getirdikleri, nihayet gittikleri yerlerin haritalarını çıkarttıkları gerçeği, kulaklarımıza inanılmaz gelecek ve yine bildiğimiz okumaya devam edeceğiz.

Oysa Çin tarihi ve medeniyeti bilinmeden Avrupa tarihinin de, hatta Osmanlı tarihinin de tam olarak anlaşılamayacağını öğrenmemiz gerekiyor artık. Çin İmparatoru Zu Di, Timurlenk ve Yıldırım Bayezid bir tarafta, Zeng Ho, Timur’un oğlu Şahruh ve Piri Reis öbür tarafta, aralarındaki derin bağları ortaya dökecek usta elleri bekliyor. Tarih, 21. yüzyılın şafağında Hacı Zeng Ho’nun, Kolomb’unkinden 5 misli büyük gemilerle çıktığı bu olağanüstü seferin unutturulmuş hikâyesini hecelemeye başlamakta, yüzündeki peçelerden birini daha açmaktadır.

Nasipse, haftaya... (devamı için.. http://www.zaman.com.tr/?bl=turkuaz&alt=yazarlar&trh=20060523&hn=118264)



28.11.2004 Muftafa Armağan

                  Sanırım Tarih adına bildiklerimizin hepsini unutup Tarihi bir daha öğrenmemiz gerekiyor...



Logged

"Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında; Yekpare geniş bir anın Parçalanmış akışında," A.Hamdi TANPINAR "Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir..." Cemil MERİÇ
Uzman Üye
*****
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 302
Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #2 : 26 Mayıs 2006 - 23:23:42 »

Wagner’e opera binası yaptıran halife

7 Nisan 1869. İleride VII. Edward olarak İngiltere tacını giyecek olan Galler Prensi, görkemli atların çektiği parıltılı at arabalarından oluşan bir kortejle ilerlemektedir.


Arabanın iki yanına sıralanmış insanların yoğun tezahüratı, bandoların çaldığı İngiliz Milli Marşı’nın seslerine karışmaktadır. Nihayet kortej, muhteşem cephesinden süsler sarkan opera binasının kapılarından birinin önünde durur, üniformalı kıyafetiyle Prens Edward arabadan iner ve eşiyle birlikte salona girer. Salon tıklım tıklım doludur. Herkes İngiliz veliahtı ve zarif eşini görmek için can atmaktadır.

Aynı saatlerde opera binasının önüne daha muhteşem arabalar da bir bir yanaşmaktadır. Bu defa fesli, redingotlu üst düzey bazı bürokratların da aynı kırmızı halı üzerinden yürüyerek salona girdiklerini gören seyirciler, geceyi aydınlatan güneşin ışıklarını fark edince daha bir heyecanlanırlar. Bu defa opera binasını teşrif eden zat, Osmanlı Halifesi Abdülaziz’dir. Birazdan Meyerbeer’in “L’Africaine” adlı eseri sahnelenecektir.

Yanlış anlaşılmasın: Diplomatik çevrelerde günlerce konuşulan bu olay, Londra’da değil, İstanbul’da, İstiklal Caddesi’nde cereyan etmişti. Bugün yerinde yeller esen Naum Tiyatrosu’ndaki temsil ise Abdülaziz’in İstanbul’u ziyareti sırasında Prens Edward ve eşinin ziyareti şerefine düzenlenmiş kutlamalardan sadece biriydi.

Vals besteleyen halife

Abdülaziz, Tanzimat sonrası Osmanlı yüksek kültüründeki çatallanmanın bariz bir misaliydi. Mevlevi tarikatına intisaplıydı; ama resim yapmaktan geri kalmazdı. Yusuf Paşa’dan aldığı dersler sonunda neyzenlikte ciddi mesafeler kat etmişti; ama bu onun iyi bir lavta ve piyano icracısı olmasına engel teşkil etmemişti. Yetenekli bir “hafif müzik” bestecisiydi.

Abdülaziz’in Doğu ve Batı kültürlerine, özellikle musıkisine duyduğu derin alaka, sarayda pek çok yerli ve yabancı sanatkârı himaye etmesini semere vermiş, inişli çıkışlı geçen saltanatı, musıki tarihimizin “altın yılları” olarak selamlanmıştır. Abdülaziz, yukarıdaki sahnenin benzerini iki yıl önce Londra’da yaşarken, İngiliz kamuoyunu günlerce meşgul etmişti. Padişah, Kraliçe’nin şeref misafiri olarak Chrystal Palace’da opera seyretmiş, 1.600 kişilik İngiliz korosunun Türkçe olarak seslendirdiği, Luigi Arditi’nin özel olarak kendisi için bestelediği “kaside”yi gururla dinlemiş, özellikle eserdeki “Ey Padişah, Londra halkı sana ‘hoş geldin’ der” sözlerinin bu dev korodan yükselerek binanın duvarlarında yankılanması karşısında ister istemez göğsü kabarmıştı. İş burada da kalmamış, İngiliz alay bandoları, Londra sokaklarını günlerce Padişah’ın bestelediği marşlarla çınlatmıştı.

Dahası, Halife’nin bestelediği valsler ve polkaların notaları Avrupa ülkelerinde yayımlanmış ve askeri bandolar tarafından resmi törenlerde seslendirilmiştir. “La Gondole Barcarole” adlı bestesi, seyahati sırasında Londra’da icra edilmiş ve İngiliz basını, İslam Halifesi’nin Batı müziğine nüfuzu karşısında duyduğu hayreti günlerce beyan edip durmuştu.

Halife’den Wagner’e yardım

Dr. Emre Aracı’nın değerli yazısında Osmanlı tarihinin bilinmeyenlerine yeni bir sayfa daha ekleniyor (Andante, Aralık 03–Ocak 04). Alman besteci Richard Wagner, 1872’de, devasa boyutlarda bestelediği operalarını sahneleyecek yeni bir tiyatro binasının inşasına girişir. Bunun için de Avrupa aristokrasisinden yardım toplamayı planlar. Başvurmadığı kapı kalmadığı halde, bir türlü istediği desteği alamaz. Ümitli olmamakla beraber Osmanlı Sarayı’na da başvurur. Nerden bilsin ki padişah, Abdülaziz’dir ve Wagner’i gayet iyi tanımaktadır. Beklemediği bir şey olur ve yardım talebine İstanbul’dan derhal olumlu cevap gelir.

Wagner’in, Abdülaziz’in yapmış olduğu bağışlara karşılık gönderdiği imzalı şükran sertifikası Bayreuth’daki arşivde muhafaza edilmektedir. Bugünkü değeriyle 70 bin Euro tutan bu bağış Avrupalı pek çok aydın ve sanatkârın dikkat nazarlarını Padişah’ın ilginç şahsiyetine yöneltmiş, ünlü besteci Franz List, bir mektubunda Sultan’ın bu davranışının Avrupalı prenslere örnek teşkil etmesi gerektiğini belirtmek ihtiyacını duymuştur.

Nihayet 13 Ağustos 1876’da tiyatro binası tamamlanmış, sıra açılışa gelmiştir. Pek çok Avrupalı hanedan üyesi ve aristokratın katıldığı açılış gecesinde sadece bir koltuk boş kalmıştır. O koltukta oturması gereken kişi, Abdülaziz ne yazık ki hayatta değildir: 2,5 ay önce tahttan indirilmiş ve ardından, kapatıldığı odada ölü bulunmuştur. Ne var ki, aylar önce aldığı bilet, koltuğunun üzerinde onu bekliyor, gelmeyişi bile Halife’yi gecenin ilgi odaklarından biri kılmaya yetiyordu.

Dr. Aracı haklı olarak soruyor: ‘Bu bilgilerden habersiz kalmışsak, dahası, bu bilgiler karşısında şaşırıyorsak acaba istikbalimizi nasıl sağlam temeller üzerine inşa edebiliriz?’ Doğru söze ne denir?

Bunları öğrendikten sonra bir “parçalanma dönemi”nde Osmanlı halifesinin “Güneş Batmayan İmparatorluk”ta gururla çalınan bestelerini düşünün, bir de bugün nereye gitse İngilizce konuşmak için can atan yöneticilerimizi. Ardından da şapkamızı önümüze koyup düşünelim: Geçmişine bizim kadar haksızlık yığınağı yapan ikinci bir ülke var mıdır yeryüzünde?



25.01.2004 Mustafa Armağan (Zaman Gazetesi)
Logged

"Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında; Yekpare geniş bir anın Parçalanmış akışında," A.Hamdi TANPINAR "Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir..." Cemil MERİÇ
Uzman Üye
*****
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 302
Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #3 : 28 Mayıs 2006 - 12:08:10 »

Karlofça’dan Lefkoşa’ya yol gider

Kıbrıs görüşmeleri nasıl bitmiyorsa, Karlofça da bitmez. En iyisi, hevesimi hazırlayacağım kitaba saklamak ve bu yazıyla Karlofça meselesine noktalı virgül koymak. Okullarda Osmanlıların Karlofça’da barış masasına süklüm püklüm oturtuldukları ve ezildikleri belletilmiş olan nesiller tarih kitaplarımızın hangi masallarla dolu olduğunu görsün diye bu yazıda biraz daha ayrıntıya gireceğim.


Avusturya, müzakerelerin Viyana’da yapılmasını istemiş, ancak Osmanlı heyeti tam sınırda olduğundan iki taraf için de hür bir ortam sağlayacağı gerekçesiyle Karlofça kasabası üzerinde ısrar etmiş ve teklifini kabul ettirmişti. İngilizlerin De Soto’su diyebileceğimiz arabulucu Lord William Paget, önlerinin kış olduğunu, yaşlılığını ve romatizmalarını bahane ederek kapalı bir mekân tercihine zorlamıştır tarafları. Osmanlı diplomatları ise gerekirse prefabrik bir barış köyü bile kurabileceklerini, bunun için pek çok mahir ustayı yanlarında getirdiklerini söyleyerek “açık havada”, nötr bir ortamda, tarafların müzakereleri herhangi bir etki ve baskı altında kalmadan yürütmesi gerektiği noktasında bastırmışlardı. Barış masasına kaçamak değil, bir iddiayla oturan taraf olduklarını göstermek istercesine 1200 kişiden oluşan Osmanlı heyeti kendilerine en az 8 ay yetecek kadar zahireyi de beraberinde getirmişti. Sonuçta Osmanlıların dediği oldu ve Karlofça’da çadırlar kuruldu.

Barış masasında tam bir denkliğin nasıl tesis edileceği hususu, kafaları fena halde karıştırmış görünüyor. Şaşıracaksınız belki ama kaynaklar çözümün Osmanlı cephesinden geldiğini belirtiyor. Osmanlı heyetinin Baştercümanı Aleksandr Mavrokordato, protokol sorununu diplomasi tarihinde ilk defa “yuvarlak masa”yı icad ederek çözmüştür. Osmanlıların kurduğu dev çadıra 4 ayrı kapı yapılmış ve ortaya yuvarlak bir masa konulmuştur. Avusturya, Polonya, Venedik ve Rusya heyetleri aynı anda kendi kapılarından girip masalarına oturuyor ve karşılarında toprak kayıplarını asgariye indirmeye and içmiş Osmanlı müzakere heyetini dimdik hazır buluyorlardı. Anlayacağınız, Karlofça’da baskın taraf, Osmanlı heyetidir. Hatta müttefiklerin aralarındaki anlaşmazlıkları çözme işi de Osmanlı diplomatlarına düşmüştür.

Bütün olumsuz havaya rağmen Karlofça’da Osmanlı heyetinin elini rahatlatan 3 koz vardır. 1) Farklı çıkar ve beklentileri olan müttefikler ortak bir ilkede birleşemiyor ve birinin işine gelen karar öbürünün aleyhine dönebiliyordu. Bu da Osmanlı diplomatlarına, ellerini içine rahatça daldıracakları geniş bir çatlak sunuyordu. 2) Avusturya heyetinin acelesi vardı, çünkü Fransa ile savaşın eli kulağındaydı. 3) Rus heyeti Kongre’nin daha ileri bir tarihte yapılmasını istiyordu.

Polonya ile diplomasi satrancı

Bir zamanlar Osmanlı himayesinde bulunan Polonya heyetiyle yapılan ilk birkaç oturum hoşbeşle ve eski dostlukların yad edilmesiyle geçmiştir. Kamaniçe Kalesi üzerinde yoğunlaşan pazarlıklar sırasında kale iki taraf arasında gidip gelmişti. Osmanlı tezine göre bölgedeki diğer kaleleri Kral’ın bütün uğraşmalarına rağmen alamaması, Polonya’nın bu topraklara hakim olamadığını gösteriyordu. Öyleyse kale Osmanlı tarafında kalmalıydı. Müzakereler kilitlenmişti. Polonya heyeti ani bir manevra ile toprak meselesini bir yana bırakarak Kırım Hanlarına vermekte olduğu haracın kaldırılmasını istedi. Bu teklif, Kamaniçe’nin olmasa da, Eflak ve Boğdan’ın Osmanlılara kalacağının ilk işaretiydi. Saatler süren pazarlıklardan sonra taktik değiştirme sırası Osmanlı heyetine gelmişti. Hem işgali altında bulunan Eflak ve Boğdan’ı, hem de Kamaniçe kalesinin civarındaki toprakları boşaltması istendi Polonya’dan. Hamle üstünlüğü Osmanlı tarafına geçmişti. Polonya heyeti bir kere bazı topraklardan taviz verebileceğini ağzından kaçırmıştı. Ancak Kamaniçe üzerindeki ısrarları devam ediyordu. Bunun üzerine Osmanlı heyeti, Avusturya ile daha önce varmış olduğu anlaşma gereği bunu istediği, Polonya’nın bir derdi varsa bunu Avusturya ile halletmesi gerektiği tezini öne sürerek Avusturya ile Polonya’yı karşı karşıya getirmeyi başardı. Sonunda Kamaniçe kalesi Polonya’da kalmış, buna karşılık Polonya, Eflak ve Boğdan’ı boşaltmayı kabul etmişti.

Karlofça’daki Osmanlı delegasyonu, askerî yenilgilere ve müttefiklerin “Savaşı yeniden başlatırız ha!” tehditlerine boyun eğmemiş ve masalara herhangi bir zafiyet, yalvar yakar olma vaziyetine girmeden, vakarla oturmuş, birbirine düşen müttefik heyetlerinin açıklarından ustaca faydalanmasını bilmişti. Kaybedilen toprakların büyüklüğüne rağmen masada asla küçülmemiş, Sadrazam ve Padişah’ın sonuna kadar arkalarında olduğu güveniyle hareket etmiş ve Kıbrıs’ta olduğu gibi kendi canibinden yükselen “Bir an önce bu işi halledin, yoksa…” tehdidi ve baskısı altında kalmadan toprak kayıplarını asgariye indirerek dönmüştü İstanbul’a.

Osmanlı tarihi bundan sonra Macaristan ve Podolya olmadan yoluna devam edecekti. Ama devletin “ırz ve namusu” korunmuş, 1718 Pasarofça ve 1740 Belgrad antlaşmalarında rövanşı almak için büyük bir tecrübe birikimiyle ve yüzü kızarmadan kalkılmıştı masadan.

Bir barış antlaşması, masada devam eden savaştır çünkü…


Haftanın tüyosu:

Karlofça’yı nereden okuyalım?

Genellikle kaynak belirtmiyorum ama bu hafta bir istisna yaparak kafalarını fazlasıyla karıştırdığım sevgili okurlarıma birkaç “tüyo” vereceğim.

Rifa’at Ali Abou-El-Haj’ın 1963’te Princeton Üniversitesi’nde hazırlamış olduğu doktora tezi hâlâ bu konudaki en iyi çalışma olma özelliğini koruyor (The Reisülküttab and Ottoman Diplomacy at Karlowitz). Bu tezin bir özeti, Tarih ve Toplum dergisinin Kasım ve Aralık 1999 sayılarında Türkçeye çevrildi. Rami Mehmed Paşa’nın “Karlofça Sulhnamesi” yazma halinde kütüphanelerde bekliyor ama üzülmeyin, Ali Canib Yöntem 1952’de TTK tarafından basılan IV. Türk Tarihi Kongresi’nde bu kitabın faydalı bir özetini çıkarmıştır. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Osmanlı Tarihi (c. III/I. Kısım), Cumhuriyet tarih yazıcılığından ayrılmayı başardığı noktalarda ilginç bilgiler verebilmektedir.


Ekmeksiz balık yenir mi?

Rami Mehmed Paşa’nın meşhur hazırcevaplığı Karlofça’da hasımlarımıza kök söktürmüştür. Avusturyalılar Temeşvar’ı Osmanlılardan kopartamayacaklarını anlayınca son çare olarak eyaletten geçen nehirlerin kendilerinde kalması gerektiği şartını ileri sürerler. Bunun Temeşvar’ı eninde sonunda düşmana teslim etmek anlamına geleceğini gören Mehmed Paşa, uykusuz geçen uzun bir gecenin ardından oturduğu müzakere masasında Avusturya heyetini keskin bir mantık açmazına sokmayı başarır. Müzakere şöyle gelişir:

- Yani siz diyorsunuz ki Temeşvarlılar su içmesin, öyle mi?

- Yok, böyle bir şey demedik. İnsanları ve hayvanları sudan men etmiyoruz.

- Peki balık tutup yemesinler mi?

- Hayır, balık da avlayabilirler.

- Pekala, hiç ekmeksiz balık yenir mi? Bu insanlar su olmazsa değirmenlerini nasıl döndürecekler de ekmek yapacaklar?

Sonuç: Temeşvar Osmanlılarda kalır. 29.02.2004 Mustafa Armağan (Turkuaz)


                                   Biliyorum arkadaşlar abarttım ama kendimizi sorgulama yönündeki ataletimizin kırılması için şart. Karlofça'daki diplomasi trafiği bize birkez daha "Türk Diplomasi Kültürünü" göstermekte. Evet sanılanın aksine Türkler'in gelişmiş diplomasi kültürü vardır. Birileri yaygara kopartırken Türk tarafının ağır başlı davranması buyüzden olsa gerek. "Biz henüz pazarlığa başlamadık" diyebilmenin rahatlığı...



Logged

"Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında; Yekpare geniş bir anın Parçalanmış akışında," A.Hamdi TANPINAR "Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir..." Cemil MERİÇ
Global Moderator
Uzman Üye
*****
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 306
Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #4 : 30 Mayıs 2006 - 13:33:12 »

Şimdi bende bir iki şey yazıcam. Bize öğretilen tarihin gerçekte ne kadar doğru olduğundan bir kaç örnek vereceğim. MEB’in ortaya koyduğu tarih bilgileri gerçeği ne kadar yansıtıyor. Bazı şeyler gizleniyor mu, söylenmek mi istenmiyor, saklamaktaki amaç ne biraz irdeliyelim.

Ben Türkiye Cumhuriyetinin doğuşuna neden olan tarihin gördüğü ilk genel(global mi desek acaba :P) savaşla başlamak istiyorum. Malum herkes bilir bu savaşı dört umutsuz ev kadınının (Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı ve Bulgaristan’ın) tüm dünyaya  karşı olduğu savaş. Bize bu savaşla ilgili neler anlatılır bir bakalım.

Genel olarak Osmanlı bu savaşta  Çanakkale, Kafkasya, Kanal, Hicaz, Yemen, Irak, Suriye, Filistin, Galiçya, Romanya ve Makedonya cephelerinde savaşmıştır. Son üç tanesi kendisiyle ilgili değildir. Müttefiklerine yardım amaçlıdır. Peki bize koca öğrenim hayatımız boyunca öğretilen bu cephelerle ilgili –Çanakkale ve Kafkasya- cepheleri hariç iki kelime ile bahsedilirken. Özellikle Çanakkale cephesiyle ilgili neden sayfalarca anlatım vardır. Birileri bir şeyler mi saklamak istiyor. Aslında saklamaya çalıştıkları şeyler o kadar büyük ki. Bu cephelerdeki yenilgiler sonrası elden çıkan topraklar Bağdat, Basra, Musul, Hayfa, Beyrut, Şam, Kudüs, tüm Suriye ve Ürdün, Halep say say bitmiyor. Bu nedenle ki bize bu cephelerle ilgili sadece birkaç kelime öğretirler. Yenilmiş (hatta Sarıkamış gibi bir facia yaşanmasına rağmen) olmamıza rağmen kitaplarda diğer cephelere göre daha fazla anlatım bulan, üzerinde durulan  Kafkasya cephesinin ne farkı vardır. Ruslar bu cephede bizi parçalamışlardır. O zaman neden bu cepheyi diğerlerinden farklı anlatırız. Bakınca o cephede de Erzurum ve Trabzon elden çıkmıştır. Ama Ekim 1917 İhtilali ile Rusya savaştan çekilince biz bu toprakları geri almayı başardık. Bundan ki bu cepheden de bahsedilir.

Tabi ki -bana göre en büyük tarih yalanımız- savaşın sonuyla ilgili anlatımlarımız. Almanya yenik sayıldığı için bizde yenik sayıldık hikayesi. Böyle bir komediyle gibi kandırmaya çalışıyorlar merak ediyorum. Hayır yenik sayılmak ne demek. Biz kazandıkta birileri bizi yenik mi saydı toplamda belirli bir puanın altına mı düştük. Ayrıca müttefiklerin teslim olduysa sen devam et kardeşim bildiğim kadarıyla savaşta diskalifiye olmakta yok. Bizim bu savaş kazandığımız tek cephe Çanakkale(onu da irdeleyelim Çanakkale ne kadar geçilmezmiş görmek lazım) o kadar. Hala neyi zorluyoruz ki. Biz bu savaşta yenildik birileri kaybetti diye yenik sayılmadık(ya tabire bak ne demek bu merak ediyorum). Zaten İtilaf devletlerinin teslim oluş tarihlerine bakarsanız bunun gerçekten bir yalan olduğu da ortaya çıkar;

Bulgaristan 30 Eylül 1918
Osmanlı 30 Ekim 1918
Avusturya 3 Kasım 1918
Almanya 11 Kasım 1918

Bakınca tüm müttefikleri teslim olan Almanya aslında biraz yenik sayılmış gibi :P. Ah ah bize okul hayatımız boyunca kim bilir daha ne yalanlar anlatılmıştır.   

Çanakkale’ye gelirsek; Tarihin o zamana kadar gördüğü en büyük çıkarma harekatı ve belki de en kanlı cephelerinden birisi. Biz burada destan yazdık doğru. Gelibolu’yu gidip karış karış elinde dürbünle yürüyerek gezmiş basmadık toprak bırakmamış biri olarak söylüyorum bunu. Orda gerçek bir tarih yatıyor ve herkesin bunu gidip görmesi gerekiyor bence. Yalnız benim söyleyeceklerim bunlar değil. Hepimizin bildiği Çanakkale geçilmez mantığı. Futbola bile yansımış bir terim. 9 kişiyle kale önünde set kuran takımlar için Çanakkale geçilmezi oynuyorlar denir. Peki Çanakkale’nin geçilmezliği nedir veya gerçekten geçilmemiş midir? Aslında Çanakkale geçilmiştir. Hem de iki türlü… Çanakkale Mondros Mütakeresinin emirleri(özellikle emirleri diyorum zira bu bir antlaşma maddesi değil baskıyla imzalatılmış emirlerdir) gereğince 13 Kasım 1918'de itilaf devletlerince geçilmiştir. Yani bizim kutlamalar yapıp andığımız 18 Mart 1915 tarihinden 3 yıl 7 ay 25 gün sonra… Devrin en büyük teknolojik makinelerinin becerip geçemediği Çanakkale’yi bir antlaşma emri gereğince ellerini kollarını sallayarak ve 5 çaylarını içerek rahat rahat geçtiler. Yani Çanakkale bir bakıma bir geçikme olabilir. Bu durumda biz bir gecikmeyi mi kutluyoruz? Olan orda şehit düşen binlerce vatan evladına mı oldu? Çünkü savaşın gidişatını değiştirdi denir(ve savaşın uzamasını sağladı) Çanakkale ama sonucunu değiştirmemiştir. Çanakkale 1915’de geçilse ne olurdu diye sorar tarih öğretmenleri verilen cevaplar;

İstanbul’u işgal edecekler.
Osmanlı Hükümeti'ni ve padişahını baskı altında tutacaklar ve dediklerini yaptıracaklar.
Osmanlı ordusunun terhisini isteyecekler.
Stratejik noktalara asker çıkaracaklar ve buraları ele geçirecekler.

İyide bunlar zaten üç yıl sonra gerçekleşmedi mi? O zaman… Aslında Çanakkale Rusların savaştan çekilmesine neden olmuştur ve biz bu sayede Doğu Anadolu’yu geri almayı başardık. Belki Sarıkamış’ta bir facia olmasa daha iyi sonuçlarda verebilirdi ama bakınca yukarıdakileri düşünmeden edemiyor insan…
Logged

Matematiksel buluşun itici gücü mantık değil, hayalgücüdür
Global Moderator
Uzman Üye
*****
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 306
Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #5 : 30 Mayıs 2006 - 13:37:08 »

Çanakkale Geçilmişti Aslında

Çanakkale'de bazı gerçekler, kesif bir efsane bulutunun arkasında kalmıştır. Tıpkı "Çanakkale geçilmez!" sözünde olduğu gibi. Aslında Çanakkale geçilmiş, hatta 1915'de bir ara Marmara Denizi İngiliz ve Fransızların denetimine bile girmişti. Gerçekler bazen efsanelerden daha ilginç olabiliyor.

"Çanakkale geçilmez!" Bu her 18 Mart'ta sıkça tekrarlanan sözü mutlak manada alıyorsanız, '1915 yılında hiçbir düşman gemisi veya askeri Çanakkale Boğazı'nı geçemedi, Marmara Denizi'ne adımını atamadı' şeklinde yorumluyorsanız, korkarım bu yazıyı okuduktan sonra büyük bir hayal kırıklığına uğrayacaksınız.

Efendim, "Şeyhülmuharrirîn" Burhan Felek'in (1889-1982) bereketli ömrü ve neredeyse bir o kadar verimli geçen yazı hayatı, yakın dönem tarih ve kültürümüz açısından son derece önemli bir kaynak haline getirmiştir yazdıklarını. 60 yıla yakın süren yazı hayatında günlük fıkraları kadar "Hayal Belde Üsküdar" (İstanbul 1988) adlı hatıraları da hafızamızdan silinen bir çok karanlık noktayı aydınlatmaktadır.

Burhan Felek'in müthiş ifşaatına göre, Çanakkale Savaşı sırasında bazı düşman denizaltıları Çanakkale Boğazı'nı denizin altından geçmiş ve Üsküdar önlerine kadar yanaşarak bazı mahalleleri topa tutmuştur. Kendi ağzından dinleyelim mi bu müthiş ifşaatı?

"[1915'de] Marmara'ya düşman denizaltıları girmişti… Nitekim günün birinde, güpegündüz, bu denizaltılardan biri, Üsküdar'ı topa tuttu. Topa tuttu dersem, birkaç mermi attı. Bunlardan biri bizim mahallenin [Selimiye Kışlası civarındaki İhsaniye Mahallesi- M.A.] batı kısmında bir yere, Paşakapısı civarına düştü. Bir diğeri de, Selimiye'ye düşmüştü… O sebeple idi ki, Marmara Denizi'nde, bizim alelâde vapurlarımız sefer etmezlerdi. Ancak Kızılay gemileri, hastane gemileri, sefer yapabilirdi. Onları da arada bir bu düşman gemileri kontrol ederdi. Yani bizim Marmara'da, deniz hakimiyetimiz yoktu."

Şaşırtıcı gerçekten de: Felek'in anlattıklarına bakılırsa düşman gemileri Çanakkale'den geçmekle kalmamış, üstelik Marmara Denizi'ne postu sermiş ve gelen geçen gemilerimizi durdurup kontrol etmeye başlamışlardır.

Nasıl, şaşırdınız mı? Ama sıkı durun, çünkü dahası var.

Burhan Felek, Kumkapı, Yenikapı sahillerinde bu denizaltılardan birinin güvenliği sağlamakla görevli bir Türk torpidobotuyla savaşına bile şahit olmuştur:

"Torpidomuz görülen bir torpidobot idi. Küçük topları vardı. Bir şey kovaladığı belli idi. Derken düşman denizaltısı yüze çıktı. Ve bizim torpidobot ile savaştı, güpegündüz. Bizim torpidobot kaçmadı, ama düşman denizaltısı da batmadı. Birbirlerine ateş ede ede ayrıldılar."

Bu gibi sahnelere sık sık şahit olan İstanbullular, hele ilk hedef durumunda olan İhsaniyeliler, korku içindedirler. Çanakkale'yi deniz üstünden değil de, altından geçmiş olan düşman denizaltıları yüzünden halkın huzuru iyiden iyiye kaçmış, kendilerini emniyette hissedemez olmuşlardır. Felek, denizaltıların Adalar ve Bandırma civarındaki ücra koylara gidip dinlendiklerini, gerektiği zaman da dışarı çıkıp şehre korku saldıklarını ekliyor sözlerine.

Bunları okuyunca insan sormadan edemiyor: Ya bizim tarihlerimiz yalan söylüyor, ya da Burhan Felek. İyi de koskoca adam neden uydursun ki? Bu zaten o dönemi yaşayan pek çok görgü şahidinin bildiği bir şey değil midir?

Marmara'da devam eden "Boğaz Harbi"!

Burhan Felek'i ciddiye almayanların kaçış yollarını tıkamak için bu defa bir tarihçiye başvuracağım. Boğaziçi Üniversitesi'nden değerli tarihçi Prof. Zafer Toprak, "Toplumsal Tarih" dergisinin Mart 2003 tarihli sayısında Felek'in çocukluk hatıralarına dayanarak anlattığı Çanakkale'nin deniz altından geçilmesi olayına şöyle ışık tutuyor:

"Marmara'da [Çanakkale'de hastalanan ve yaralananları taşıyan gemilerin oluşturduğu - M.A.] yoğun bir trafik vardı. İtilaf devletleri bu trafiği kesmek ve Beşinci Ordu'yu cephanesiz ve silahsız bırakmak amacıyla Marmara'ya denizaltı soktular. İngiliz ve Fransız denizaltıları Boğaz'dan sızmış ve Marmara'daki taşımacılık etkinliklerini vurmaya başlamıştı. Özellikle İngiliz[lerin] E-11 ve E-14 denizaltıları etkin oluyordu. Bir süre sonra İtilaf hava güçleri de denizaltı saldırılarını desteklemeye başladı… Marmara iki ucundaki müstahkem boğazlar sayesinde kapalı bir deniz konumundaydı. Ama gizlice giren denizaltılar ve hava gücü sayesinde [bir] savaş meydanı olmuştu."

Demek ki, Burhan Felek'in anlattıklarının eksiği var, fazlası yokmuş. Demek ki, Çanakkale, bize öğretildiği gibi "geçilmez" değilmiş! Geçilmiş, hatta o kadar ki, Marmara Denizi, 1915 Ağustos'unda ciddi ciddi deniz savaşlarına sahne olmuştur!

Payitaht İstanbul'un güvenliğini tehdit eden ve ahalinin yüreklerini ağızlarına getiren denizaltı tehdidi karşısında Osmanlı donanması, sonunda Marmara Denizi'ndeki Fransız ve İngiliz denizaltılarına karşı büyük bir karşı taarruza geçmiştir. Bu, Çanakkale Savaşı'nın bilinmeyen perdelerinden biridir ve adı da "Marmara Denizaltı Savaşı"dır. Prof. Toprak, bu savaşın bilançosunun Çanakkale Savaşı'ndakinden hiç de hafif olmadığını söylüyor bize:

"Fransızlar dört, İngilizler dokuz denizaltı yitirdi. Marmara denizaltı savaşında Osmanlı donanması da Barbaros Hayrettin Paşa zırhlısını, Peleng-i Derya topçekerini, Yarhisar torpidosunu ve birçok küçük gemiyi yitirdi."

Özetle, karadan veya denizin üstünden olmasa bile, denizin altından Çanakkale Boğazı geçilmiş, hatta İngiliz ve Fransız denizaltıları Üsküdar'a kadar sokulmuş ve dışarı çıkarak Selimiye Kışlası civarını bombalamış, Boğaz'da Çanakkale cephesinden yapılan hasta ve yaralı nakliyatına engel olmaya çalışmış, Türk denizaltıları ve savaş gemileriyle Marmara Denizi'nde vuku bulan savaşma sonucu her iki taraf da ağır kayıplar vermiştir.


Mustafa Armağan
Logged

Matematiksel buluşun itici gücü mantık değil, hayalgücüdür
Global Moderator
Uzman Üye
*****
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 306
Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #6 : 30 Mayıs 2006 - 13:41:41 »

İnanamadım, Çanakkale geçilmiş!

Geçen haftaki yazıma tepkiler, söz birliği etmişlercesine hemen hemen aynıydı: “İnanamadık yazdıklarınıza! Çanakkale Savaşı’nın bu gerçekleri yıllardır neden anlatılmamış?” Burada tarih yazarlarının bir zaafını tespit etmekte yarar var: Hamaset ve tarihî olayları hep önceden belirlenmiş bir kalıba dökerek anlatma gayretkeşliği yüzünden bu kalıba sığmayan olaylara gözlerini kapatıyorlar. Bilmemiz gerekir ki, tarihçiler bazı perdeleri açarken, başka olayların önüne kalın perdeler çekmekte mahirdirler. Çanakkale savaşları anlatılırken denizaltıların önüne çekilen perde de bunlardan birisi.
Perdeyi biraz daha aralamaya ne dersiniz?

Çanakkale’yi karadan ve denizden geçemeyen İtilaf Kuvvetleri denizaltılarına boğazı denizin altından geçmeleri emri verilmişti. Önce bir Avustralya denizaltısı Marmara’ya girmiş; ancak Sultanhisar Torpidobotumuz tarafından mürettebatı esir alındıktan sonra batırılmıştı. 25 Nisan 1915’te bu defa bir İngiliz denizaltısı Marmara’ya sızmış ve elini kolunu sallayarak dolaşmıştı. Bu denizaltının en büyük “başarısı”, İstanbul’dan Seddülbahir cephesine 6 bin kişilik bir askeri birliği götüren eski bir yolcu gemisini batırması olmuştu. Gemiden tek bir kişi bile sağ kurtulamamıştı ki, bu, Çanakkale Savaşı’ndaki en ağır can kayıplarından biridir.

Bir başka İngiliz denizaltısı E-11, Binbaşı Nashmith komutasında Bakırköy açıklarına kadar gelmiş, orada Peleng-i Derya adlı gambotumuzu batırmış, Tekirdağ açıklarında bir Türk gemisine rastlamıştır. İşe bakın ki, “Chicago Daily News” muhabiri de gemidedir. Geminin batırılacağını öğrenen yolcular alelacele filikalara doluşup denize inmişler, gemi boşaldıktan sonra torpillenmiş ve “muazzam bir alev göklere yükselmiş”tir. Çünkü gemi, ağzına kadar cephane yüklüdür! Binbaşı Nashmith, Marmara’da terör estirmeye devam etmiştir. Birkaç gemi daha batırmış, hatta Yavuz zırhlımızı bile batırabileceğinden korkularak önüne yardımcı gemiler çekilmiş, İstanbul’da kırmızı alarma geçilmiştir.

Tam bu sırada bir Alman denizaltısının, Otto Hersing’in U-21’inin Çanakkale önlerinde üslenmiş bulunan İngiliz ve Fransız gemilerini atlatarak Marmara’ya girdiği haber alınmıştır. Haber Türk tarafını derin bir sevince boğarken, düşmanları endişe bulutlarının sardığını biliyoruz. İngiliz donanması bir kazaya uğramamak için Çanakkale’den çekilmişse de Hersing’den kaçış yoktur. Kabatepe açıklarında Triumph adlı savaş gemisini torpilleyerek batıran Hersing’in marifetleri bununla kalmamış, Seddülbahir’e dönen İngiliz donanmasından Majestik zırhlısı, Hersing’in yeni kurbanı olmuştur. Alman Binbaşı’nın darbesi, sabah 06.40’ta gelmiştir. Torpil o kadar derinden atılmıştır ki, İngiliz bahriyelileri neden sonra torpillendiklerinin farkına varmışlardır. Dev zırhlı, korkunç bir infilak sonucunda sadece 15 dakika içerisinde denize gömülmüştür.

Sonuçta Çanakkale Savaşı süresince Marmara’ya 13 Müttefik denizaltısı girmiş, Çanakkale Boğazı’nı yolgeçen hanına çeviren bu denizaltılar savunmamızı toplam 27 defa delmişlerdi. Bilançomuz gerçekten ağır olmuştur: 2 savaş gemisi, 1 muhrip, 5 hücumbot, 11 nakliye gemisi, 44 buharlı ve 148 yelkenli tekneyi Çanakkale savaşlarının uzantısı olan bu Marmara deniz savaşında kaybetmiştik.

Şimdi inanabildiniz mi Çanakkale’nin geçildiğine? O zaman gelecek sene Çanakkale’yi anarken Müstecib Onbaşı ile Otto Hersing’in adlarını hafızamızın bir kenarına iliştirelim, olmaz mı?


Turkuaz nasıl Müstecib Onbaşı oldu?

Takvimler 17 Ekim 1915’i gösterirken, Fransızların “Turquoise” adlı denizaltısı Çanakkale Boğazı’nı geçtikten sonra Marmara Denizi’ndeki tedhiş görevini tamamlayıp geri dönerken bir ara deniz yüzeyine çıkmıştı. Türk sahil bataryaları denizaltının periskopu görünür görünmez ateşe başlamış ve Turkuaz, Akbaş mevkiinde karaya oturmuştu. Kendini kurtarmak isterken su yüzüne çıkmak zorunda kalmış, tam bu esnada Bursa’nın Yenişehir kazasından Müstecib Onbaşı’nın açtığı ateş, Turkuaz’ın kulesine isabet etmiş ve dalış kabiliyetini yitiren denizaltı, Türk kuvvetlerine teslim olmuştur. Turkuaz’da ele geçirilen gizli vesikalardan düşman denizaltılarının Marmara’da buluşup Türk gemilerine saldıracakları öğrenilmiş, bunun üzerine yardımımıza gelmiş olan bir Alman denizaltısı, buluşma yerine giderek bir İngiliz denizaltısını batırmıştır. Esir alınan Turkuaz, Haliç’e çekilmiş, tamir gördükten sonra Enver Paşa’nın da hazır bulunduğu bir törenle donanmamıza katılmış ve adı, “Müstecib Onbaşı”ya çevrilmiştir. Ne yazık ki Müstecib Onbaşı bize de yar olmamış, İstanbul’un işgali sırasında Fransızlar Turquoise’larını alıp geri götürmüşler. Bize ondan sadece Müstecib Onbaşı’nın açtığı ateş sonucunda yaralanan “kule saçı” hatıra kalmıştır. Bu ilginç parça, Beşiktaş’taki Deniz Müzesi’nin bahçesinde, unutulmuş bir tarihten satırlar fısıldar gelen geçene.


Denizaltıcılığımızın babası da II. Abdülhamid çıktı

Denizaltıcılığımızın babasının, şu denizciliğe önem vermediği ve donanmamızı Haliç’te çürümeye terk ettiği için önüne gelenin suçladığı II. Abdülhamid olması, bazılarının yüzünü kızartmalı ama nerde? Denizaltıların önemini 1885 gibi oldukça erken bir tarihte fark etmiş olan Abdülhamid, Kaptan Grant’ın tasarımını yaptığı, İsveçli ünlü ağır silah fabrikası direktörü Thorsten Nordenfelt’in inşa ettiği denizaltının Yunanlılarca satın alındığını öğrenir öğrenmez harekete geçmiş ve aynı şahıslara iki denizaltı sipariş etmiş. 1887-88’de donanmamıza katılan denizaltılara Abdülhamid ve Abdülmecid isimleri verilmiş. Tarihte ilk torpido atış tecrübesi yapan denizaltılar bunlardır. Abdülhamid’in 1904’te Amerikalı Bagnam (Bucknam) Paşa’yı Rauf Orbay’la birlikte dünya tersanelerini incelemeye gönderdiği ikinci bir denizaltı alım teşebbüsü olmuşsa da, bu teşebbüs akim kalmıştır. Alınabilseydi, I. Dünya Savaşı’nda en azından birkaç tane denizaltımız olur ve Marmara’ya sızan İngiliz ve Fransız denizaltılarına göz açtırmazlardı.

Mustafa Armağan...


Konuyu araştırıken rastladığım iki yazı. Aynı elden çıkmış ama söylediklerime ilginç bir bakış olarak gördüm. Olaylar, anlatım şekilleri, düşünmek araştırmak lazım. Her şey gerçekte göründüğü(ya da anlatıldığı) gibi olmayabiliyor. Biz Çanakkale'de destan yazdık burası kesin ama bazı şeyleri de tüm gerçekleriyle anlatmak gerekir. Bunun bize bir şey kaybettireceğini mi düşünüyor? Bilmiyorum ama pek çok konuda yanlış bilgilendirildiğimiz de gerçek...

« Son Düzenleme: 30 Mayıs 2006 - 13:47:15 Gönderen: Spike Jr » Logged

Matematiksel buluşun itici gücü mantık değil, hayalgücüdür
Uzman Üye
*****
Offline Offline
Mesaj Sayısı: 302
Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #7 : 07 Haziran 2006 - 00:57:05 »

Fatih, gemileri bir tek kafamızdan geçiremedi
MUSTAFA ARMAĞAN
Hele tarih alanında hiç eksik olmaz maksatları üzümü yemek değil, bağcıyı dövmek olanlar. Her 29 Mayıs’ta pusuya yatıyor ve İstanbul’un fethi bir hataydı dedikleri halde, gündeme gelmek için onu ganimet biliyorlar. Samimiyetsizlikleri her hallerinden belli. Ancak basında yandaş bulmaları da çok zor olmuyor anlaşılan.
Okurlarım soruyor: Fatih gemileri gerçekten karadan geçirmedi mi? Timaş Yayınları’ndan çıkan “Ufukların Sultanı” adlı kitabımda bu konuyu ele aldığımı söyledikten sonra şakayla karışık, “Karadan yürüttü ama kafalarımızdan yürütemedi” diyorum; kendilerine. Hakikaten kafalarımız yapıp ettiklerini almıyorsa Fatih ne yapsın?

Vatan gazetesinde (29 Mayıs 2006) çıkan haberdeki iddialar şunlar:

1) Gemilerin karadan yürütülmediğini artık neredeyse herkes kabul ediyormuş ve bu bir masalmış.

2) Kaynaklarda gemilerin iki gecede yürütüldüğünden söz ediliyormuş.

3) Gemilerin geçirileceği alan yokuş, tümsek ve çukurlarla dolu ve sık bir ormanlık alanmış. Dolayısıyla sadece ağaçların kesilmesi bir ay alırmış.

4) Eğer gemiler Kasımpaşa’dan indirilmiş olsaymış, Bizanslılar daha yoldayken gemilerin gelişini görürmüş.

5) Bu gemiler Haliç’in ormanlık bölgesinde kalan Okmeydanı’nda yapılmış ve yapımına 7-8 ay öncesinden başlanmıştır. Bu iddiaya dayanak olarak da iki ‘kaynak’ zikrediliyor: Evliya Çelebi ile Müneccimbaşı.

Sırasıyla cevaplandıralım:

1) Acaba sözü edilen ‘herkes’ nasıl bir şeydir? Bilim adamları mıdır bunlar, yoksa iddia sahipleri gibi düşünen birtakım tarih meraklıları veya ‘kaynaklar’ mı? Belli değil. Mesela Fatih devri üzerine uzmanlığı tartışılmayan Halil İnalcık hoca mı? Aksine, hoca tam tersini savunuyor. Hammer mi? Hayır. Babinger mi? Ne münasebet! İlber Ortaylı mı? İddialara gülüp geçiyor. Kim öyleyse bu ‘herkes’? Kendi kitaplarını okuyup ikna olan ‘fanları’ mı?

Masal, öyle mi? Kuşatmayı yaşamış şahitlerin anlattıkları da mı kâr etmiyor? Nicolo Barbaro Bizans’ın içinden anlatıyor yetmiyor, Tursun Beğ dışından anlatıyor olmuyor, ilk tarihçilerimizden Neşrî anlatıyor, kâfi görülmüyor, Âşıkpaşazade yetmiş pare gemi ‘kurudan’, yani karadan yelken açtı diyor, kaale alınmıyor, Venedikli Zorzi Dolfin de atıyor anlaşılan. Yani bütün bu fethi ya yaşamış ya da en yakınlarından dinlemiş olanlar birleşmiş ve bir masal uydurmuşlar bize. Ne mecburiyetleri vardı peki? Birbiriyle ilgisiz şahitlerin aynı olay üzerinde ittifak etmiş olmaları gemilerin karadan yürütüldüğüne en büyük kanıttır ve o ‘herkes’ her kimlerse hiçbir kıymet ifade etmez.

2) Gemilerin bir veya iki gecede yürütüldüğünü iddia edenler Bizanslılardır, Osmanlılar değil. Bunu iyice anlamak lazım. Bizim kaynaklarda gün verilmez. Peki Bizanslılar neden bir gecede diyor? Onlar ilk gemileri ancak sabahleyin görebildi de ondan. Oysa bu konuda bir kitap da yazmış bulunan Feridun Emecen’in de belirttiği gibi (İstanbul’un Fethi Olayı ve Meseleleri), hazırlıklar en az iki hafta öncesinden başlamış olmalıdır. Belki de daha önceden, yani Rumeli Hisarı’nın yapımıyla eşzamanlı olarak. Dolayısıyla bir gecede bu kadar gemi geçebilemez, gemi başına 11 dk düşüyor vs. demek Bizanslıların hayretiyle Osmanlıları yargılamak olur ki, adaletli olmaz.

3) Bu alanın temizlenmesi bir iki günde yapılmadığına göre neden olmasın? Sonra ağaç kesilmesi neden bir ay sürsün ki? Orası hiçbir zaman bir orman arazisi değildi. Belki yer yer ağaçlar vardı Tophane sırtlarında, nitekim Fındıklı isminin buradaki fındık ağaçlarından geldiği söylenir. Yani öyle dev ve sık ağaçlıklar mevcut değildi. Şunu da belirtmek yerinde olur ki, o zamanlar Tophane semtinde bulunan Karabaş deresi yatağının kullanılmış olması da ihtimal dahilindedir. Bir iki kaynak bu noktaya değinmektedir. Bu durumda dere yatağı genişletilip düzeltilerek gemilerin geçmesine uygun bir hale getirilmiş olabilir.

4) Görseler ne yapabileceklerdi Bizanslılar? Hiç düşündünüz mü? Osmanlı ordugâhı Okmeydanı’ndan Kasımpaşa sahillerine kadar uzanıyordu. Yani Bizans ve Venedik gemileri buralara çıkamıyordu ki! Neden? Osmanlı topçuları onları keklik gibi avlarlardı da ondan. Bu yüzden bugünkü Galata Köprüsü ile Eyüp Köprüsü arasına sıkışıp kalmıştı Bizans donanması. Görseler de ellerinden bir şey gelmezdi yani. Nitekim gelmedi de. Fatih zincirin önüne bir filo göndererek Bizans gemilerini meşgul etti bir süre. Bu arada Galata’nın üzerinde bir tepeye yerleştirdiği havan toplarına aşırtma atışlar yaptırarak bu gemilerin Haliç’e indirilmiş Osmanlı gemilerine hücumunu engelledi. Böylece Bizans donanması Haliç’in ağzında çakılı vaziyette kaldı kuşatma boyunca. Ve seyretti muhteşem operasyonu. Bir tek işe yaradı bu gemiler: İstanbul düşünce mağluplarını Avrupa’ya kaçırmaya.

5) Gemilerin Okmeydanı ormanlarında yapılıp Haliç’e indirildiği iddiasına denizciler ne der bilmem. Ama bildiğim kadarıyla, suya indirilip sınanmadan bir gemi yola çıkamaz, çıksa da az sonra batabilir. Böyle saçmalık olmaz. Bu gemiler daha önce muhakkak denenmiş olmalıydı. Karada gemi yap, denize indirir indirmez yüzsün, üstelik savaşsın. Olacak şey mi bu? Bu yaş tahtaya basmayacak kadar akıllı ve tecrübeliydi Osmanlı denizcileri.

Yalnız dikkat edin, fethe şahit olmuş hiç kimseyi kaynak gösteremiyorlar. Onları, başka bakımlardan ciddiye dahi almadıkları Evliya Çelebi’ye dört elle sarılmış görmek gülümsetiyor beni yalnızca. Evliya Çelebi fetihten yaklaşık 230 yıl sonra öldü, Müneccimbaşı ise yaklaşık 250 yıl sonra. Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin: Gemilerin karadan yürütüldüğünü söyleyen onlarca şahit varken bu ne kadar abes bir zorlamadır? Şahitlere inanmayacaksınız ve sırf Fatih böyle muhteşem bir operasyonu başaramazdı demek için olaydan 200 küsur yıl sonra yaşamış insanların söylediklerine mal bulmuş mağribi gibi saldıracaksınız. Ve bunu ‘aykırı tarihçilik’ olarak ciddiye almamızı isteyeceksiniz. Kaldı ki, bu iddia Sadrazam Mahmud Paşa’nın menkıbelerinin anlatıldığı meşhur bir halk kitabına dayanır. Yani dayandıkları kaynak, en başından hurafe diye bir kenara ittikleri evliya menakıbnamesidir. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak diye buna derler herhalde.

Daha 72 parça geminin asıl görevinin Haliç üzerine köprü kurmak olduğunu yazacaktım. Bu gemilerin sayısının ve boyutlarının bile Haliç’in en dar yerini kaplayacak şekilde santimi santimine belirlendiğini ve yan yana geldiklerinde yaklaşık 350 metrelik en dar yerlerinden biri olan Defterhane iskelesiyle Kumbarahane arasında bir köprü oluşturduklarını söylemekle yetineyim. Bu dahi 21 yaşındaki ‘çocuk’un harikalarındandır. 
 Turkuaz.
 
Logged

"Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında; Yekpare geniş bir anın Parçalanmış akışında," A.Hamdi TANPINAR "Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir..." Cemil MERİÇ
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
GenForum - Bilimsel Forumlar - Türkiye Bilim Sitesi  |  Bilimler  |  Diğer Bilimler  |  Konu: Tarih'e Yeniden Bakış
Gitmek istediğiniz yer:  

Bu Sayfa 0.106 Saniyede 24 Sorgu ile Oluşturuldu
Forumda Arama                   Gelişmiş Arama
Sponsor Bağlantılar
Forum Duyuruları
Forum ve Site kullanımına ilişkin sorularınızı, yeni özellikleri nasıl kullanabileceğinize dair merak ettiklerinizi ya da paylaşmak istediklerinizi belirtmek için "Yardım" başlığını kullanabilirsiniz.
Forum Rütbeleri / Mesaj Sayısı
Yeni Üye < 10
Aktif Üye 10-29
Paylaşımcı Üye 30-49
Tecrübeli Üye 50-99
Uzman Üye > 100
Forum RSS