Anasayfa
|
Forum
|
Bilimler
|
Arşiv Tarama
|
GenKalem
|
Destek
|
Site Haritası
|
Linkler
|
RSS
|
Reklam
|
Arkadaşını Davet Et
|
İletişim
Anasayfa
Bilimler
Forum
Haberler
Galeri
GenKampüs
Kitaplar
e-dükk@n
Destek
İletişim
Anasayfa
Forum
Üye Ol
Şifre Hatırlat
_MYPMS_PROFILE_POPUP_ALERT
_MYPMS_POPUP_CNT
_INBOX
_MYPMS_CLOSE
GenForum - Bilimsel Forumlar - Türkiye Bilim Sitesi
|
Katagoriler
|
Evrim
(Moderatör:
Alp Eren H.A.lî.M Kılıç
) | Konu:
"Evrim Aldatmacası" kitapçığı incelemesi
Sayfa: [
1
]
Aşağı git
« önceki
sonraki »
Gönderen
Konu: "Evrim Aldatmacası" kitapçığı incelemesi (Okunma Sayısı 1605 defa)
0 Üye ve 0 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Alp Eren H.A.lî.M Kılıç
Global Moderator
Uzman Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 379
"Evrim Aldatmacası" kitapçığı incelemesi
«
:
27 Mart 2006 - 04:59:15 »
Merhaba arkadaşlar,
Büyük olasılıkla benim gibi bir çok arkadaşımız HY (Harun Yahya) grubunun bedava olarak Türkiyenin bir çok ilinde dağıtmış olduğu "Evrim Aldatmacası" adlı kitapçığını alıp okumuş, "Evrim'in bilimsel çöküşünü", koskoca, akıllı evrimbilimcilerin nasıl böyle komik (!) iddialarda bulunduğunu görmüş ve birer anti evrimci olarak yetişmişizdir. Zamanında koyu bir evrim karşıtı olan naçizane bendeniz bu işi biraz daha derinine girip araştırmaya başladığımda,
"Evrim" gerçeğini de anlamaya başlayınca
üzülerek söyleyeyim ki Evrim karşıtı HY kitap, dergi, websitelerinde anlatılanların ezici çoğunluğunun Evrimin öne sürdüğü bir çok şeyle ilgisi olmadığını, evrim hakkında yeterince bilgisi olmayan halk kitlelerini ne yazık ki yanılttıklarını, yapılan alıntıların çarpıtmalarla dolu olduğunu gördüm.
Bu yanıltmaları (aldatmacaları) gördüğüm ve daha fazla kişinin (evrim hakkında yanlış bilgileri olan kişilerin) bu yanıltmaları birer gerçekmiş gibi ezberleyerek dilden dile, forumlardan forumlara aktarmasını tasvip edemediğimden bu başlık altında sizlerle bu konu üzerine çeşitli kaynaklardan yararlanarak bir ileti dizisi göndermeyi bir nebze de olsa katkıda bulunmayı düşündüm.
Bu dizinin ilk iletisi olarak HY grubunun "Evrim Aldatmacası" adlı kitapçığının incelenmesini sizlere sunuyorum.
Evrim düşüncesinin “bilimsel” çöküşü mü
"Evrim düşüncesinin bilimsel bir önerme olmadığı, buna karşılık “yaratılış” düşüncesinin “bilimsel” temellere dayandığını" ileri sürülüyor (s.1).
"Bu konu üzerinde kafa yoran onca düşünür ve bilim insanı bilimsel önermenin ne olduğunu bilmiyor mu (anlaşılan bunu yalnızca HY grubu biliyor), ya da demek ki son zamanlarda bilimsel önermenin tanımı değişmiş de haberimiz yok” dedirtiyor.
Lamarck ve Darwin’in evrim anlayışı
Evrim kuramını çürütmeye soyunan grubun evrimi gerçekten anlayıp anlamadığı konusunda okuyucuda ciddi kuşkular uyanıyor. Örneğin, türlerin değişmesi konusunda Lamarck ve Darwin aynı görüşleri mi savunmuşlardır? HY'ye göre evet?! HY “
Aslında, Darwin’in doğal seleksiyon önermesi kendisinden önce Lamarck’ın, ‘kazanılan özelliklerin nesilden nesile aktarılması’ şeklinde açıkladığı evrimci mantıkla aynıydı
” diyerek (s-15) evrim anlayışındaki bilgi düzeyini de ortaya koyuyor.
Bilim ya da evrim tarihiyle biraz olsun ilgilenenlerin çok iyi bildikleri gibi, Lamarck ve Darwin’in evrim anlayışları birbirlerinden dağlar kadar farklıdır.
Lamarck’ın evrim anlayışında bir türün diğerine kaynaklık etmesi sözkonusu değildir. Buna karşılık Darwin’in düşüncesi canlıların ortak bir atadan çeşitlenerek oluştukları anlayışı üzerine kuruludur.
Yine aynı şekilde Lamarck’ın evrimi açıklama şekli olan transformizm (dönüşerek evrim) ile Darwin’in doğal ayıklanması arasında en küçük bir benzerlik yoktur. Aslına bakılacak olursa, bu iki araştırıcının tek benzer noktaları “kalıtım” anlayışlarıdır. Ancak HY bunu vurgulamaktan özenle kaçınarak bu iki bilim insanının evrim anlayışlarının birbirlerinden farksız olduğunu söyleme yoluna gidiyor. Bu,
HY'nin konuları bulanıklaştırma konusunda ne kadar üstün bir yeteneğe sahip olduğunu göstermektedir.
Geçiş formları sorunu
Kitapçıkta üzerinde durulan ana konulardan birisi de “ara-geçiş formlar” sorunudur. (Yazarımızın “ara” ve “geçiş” sözcüklerinin bir arada kullanılmasının bir hikmeti vardır herhalde.) HY evrimin olmadığı konusundaki görüşlerini temellendirirken geçiş formlarının olmadığı savını ileri sürmekte ve bunu kitapçığın değişik bölümlerinde sık sık tekrarlamakta. Evrime bir parça tarafsız bakan kişi, aslında
tüm fosillerin az ya da çok geçiş özellikleri taşıdığını
mutlaka görür. Şimdi konuya biraz daha yakından bakalım.
Kitapçıkta
Australopithecus
ve
Homo habilis
fosillerinin insan soyuna cinsine olmayıp, maymun oldukları savı dile getirilmektedir. Harun Yahya’ya göre yalnızca Homo erectus ve sonrasına tarihlendirilen fosiller “insan”dır. Önce Australopithecus’ları ele alalım. Yazarımıza göre bu canlının insan sayılmaması için en önemli gerekçe dik yürüyememesi ve insandan çok maymunlara benzemesidir (s. 41): “ ...uzun kollar, kısa bacaklar gibi birçok özellik, bu canlıların günümüz maymunlarından daha değişik olmadıklarını gösteren delillerdir.”
Yazarımızın Australopihecus’lar konusunda ne denli tutarsız görüşler ileri sürdüğünü anlamak için tek bir örnek bile yeterli olacaktır. Aşağıda çizimi görülen leğen ve uyluk kemikleri –bu yapılar dik yürümenin en önemli göstergeleri arasında yer alırlar– soldan sağa doğru insan, Australopithecus (afarensis) ve kuyruksuz büyük maymuna (ape) aittir (2). Okuyucu, şekillere bakarak, ortadaki resmin bir insana mı yoksa bir kuyruksuz büyük maymuna mı yakın özellikler gösterdiğini rahatlıkla anlayacaktır. HY’ye göre ortadaki resim bir insana (ya da insan çizgisindeki bir canlıya) ait değil, bir maymuna aittir!
Çizim 1. İnsan, Australopithecus (afarensis) ve ape (kuyruksuz büyük maymun)’in leğen ve bacak kemiklerinin karşılaştırılması (Kaynak Lewin 1998)
Şimdi de Homo habilis'i ele alalım. Literatürde Homo habilis (3) olarak bilinen, taş âletler yaptığı -ki bu yazar tarafından da kabul edilmekte- ortaya konan, ateşi kullandıklarına ilişkin izler barındıran, basit ve kaba barınaklar yaparak geçici de olsa "yerleşime" geçtiklerine dair arkeolojik kanıtlar bırakan bu canlılar her ne hikmetse "insan" olarak kabul edilmiyor. Bakın kendisi bu konuda neler söylüyor (s. 44):
Homo habilis, Australopithecus ismi verilen maymunlarla birçok ortak özellikler taşıyordu. Aynı Australopithecus gibi uzun kollu, kısa bacaklı ve maymunsu bir iskelet yapısına sahipti. El ve ayak parmakları tırmanmaya uyumluydu. Çene yapıları tamamen günümüz maymunlarınınkine benziyordu. 550 cc.'lik beyin hacimleri de bunların birer maymun olduklarının en iyi göstergesiydi. Kısacası ... Homo habilis, gerçekte tüm diğer Australopithecuslar gibi bir maymun türüydü.
Aslında tüm bunları söyledikten sonra bir yaratılışçının Homo habilis'i niçin bir geçiş türü olarak kabul etmeyeceği/edemeyeceği çok açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Niçin mi? Yukarıdaki özelliklerin hepsi, ama hepsi, bu canlının bir geçiş formu olduğunu açıkça ortaya koyuyor da onun için! Nitekim, yazarımız Homo habilis'in iskelet yapısı için kendi ağzıyla "maymunsu" diyor, "maymun" diyemiyor.
Bu arada, Homo habilis'in el ve ayak parmaklarının, çene yapılarının ve beyin hacimlerinin, bu canlıların maymun olduklarının en iyi göstergeleri olduğu iddiasına ancak gülüp geçilebilir. Bu özelliklerin bir maymuna değil insana ait olduğunu, Harun Yahya'nın mensubu olduğu ve yaratılışçılığın Türkiye şubesi olarak çalışan Bilim Araştırma Vakfı'nın başka bir yayınında görmekteyiz. Bu, Gufran Koyuncu imzasıyla çıkan "Evrim" başlıklı kitaptır (4)(5). Bu kitabın 182-193'üncü sayfaları Homo habilis'e ayrılmış. Bu satırlarda habilis'lerin maymun olmadıkları, düpedüz insan oldukları savunuluyor! Hem de tamı tamına 12 sayfa boyunca, gerekçeleri uzun uzun anlatılarak... Bu satırlarda bakın yazarımız neler diyor: (yalnızca başlıklar bile yazarımızın düşüncesini ortaya koymaya yeter) "İnsanın en eski kalıntıları: Homo habiline" (s. 182), "Modern kafatası biçimi" (s. 183), "Beynin geniş kullanım kapasitesi" (s. 184), "Alet yapmaya olanak veren el dizaynı" (s. 185), "Modern ayak yapısı" (s. 186), "Modern iki ayaklı yürüyüş biçimi" (s. 187). Bu durumda şu soruyu sormak farz oluyor: 1992'den bu yana ne değişti de bir önceki yayınınızda "insan" olarak tanımladığınız bir canlı grubunu birden bire maymunluk mertebesine "indirdiniz"?
Yeniden konumuza dönelim: Homo habilis'in insan sayılmamasının altında yatan temel kaygı, tam bir "geçiş formu" olan bu canlının maymun olduğu imajının yaratılarak "Bakın işte, insan evriminde de geçiş formu yok" sözde iddialarını sürdürebilmektir. Bu kaygı en açık biçimde "550 cc'lik beyin hacimleri bunların birer maymun olduklarının en iyi göstergesi[dir]" (s. 44) ifadeleriyle vücut bulmaktadır.
Bir yandan habilis'lerin beyin hacimleri kuyruksuz büyük maymunlara yaklaştırılırken, diğer yandan da âlet yapan ve ateşi kullanan bir grubun maymun addedilmesi hangi mantıkla açıklanabilir?
Homo habilis'lerin diğer kuyruksuz büyük maymunlar (ape) ve Australopithecus'lardan daha büyük bir beyne sahip olduğu tüm araştırıcılar tarafından bilinen bir gerçektir.
Çünkü bu canlının beyin hacmi ortalaması, yazarın söylediği gibi 550 cc değil, 600 cc'nin üzerindedir (6). Örneğin Klein, habilis'lerde beyin hacminin dağılım aralığının 510-750 cc arasında değiştiğini, ortalamasının ise 630 cc olduğunu belirtmektedir
(7). Aradaki fark önemsiz gibi görünebilir, ama insan evriminin ilk aşamalarında yaklaşık 80 cc'lik artış küçümsenemeyecek bir gelişmedir.
Daha da önemlisi, habilis'in beyin hacmi düşük gösterilerek, insanın atasal soylarında meydana gelen gelişme/değişmelerin manipülasyonla perdelenmesi amaçlanmaktadır
. Bu örnek, yazarın rakamlar üzerinde nasıl kaygısızca oynadığını açık bir biçimde ortaya koymaktadır.
Bu, HY'nin rakamlar üzerinde oynamasının tek örneği değildir. Bu tür örneklerle kitapçık boyunca karşılaşılabilir. İşte bir diğeri: Harun Yahya "Atalarımızla aynı anda mı yaşıyoruz?" başlığı altında (s. 49-50),
atalarımıza ait özelliklerin günümüz insanında da bulunduğunu, dolayısıyla evrimin olmadığını
açıklamaya çalışıyor. Bu konuda örnek olarak Homo erectus'un pek çok özelliklerinin günümüzde Avustralya Yerlilerinde gözlenebileceğini veriyor. Burada vurgulanması gereken ilk nokta yazarın düştüğü mantık yanlışlığıdır.
Canlılar tabiî ki kendilerinden önceki atalarının özelliklerinin önemli bir bölümünü taşırlar, bunları kendileri tümden var etmemişlerdir. İnsanın da kendi evrim çizgisinde yer alan atalarının, bu arada Homo erectus atalarının bazı genlerini taşımasından doğal bir şey yoktur.
İkinci nokta ise, yazarın bunu yaparken yine rakamlarla oynuyor olmasıdır. Avustralya Yerlilerini "ilkel" özelliklere sahip olduğunu göstermek amacıyla onların beyin hacmi ortalamasını 900 cc olarak veriyor (s. 49).
Yeryüzünde, yazarın verdiği beyin hacmi ortalamasına sahip hiçbir insan topluluğu yaşamamaktadır
. Yaşayan insan toplulukları arasında beyin hacmi ortalaması açısından en düşük değere sahip olan grubun Avustralya Yerlileri olduğu bilinir; ancak ortalama değer, Yahya'nın belirttiği gibi 900 cc değil, 1256 cc'dir (8). Yani, yazarımızın verdiği rakamdan yaklaşık 350 cc daha yüksektir.
Ya Neandertaller?
Yaratılışçıların akıl almaz çelişkileri ve çarpıtmaları bununla da bitmemektedir. Örneğin haftalık haber yorum dergisi Aksiyon'un 147'inci sayısında yayımlanan E. Şahin Çakır imzalı bir yazı, yüzyılımızın belki de en önemli antropolojik sorununu, insan olanla olmayanı ayırmanın formülünü önümüze koyuveriyor (9). Bu yazı, yüzyıllardır bilim çevrelerinin çözemediği soruyu bir anda çözüvermişti. Çakır'a göre "insan olma" kriteri Kur'an'da yer almaktaydı ve çözümü gayet basitti: Eğer bir canlı ölülerini gömüyorsa insandı, gömmüyorsa insan değildi. Bu özellik Neandertallerde görüldüğü için hiç kuşkusuz bu fosil grubu "insan" olarak değerlendirilmeliydi (10). Buna karşılık Homo erectus, Homo habilis, Australopithecus'lar bu payeye "erişemeyecekler"di. Ancak geriye yanıtlanması gereken acayip bir soru kalıyordu: Günümüzde ölülerini gömmeyen bazı insan gruplarının olduğu bilindiğine göre bunlar insan değil miydi?
Görüldüğü gibi, tek bir kaynaktan yola çıktıkları bilinen yaratılışçılar kimin "insan" olduğu konusunda uzlaşmaya varmaktan çok uzaktırlar. Yaratılışçılardan biri Homo erectus'a "insan" derken, diğeri "Hayır, insan değil" diyor. Peki kimin söylediği doğru? Daha kimin insan olduğunu çözümleyememiş bir (dinî) düşüncenin savunucularının evrim görüşünü "bilimsel olarak çürütme"ye kalkışmaları ne ölçüde ciddidir?
«
Son Düzenleme: 27 Mart 2006 - 05:04:38 Gönderen: Alp Eren H.A.lî.M Kılıç
»
Logged
AHHA!
Alp Eren H.A.lî.M Kılıç
Global Moderator
Uzman Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 379
Ynt: "Evrim Aldatmacası" kitapçığı incelemesi
«
Yanıtla #1 :
27 Mart 2006 - 05:00:34 »
Devamı...
İnsanın yakın akrabaları kimler?
Yaratılışçılara göre canlı türleri arasında kesinlikle akrabalık söz konusu değildir. Bu düşüncenin doğal bir uzantısı olarak, insanın kuyruksuz büyük maymunlarla akraba olduğu telâffuz bile edilemez. O halde,
insanla kuyruksuz büyük maymunlar aynı kökten gelmiyorlarsa acaba moleküler yapılarındaki benzerlikler bir tesadüf müdür? Ve niçin genetik açıdan insana en yakın canlılar kuyruksuz büyük maymunlardır da başka türler değildir? Niçin evrimsel modelde önerildiği gibi, akrabalık yönünden birbirlerine yakın türlerin moleküler yapılarındaki benzerlikler daha fazla, uzak olan türlerinki ise azdır? Canlılar birbirlerinden ayrı yaratılmışlarsa niçin bazı canlılar birbirlerine diğerlerinden daha fazla benzemektedirler?
İnsanın en yakın biyolojik akrabalarının kuyruksuz büyük maymunlar olduğu ve bu canlılarla insanın ortak bir ataya sahip olduğu son yıllardaki genetik ve fosil bulgularla sürekli desteklenirken
, bunun aksini savunmak olsa olsa anakronizmdir. Tüm bu antropolojik ve biyolojik bulguları görmezden gelen yazar "Aradaki yüzeysel benzerlik dışında maymunun insana diğer hayvanlardan daha fazla bir yakınlığı söz konusu değildir" (s. 104) diyerek yanıltmaya devam ediyor.
HY'nin zannettiğinin aksine, insanın kuyruksuz büyük maymunlarla yakın akraba olduğu inkar edilemez duruma gelmiştir. Yapısal ve işlevsel binlerce kanıtın yanı sıra son dönemlerde gerçekleştirilen moleküler genetik çalışmalar bu yakınlığı daha da pekiştirmiştir. Bu çalışmaların bulgularına göre insanla kuyruksuz büyük maymunlar arasındaki moleküler benzerlik yüzde 98'den daha fazladır. Bunun yanı sıra, antropolojik kazılarda ele geçen bulgular da bu görüşü desteklemeye devam etmektedir. Örneğin 1994 yılında ele geçen Ardipithecus ramidus fosilleri gerek vücut oranlarıyla gerek diş yapısıyla insan-kuyruksuz büyük maymun ayrımına yakın bir canlının özelliklerini göstermektedir (11). İşte size, yaratılışçıların "yok" dedikleri sayısız geçiş formlarından biri daha.
Ardipithecus'un geçiş formu olduğunu yaratılışçılara kabul ettirmek imkansızdır. Peki bu durumda ne olacaktır? Olacakları şimdiden söyleyebiliriz:
Onlar bilim sofrasının kenarında bekleyecek ve doğacak ilk fırsatta ramidus'u "maymun yapma fırsatını" (!) kaçırmayacaklardır. Bilim çevreleri, bu canlının insan evrimindeki yeri ve önemini tartışmaya koyulacaklar; resmin genelini gerçeğe en yakın biçimde oluşturma çabası içerisine girecekler; bu arada uzmanlar konunun eksik ya da açıklanamayan yönlerini dile getirecek ve zaman zaman da birbirlerinin zayıf ve hatalı yönlerini öne çıkararak eleştireceklerdir.
İşte yaratılışçılar tam bu aşamada hücum edip yapbozun genelini değil de bir parçasını alıp ondan yararlanmaya çalışacaklardır. Çünkü resmin (ya da yapbozun) geneli onlara uygun değildir. Zaten yaratılışçıların bilim üretme mekanizmaları işte bu "kırıntılara" dayanmaktadır.
İnsan "maymun"dan mı türedi?
Yaratılışçıların yaptıkları en bariz çarpıtmalardan biri de insan evrimi söz konusu olduğunda "insanın maymundan türediği" söylemine başvurmalarıdır. HY de aynı taktiği sürdürmekte bir beis görmemektedir. Bu,
temelden yanlış bir yaklaşımdır ve kasıtlı olarak Darwin'den bu yana sürdürülegelmektedir
.
Bunun doğrusu "insan, hem kuyruksuz büyük maymun hem de insan özelliklerini taşıyan ortak bir atadan türedi" şeklinde olmalıdır.
Ancak evrim karşıtları, kitleleri ajite etmek, onları yanlış yönlendirerek desteklerini arkalarına alabilmek için bu ucuz numaraya başvurmaya özel bir gayret sarf etmektedirler
. Aynı numaranın HY tarafından da yapıldığını görmek hiç de şaşırtıcı değildir. İnsanın maymundan geldiğini söylemek maymunu ata, insanı torun konumuna getirir. Halbuki ortak ata, insanın olduğu kadar kuyruksuz büyük maymunların da atasıdır. "İnsanın maymundan türediği" deyişinde karanlık bir amaç vardır. Bu ifade üzerine, evrim kuramı hakkında bilgisi olmayan birisinin kafasında, "İnsan maymundan geldiğine göre değişerek günümüze gelmiş, buna karşılık 'maymun' hâlâ yaşadığına göre değişiklik geçirmeden günümüze ulaşmış" düşüncesi yer edecektir. Arkasından da doğal olarak "Bir canlı türü değişirken diğeri niçin değişmiyor?" sorusu gündeme gelecektir. Ardından sorular çeşitlenerek devam edecektir. Maymun niçin evrimleşmedi? Maymunlar niçin insana dönüşmüyor? İleride insana dönüşecek maymunlar olabilir mi? İşte size bir çarpıtmanın anatomisi...
Bunun yerine, insan ve kuyruksuz büyük maymunların ortak bir atadan geldikleri şeklinde ifade edersek bu soruların hiçbirine gerek kalmayacağı ortaya çıkar. Yani
ortak atanın ne tam insan ne de tam kuyruksuz büyük maymun olduğu, ikisinin özelliklerini de barındıran bir canlı olduğu
anlaşılacaktır. Bunun doğal bir uzantısı olarak, hem insanın hem de kuyruksuz büyük maymunların değişerek günümüze geldikleri sonucu ortaya çıkacaktır. Ancak bu formülasyon, insan evrimini gerçeğe daha yakın biçimde ifade ettiği ve kolay anlaşılabilir olduğu için yaratılışçıların işine gelmemektedir.
Primat evrimi
Peki bu ortak ata nasıl ortaya çıktı? Günümüzde 200'den fazla primat türü yaşamaktadır. Yok olan türlerin sayısı ise bundan çok daha fazladır.
Bunlar arasındaki evrimsel ilişkiler yaratılışçıların ileri sürdüğü gibi basit, çizgisel düzeye indirgenemez
. Primat evrimi yaklaşık olarak 65 milyon yıllık bir zaman dilimini kapsar. Bu süreçte ilk önce Prosimii denilen primat öncülleri, daha sonra Yeni ve Eski Dünya primatları ortaya çıkmıştır. İnsan ve kuyruksuz büyük maymunların ortak atası da Eski Dünya primatları içerisinde yer alır. İnsan soyu ise, Eski Dünya primatları içerisinde yer alan bir grubun (yani ortak atanın) evrimsel dallanması sonucu yaklaşık 7-6 milyon yıl önce oluşmuştur.
Eğer evrim yoksa, primat grupları niçin yukarıdaki sırayı takip ederek yeryüzünde görülmüşlerdir? Bu sıralanış acaba tesadüf müdür?
İlk primat örnekleriyle daha sonraki primat örneklerini birarada göremezsiniz. Aynı şekilde Homo genusuna, yani insan cinsine ait fosilleri, ne Aegyptopithecus ne de Dryopithecus fosillerinin bulunduğu katmanlarda ele geçirebilirsiniz.
Bu aşamada yaratılışçılara sormak gerekiyor: Tüm bu türler bir anda mı, yoksa bir sıra düzeni içerisinde mi yaratıldı? Eğer bir anda yaratıldılarsa niçin tüm canlıları aynı tabaka içerisinde bulamıyoruz? Diğer bir deyişle, niçin insan fosilleri dinozorlarla aynı tabakada birlikte bulunmazlar?
(Bugün biliyoruz ki, dinozorların yaşadığı dönemde değil insan, ilk primatlar bile yeryüzünde yoklardı.) Yok eğer tüm canlılar aynı anda yaratılmadıysa o zaman niçin bazı türler yok olup diğerleri yaşamaya devam etmektedir?
Günümüzde bu ve benzeri sorulara evrim kuramı dışında yanıt verebilecek başka bir açıklama tarzı yoktur. Yaratılışçılık açısından bakıldığında ise bu sorulara yanıt bulmak hiç mümkün değildir. Peki o halde sorulmayan/ sorgulanamayan bir düşünce (yani yaratılışçılık) nasıl "bilimsel" olarak sunuluyor da, kendini sorgulayarak sürekli değişen/gelişen (ya da en azından bu olanağı içerisinde barındıran) evrim kuramı "bilimsel" kabul edilmiyor?
Kültür konusu
Yaratılış mantığıyla hareket edildiğinde aydınlatılamayacak konulardan birisi de kültürün gelişimidir. Buna örnek olarak âlet üretimini verebiliriz.
İnsan şimdi olduğu gibi yaratılmışsa onun yaptığı ilk âletler niçin mükemmel değildir?
Âlet teknolojisindeki gelişime bakıldığında hiç kimsenin aksini iddia edemeyeceği bir gerçek vardır: o da, âlet teknolojisinin basitten karmaşığa doğru gelişim gösterdiğidir.
İnsan evriminin erken aşamalarında üretilen âletler kaba ve oldukça "basittir". İlk aşamada, bir ya da iki yüzünün bir kaç darbeyle yontulduğu taş âletlerle karşılaşılır. Daha sonraki aşamalarda, yongaların ustaca çıkartıldığı ve âletin daha geniş bir bölümünün işlenmeye başlandığı görülür. Ardından, yonga olarak çıkartılan parçaların işlenmesi ve gittikçe küçük âletlerin üretilmesi gündeme gelmiştir. Bu arada âletlerde çeşitlilik gözlenmiş ve bunun doğal sonucu olarak insanın "âlet çantası" genişlemiştir.
Bu bilgilerden sonra baştaki soruya tekrar dönmekte yarar var. Acaba ilk insanlar niçin âlet yapmayı bu kadar uzun sürede (yaklaşık 2,5 milyon yılda) öğrenmiştir? HY'nin insan olarak kabul ettiği Homo erectus'lar ve Neandertal'ler niçin metallerden âlet yapamamışlar, seramikten kap kacak üretememişler, tapınaklar inşa edememişlerdir?
Bu düşünce sistemi diğer konulara da rahatlıkla uygulanabilir. Örneğin ilk insanlar acaba niçin tarihinin büyük bir bölümünde tarım yapmamıştır. Tarımı öğrenmesi için niçin milyonlarca yıl beklemiş, kendisi üretmek yerine yırtıcı hayvanların arasına atılarak yaşamını tehlikeye sokmuştur? Yaklaşık 1,5 milyon yıl eskiliği olan Homo erectus'lar niçin tarım yapmayıp, köy kurmamışlar, yalnızca kaba taş âletler yapıp ateşi denetim altına almakla yetinmişlerdir?
Evrim sahtekârlıkları ???
Evrim karşıtları, dillerine pelesenk ettikleri Piltdown Adamı olmasaydı acaba fosilleri karalamak için ne yaparlardı? Yüzyılımızın başlarında gerçekleşen bu sahtekârlık olayının yine bilim insanlarınca aydınlatıldığını unutarak, tüm buluntuların bir çırpıda yok sayılması ya da tüm fosil bulguların sahte olduğu şeklindeki düşüncenin yayılmasına daha ne kadar devam edilecek? Bu sahtekârlığın sorumlularının kim(ler) olduğu şimdiye dek anlaşılamamıştır. Ancak hemen şunu söyleyelim: Olası düzenbazlar arasında bir de din adamı, cizvit papazı Pierre Teilhard de Chardin, bulunuyor. HY bu konuda sayfalar dolusu bilgi aktarırken acaba bu noktaya niçin hiçbir zaman değinme ihtiyacı duymuyor?
HY "sahtekârlık" konusunda o kadar ileri gitmektedir ki, Ramapithecus fosillerini de bu kapsamda takdim etmektedir. Bu yaklaşım onun bilime bakış açısını ortaya koymanın ötesinde, verileri nasıl çarpıtma gayreti içerisine olduğunun sayısız örneklerinden birisidir. Bilindiği üzere şimdiye dek hiç kimse Ramapithecus fosillerinin sahte olduğunu ileri sürmemiştir. O zaman bu fosiller niçin "İnsan evrimi iddiasını desteklemek için başvurulan sahtekârlıklar" başlığı altında ele alınmaktadır?
İşin aslı hiç de yazar tarafından çarpıtıldığı gibi değildir. Gerçek olan, Ramapithecus'un evrimsel konumu üzerindeki tartışmalardır. 1980 öncesinde bazı antropologlar Ramapithecus'un, insanın en eski atası olduğunu ileri sürmüşler, ancak izleyen yıllarda yeni bulguların eklenmesiyle konu aydınlığa kavuşmuş ve bu araştırıcılar görüşlerini değiştirmek zorunda kalmışlardır. Yoksa ortada bir sahtekârlık yoktur. HY, Ramapithecus konusundaki tartışmaları bir sahtekârlık olarak sunarak bilimin işleyiş mantığından ne denli uzak olduğunu ortaya koymaktadır. Ona göre, bir konunun bilimsel arenada tartışılması ve bir grup bilim insanının aksi bir düşünceyi savunması sahtekârlıktır.
Evrimde rastlantı
Son olarak, evrim kuramının rastlantı olayına bakış açısına değinmekte yarar vardır. HY kitapçığın değişik bölümlerinde değil bir canlının, bir proteinin bile doğadaki gelişmelerle oluşamayacağını, bunların evrim kuramında açıklandığı gibi tesadüflere bağlanamayacağını savunuyor. Bu düşüncesini bilimsel bir temele oturtuyormuş izlenimini vermek için de matematiğe başvurup, önümüze bol sıfırlı tablolar seriyor (s. 68). Tabiî bu bol sıfırlı olasılıklar gerçekleşmeyeceğine göre geriye tek seçenek kalıyor: "Bir anda yaratıldıkları..."
Ancak yapılan çarpıtma tüm çıplaklığıyla sırıtıyor.
Evrim kuramı hiçbir zaman canlı yapının ve onun alt birimlerinin günümüzde göründüğü biçimiyle bir anda ortaya çıktığını savunmamıştır.
Evrim kuramına göre canlılığın ilk yapı taşları basit organik moleküllerden oluşmuştur.
Bunlar birden bire protein ya da hücre organelleri biçiminde karşımıza çıkmaz. İlk organik moleküller adım adım gelişmiş, farklılaşmış, karmaşıklaşmışlardır. İlk organik moleküllerden proteinlere ya da nükleik asitlere ulaşılması için milyarlarca yıl geçmesi gerekmiştir
. Ancak yaratılışçılar bunu bilmelerine rağmen bu geçiş aşamalarını dikkate almaksızın hep
"son ürün" üzerinden yola çıkarak bol sıfırlı hesaplamalar yapmaktadırlar
. Bu arada kasıtlı olarak, evrimcilerin, protein ya da hücrenin birden bire oluştuğunu savunduklarını iddia etmektedirler. Bu, çarpıtma değildir de nedir?
1. Yahya H (1998) Evrim Aldatmacası.
2. Lewin R (1998) Modern İnsanın Kökeni. (Çev: Nazım Özüaydın). Ankara: TÜBİTAK, 28.
3. Homo habilis terimi burada geniş anlamıyla yani rudolfensis ve ergaster türlerini de kapsayacak biçimde kullanılmaktadır.
4. Koyuncu G (1992) Evrim. İstanbul: İz Yayıncılık.
5. Evrim Aldatmacası ve Evrim kitabının yapı, içerik ve fotoğraflar yanı sıra yer yer aynı tümceler içermesine bakarak bu iki yayının (ve yaratılışçı bakış açısıyla yazılan pek çok kitabın) yazarlarının aynı kişiler olması ya da aynı ekip tarafından kaleme alınması olasılığı çok yüksektir.
6. Poirier FE (1990) Understanding Human Evolution. (2. Baskı) Englewood Cliffs: Prentice Hall, s. 199.
7. Klein RG (1989) The Human Career. Human Biological and Cultural Origins. Chicago: The University of Chicago Press, s. 156.
8. Molnar S (1992) Human Variation. Races, Types, and Ethnic Groups. (3. Baskı) Englewood Cliffs: Prentice Hall, s. 149.
9. Çakır E (1997) Hz. Adem’den önce yaşayan yeni bir canlı grubu: ne insan ne hayvan! Aksiyon (147): 18-31.
10. Ama işin ilginç yanı, Şahin Çakır son çalışmalardan haberdar olsaydı görüşlerini açıklamadan önce (herhalde) biraz daha düşünürdü. Çünkü son yıllarda yapılan genetik araştırmalar Neandertal genlerinin günümüz insanına ulaşmadığı, bu grubun Homo cinsinin evriminde bir yan dal olarak kaybolduklarını ortaya koymuştur.
11. White TD, Suwa G, Asfaw B (1994) Australopithecus ramidus, a new species of early hominid from Aramis, Ethiopia. Nature 371: 306-312.
12. Yavaş işleyenle kasıt, sürecin uzun bir zaman dilimine yayılmış olmasıdır. Buradan, dik yürümenin sabit bir hızla değiştiği sonucu çıkartılmamalıdır. Bu gelişmede “kesintili denge” kuramına uygun olarak, belli bir süre durağanlığın hüküm sürdüğü, buna karşılık bazen de ani değişimlerin ortaya çıkabileceği unutulmamalıdır.
*Bu yazı Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Fizik ve Paleoantropoloji Bölümünden Prof. Dr. İzzet Duyar’ın 1999 yılında Bilim ve Ütopya Dergisinin 60. sayısında (s. 40-45, 1999) yayımlanan “İnsan Evrimi ve Yaratılışçılık” başlıklı makalesinden
ekleme, çıkarmalarla, kısmen değiştirilerek
alıntılanmıştır.
Logged
AHHA!
halil altın karataş
Aktif Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 10
Ynt: "Evrim Aldatmacası" kitapçığı incelemesi
«
Yanıtla #2 :
30 Mart 2006 - 15:06:50 »
Genel olarak güzel bir yazı Bunun için teşekkür ederim ama bu insanların savunduğu düşünce dini bağlamaz bunuda göz ardı etmezsen sevinirim
Logged
Alp Eren H.A.lî.M Kılıç
Global Moderator
Uzman Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 379
Ynt: "Evrim Aldatmacası" kitapçığı incelemesi
«
Yanıtla #3 :
30 Mart 2006 - 15:26:17 »
Merhaba Halil, evet zaten bu konuya dikkat etmekteyim, dediğine katılıyorum. Din kimsenin tekelinde değildir ve herhangi bir şahıs, zümre, sulta dini temsil edecek yetkiye de sahip değildir. Bu yüzden yanlışları eleştirilebilir. Zaten yazıda da dini yargılayan herhangi bir ifade yoktur
«
Son Düzenleme: 30 Mart 2006 - 15:34:02 Gönderen: Alp Eren H.A.lî.M Kılıç
»
Logged
AHHA!
mehmet ŞAHİN
Uzman Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 145
Ynt: "Evrim Aldatmacası" kitapçığı incelemesi
«
Yanıtla #4 :
30 Mart 2006 - 18:16:19 »
verdiğin bilgiler için gerçekten çok teşekkürler.ben de o kitapları okumuştum. şimdi aydınlandım.
Logged
Alp Eren H.A.lî.M Kılıç
Global Moderator
Uzman Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 379
Ynt: "Evrim Aldatmacası" kitapçığı incelemesi
«
Yanıtla #5 :
30 Mart 2006 - 18:33:43 »
Çokça okunan diğer kitaplarda bulunan yanlışlar, çarpıtmalarla ilgili de bazı iletiler göndermeyi düşünüyorum.
Logged
AHHA!
İhsan Esentürk
Uzman Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 302
Ynt: "Evrim Aldatmacası" kitapçığı incelemesi
«
Yanıtla #6 :
30 Mart 2006 - 21:52:14 »
Gönderen: Alp Eren H.A.lî.M Kılıç
Alıntı
Ancak yapılan çarpıtma tüm çıplaklığıyla sırıtıyor. Evrim kuramı hiçbir zaman canlı yapının ve onun alt birimlerinin günümüzde göründüğü biçimiyle bir anda ortaya çıktığını savunmamıştır. Evrim kuramına göre canlılığın ilk yapı taşları basit organik moleküllerden oluşmuştur. Bunlar birden bire protein ya da hücre organelleri biçiminde karşımıza çıkmaz. İlk organik moleküller adım adım gelişmiş, farklılaşmış, karmaşıklaşmışlardır. İlk organik moleküllerden proteinlere ya da nükleik asitlere ulaşılması için milyarlarca yıl geçmesi gerekmiştir. Ancak yaratılışçılar bunu bilmelerine rağmen bu geçiş aşamalarını dikkate almaksızın hep "son ürün" üzerinden yola çıkarak bol sıfırlı hesaplamalar yapmaktadırlar. Bu arada kasıtlı olarak, evrimcilerin, protein ya da hücrenin birden bire oluştuğunu savunduklarını iddia etmektedirler. Bu, çarpıtma değildir de nedir?
İddianın sahibi arkadaşım acaba "
ilk proteinin
" oluşumunu açıklıyabilir misin? Matematiksel olarak 1/10^960 ta bir ihtimal olarak hesaplanmıştı HY eserlerinde ve forumda da bu konuyla ilgili bir makale HY den alıntı olarak yayınlanmıştı. Sizden iddianın sahibi olarak "
ilk protein
" in nasıl oluşmuş olabileceğini açıklamanızı isteyeceğim?? Elinizde dilediğiniz kadar amino asit bulunsun diğerbir değşle amino asitler her hangi bir yolla istediğiniz ortamda birikmiş olsun bundan sonra "
ilk protein
"in nasıl oluştuğunu siz açıklayacaksınız. Hep birlikte
"0"
ne anlama geliyor müşahade edeceğiz!...
Tartışmanın Devamı İçin...
Proteinler tesadürlerle mi oluştu
«
Son Düzenleme: 26 Mayıs 2006 - 01:38:19 Gönderen: İhsan Esentürk
»
Logged
"Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında; Yekpare geniş bir anın Parçalanmış akışında," A.Hamdi TANPINAR "Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir..." Cemil MERİÇ
aassa asasa asasssas
Yeni Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 3
Ynt: "Evrim Aldatmacası" kitapçığı incelemesi
«
Yanıtla #7 :
31 Mart 2006 - 00:51:03 »
Gerçekten çok güzel bir yazı olmuş. O kitapla ilgili böyle bir yazı hazırlamayı ne zamandır düşünüyordum ama bir türlü zaman ayıramamıştım. Yakında bir kaç şey de ben eklemeyi düşünyorum.
Kitaptaki bilimsel eksikler ve çarpıtmalar kitabın evrim teorisini çürütmekten çok uzak olduğunu yeteri kadar gösteriyor.
Zaten kitabın sokaklarda bedava dağıtılması, benzer içerikte kitapların bir çok farklı adla piyasaya sürülmesi ve hatta çocuklar için özel versiyonunun bile hazırlanması kitabın "evrim teorisini bilimsel olarak çürütmek" yerine evrim teorisine karşı ön yargı oluşturmayı amaçladığını göstermektedir.
Bilimsel bir teoriyi çürüttüğünüzü düşündüğünüzde bunu duyurmanın bir usülü vardır. Önce bilim dünyasına görüşünü duyurursun. Zaten bilimciler kabul ettikten sonra tüm dünyaya yayılır. Ama nedense HY grubu iddialarını bilim düyasıyla paylaşmak yerine doğrudan halka sunmuşlardır. Çünkü bu çarpıtılmış biliglerle bilimcileri kandırmayacaklarını bilyorlardı. Doğrudan konu hakkında pek bilgili olmayan halka sunarak evrim teorisi için bir ön yargı oluşturmaya çalışmışlardır.
Bunun yanı sıra kitabın kullandığı ağır dil de bilimsel yaklaşıma pek uymamakta. Teoriyi ortaya atan ve teoriyi destekleyen bilim adamları için küçümseyici ifadelere kitap boyunca çok sık karşılaşılmakta. Bir teoriyi çürütseniz bile teoriyi ortaya atan ve destekleyenler için küçümseyici ifadeler kullanmak bilimselliğe yakışmaz.
Logged
http://www.biyoweb.net
Alp Eren H.A.lî.M Kılıç
Global Moderator
Uzman Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 379
Ynt: "Evrim Aldatmacası" kitapçığı incelemesi
«
Yanıtla #8 :
31 Mart 2006 - 17:46:36 »
Alıntı sahibi: İhsan Esentürk
İddianın sahibi arkadaşım acaba "
ilk proteinin
" oluşumunu açıklıyabilir misin? Matematiksel olarak 1/10^960 ta bir ihtimal olarak hesaplanmıştı HY eserlerinde ve forumda da bu konuyla ilgili bir makale HY den alıntı olarak yayınlanmıştı. Sizden iddianın sahibi olarak "
ilk protein
" in nasıl oluşmuş olabileceğini açıklamanızı isteyeceğim?? Elinizde dilediğiniz kadar amino asit bulunsun diğerbir değşle amino asitler her hangi bir yolla istediğiniz ortamda birikmiş olsun bundan sonra "
ilk protein
"in nasıl oluştuğunu siz açıklayacaksınız. Hep birlikte
"0"
ne anlama geliyor müşahade edeceğiz!...
Farklı konuda bir başlık altında olduğumuzdan aslında sorduğun soruyla ilgili yeni bir başlık açarak tartışmak istiyordum.
Sorunun cevabı yazıdan alıntıladığın kısımda var zaten.
Gönderen: Alp Eren H.A.lî.M Kılıç
Alıntı
Evrim kuramı
hiçbir zaman canlı yapının ve onun alt birimlerinin günümüzde göründüğü biçimiyle bir anda ortaya çıktığını
savunmamıştır. Evrim kuramına göre canlılığın ilk yapı taşları basit organik moleküllerden oluşmuştur. Bunlar birden bire protein ya da hücre organelleri biçiminde karşımıza çıkmaz. İlk organik moleküller adım adım gelişmiş, farklılaşmış, karmaşıklaşmışlardır. İlk organik moleküllerden proteinlere ya da nükleik asitlere ulaşılması için milyarlarca yıl geçmesi gerekmiştir. Ancak
yaratılışçılar bunu bilmelerine rağmen bu geçiş aşamalarını dikkate almaksızın hep "son ürün" üzerinden yola çıkarak bol sıfırlı hesaplamalar yapmaktadırlar
. Bu arada kasıtlı olarak, evrimcilerin, protein ya da hücrenin birden bire oluştuğunu savunduklarını iddia etmektedirler.
Yani, 10^960'da bir gibi değerlerin hiç bir bilimsel geçerliliği yok. Etraflıca anlatmak, 10^960'ın elde edilişini göstermek istiyorsan yeni bir başlık açarsan orada tartışabiliriz.
Logged
AHHA!
Alp Eren H.A.lî.M Kılıç
Global Moderator
Uzman Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 379
Ynt: "Evrim Aldatmacası" kitapçığı incelemesi
«
Yanıtla #9 :
01 Nisan 2006 - 02:30:42 »
Söylediğim gibi farklı bir konu olduğundan bunu yeni bir başlık altında tartışmak istiyorum. Gerçeğin anlaşılması (!) için -senin isteğini de düşünerek- yeni başlığın linkini (cevap yazımı gönderdikten sonra) buraya yapıştıracağım. Şimdilik hoşçakalın...
Proteinler tesadüflerle mi oluştu?
http://www.genbilim.com/component/option,com_smf/Itemid,114/topic,66.0
«
Son Düzenleme: 01 Nisan 2006 - 07:47:23 Gönderen: Alp Eren H.A.lî.M Kılıç
»
Logged
AHHA!
mehmet ŞAHİN
Uzman Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 145
Ynt: "Evrim Aldatmacası" kitapçığı incelemesi
«
Yanıtla #10 :
01 Nisan 2006 - 06:11:40 »
herşeyi anladım. ama protein sentezinin neden susuz ortamda gerçekleşmesi gerektiğini anlamadım. stoplazmada , mitokondri matriksi , stromalarda gerçekleşen bir olay değil mi? bu konuda bizi aydınlatırsan sevinirim...
http://www.ame.gen.tr
http://www.amezun.com.tr
«
Son Düzenleme: 01 Nisan 2006 - 06:13:42 Gönderen: mehmet ŞAHİN
»
Logged
İhsan Esentürk
Uzman Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 302
Ynt: "Evrim Aldatmacası" kitapçığı incelemesi
«
Yanıtla #11 :
17 Nisan 2006 - 08:46:15 »
Tüm alıntılar Halim'in ilk iki iletisinden yapılmıştır.
Alıntı
"Evrim düşüncesinin bilimsel bir önerme olmadığı, buna karşılık “yaratılış” düşüncesinin “bilimsel” temellere dayandığını" ileri sürülüyor (s.1).
"Bu konu üzerinde kafa yoran onca düşünür ve bilim insanı bilimsel önermenin ne olduğunu bilmiyor mu (anlaşılan bunu yalnızca HY grubu biliyor), ya da demek ki son zamanlarda bilimsel önermenin tanımı değişmiş de haberimiz yok” dedirtiyor.
Yukarıdaki cümleler tamamen demogoji örneğidir. Onca düşünür ve bilim adamının hepsi evrimi savunmuyor.... Bu da evrimcilerin çarpıtma yöntemi. Evrimin tüm bilim çevrelerince savunulduğu yanılgısı.
Alıntı
İnsan evriminin erken aşamalarında üretilen âletler kaba ve oldukça "basittir". İlk aşamada, bir ya da iki yüzünün bir kaç darbeyle yontulduğu taş âletlerle karşılaşılır. Daha sonraki aşamalarda, yongaların ustaca çıkartıldığı ve âletin daha geniş bir bölümünün işlenmeye başlandığı görülür. Ardından, yonga olarak çıkartılan parçaların işlenmesi ve gittikçe küçük âletlerin üretilmesi gündeme gelmiştir. Bu arada âletlerde çeşitlilik gözlenmiş ve bunun doğal sonucu olarak insanın "âlet çantası" genişlemiştir.
İnsanın evrimi senaryosunun uzantısı olarak evrimci tarih anlayışını yazar burada sürdürmekte. Oysa gerçek insanın alet yapımının teknik imkan ve bilgisiyle sınırlı olduğudur. Bugün ülkemizde üretemediğimiz bir çok alet cihaz ve makina var malesef. Şimdi bu duruma bakarak bizim evrim basamağında daha geri olduğumuzu mu iddia edecekler... Romanın başarısını konu alan bir tez Roma çeliği kullanırken diğer milletlerin bakırı kullanmalarının Romayı başarılı kıldığı yönünde. Çelik bakıra nazaran çok daha sert bir malzeme olması nedeniyle bir üztünlük sağlamıştır. Bu savı ilk duyduğumda çeliğin Türkler tarafından bilindiğini, örsün Türkler tarafından bulunduğunu vurguladım. Daha sonra üzerinde düşündüğüm de Avrupa Hunları ve Roma arasında yapılan tarihin en büyük savaşlarından birinin berabere sonuçlandığını dikkate alarak bu tezin gerçeklik payı olabileceğini kanısına vardım. Tüm bunlaru burada dile getirmemin sebebi bilgi düzeyinin ve teknik imkanların alet yapımındaki önemiydi. Bugün hala ilkel aletler kullanan insanlar yaşamakta. Peki yanlızca bir bölgedeki bulgulara bakarak tüm insanların benzer alatler kullandığı sonucuna nasıl varıyoruz. Yine bu konuda evrimci çevrelerce yapılan deneylerde, ilkel alaetler kulanılarak geçmiş dönemlerde yaşamış insanların yaptıkları yapılar taklit edilmeye çalışılmış ve başarısız olunmuştur. Mermeri kaba alatelerle işliyemezsiniz. Çeliğe basit aletlerle şekil veremezsiniz. İnsan dişleri üzerine tedavi amaçlı küçük fakat düzgün delikleri taş aletlerle açamazsınız. Yaratılışı eleştirirken neden ilk insanın ve ailesinin ateşi bildiği, tarım hayvancılık ve avcılıkla geçindiği, elbise giydiği tezleri atlanmakta. Yakılmış bir ateşin küllerine bakım o insanları (dikatinizi çekerim insanların bir başka canlının değil ) nasıl yemek yediğini bilebilen hayal gücüne hayranım açıkcası. Ve bu malesef çok ciddi bir bilimsel kuruluş olarak bilinen N Geographic'in belgesellerinde yer alıyor. Diğer taraftan tarih konusundada evrimcilere katılmayan bilim adamlarının eserleri mevcut.
Alıntı
HY'nin zannettiğinin aksine, insanın kuyruksuz büyük maymunlarla yakın akraba olduğu inkar edilemez duruma gelmiştir. Yapısal ve işlevsel binlerce kanıtın yanı sıra son dönemlerde gerçekleştirilen moleküler genetik çalışmalar bu yakınlığı daha da pekiştirmiştir. Bu çalışmaların bulgularına göre insanla kuyruksuz büyük maymunlar arasındaki moleküler benzerlik yüzde 98'den daha fazladır. Bunun yanı sıra, antropolojik kazılarda ele geçen bulgular da bu görüşü desteklemeye devam etmektedir. Örneğin 1994 yılında ele geçen Ardipithecus ramidus fosilleri gerek vücut oranlarıyla gerek diş yapısıyla insan-kuyruksuz büyük maymun ayrımına yakın bir canlının özelliklerini göstermektedir (11). İşte size, yaratılışçıların "yok" dedikleri sayısız geçiş formlarından biri daha.
Alıntı biraz eski sanırım. Son çalışmalarla bu aralık %96 lere kadar genişledi. Entereasan olansa bunu dile getirdiğinizde aldığınız yanıt "incelemenin belirli kromozomlarla sınırlı" olduğu. %98 benzerlik ortaya koyan çalışma daha yüzeysel ve daha sınırlı iken delil olabiliyor ancak %96 lık benzerlik ortaya koyan daha kapsamlı çalışma delil olamıyor. Niyeyse. Birde burada % lik ifadelerin kullanılmasından doğan bir muğlaklaşma var. Neyin %98 i yada %96 sı. 3 milyar nükleotitin %1 i 30 milyonyapıyor. Yani çok büyük farklılıklar bunlar. Ve
matematiksel olarak
bu kadar fazla sayıda nükleotitin doğru sırada değişmiş olması raslantısal olarak imkansız. Değişim moleküler düzeyde olduğu için evrimcilerin çok sevdikleri ve sıkça sığındıkları "birikimli seçilim" malesef burada devre dışı. Zaten mutasyonlar başlı başına bir açmaz. Nötr mutasyonlarla bile bu kadar büyük değişiklik olması sorun. Burada yeri gelmişken ilk iletideki resimleri incelemenizi, güney maymunu ve insan iskelti arasındaki farklara bakmanızı ve şu soruyuı sormanızı istiyorum " iki iskelet yaoısı arasındaki küçük farkların sebebi nedir ve iki yapı arasındaki geçişi sağlayan kaç farklı gen var? DNA diziliminlerinde ne kadar değişikliğin olması gerektiğini düşündüğünüz de raslantıların bu değişikliği nasıl gerçekleştirdiği sorusuna cevap bulmak gerçekten zor.
İletilerde yer alan sövgüleri görmezden geliyor, yapılan diğer demogojileri sizlere bırakıyorum. Kültürün gelişiminin yanlızca evrimle açıklanabileceğini söylerken yada bazı türlerin neden yok olduğunu sorarken atlanılan gerçeklere küçük küçük temas etmekte ayrı yarar görüyorum. Kültürel gelişim konusu başlı başına bir sorundur. Kimin için? Evrim için! İnsanın sosyal yaşantısı konuşması bilgiyi nesilden nesile dil yardımıyla aktarabilmesi, bilgiyi işleyebilmesi, bulunduğu ortamı ve çevresel şartları değiştire bilmesi hangi evrimsel mekanizmayla açıklanacak? Bazı türlerin yok olmasına gelince, soruyu tersten sorduğumuzda farklı bir tablo çıkıyor karşımıza. Bütün ortamlarda yaşayabilen bakterilerden sonra hangi sebepler canlıları çok hücreli olmaya itmiştir. Eğer ortam şartları canlıyı değişime zorluyorsa ilk canlı guruplarından olan ve her ortamda rahatlıkla yaşayabilen bakteriler niçin çok hücreli canlılara dönüşmüştür?
«
Son Düzenleme: 17 Nisan 2006 - 09:18:45 Gönderen: İhsan Esentürk
»
Logged
"Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında; Yekpare geniş bir anın Parçalanmış akışında," A.Hamdi TANPINAR "Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir..." Cemil MERİÇ
Molecular Biolog XY
Aktif Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 10
Ynt: "Evrim Aldatmacası" kitapçığı incelemesi
«
Yanıtla #12 :
29 Mayıs 2006 - 19:03:33 »
Sayın, ALP EREN foruma gönderdiğin yazıyı okudum ve beğendim fakat, bu yazı bir internet sitesinden kopyalanıp yapıştırılmış. Belki bu yazıyı yazdığını iddia etmiyorsun fakat, bu makaleleri alıntı yaptığını belirtmen gerektiğini düşünüyorum. Saygılarımla...
«
Son Düzenleme: 29 Mayıs 2006 - 19:32:15 Gönderen: Molecular Biolog XY
»
Logged
Molecular Biolog XY
Aktif Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 10
Ynt: "Evrim Aldatmacası" kitapçığı incelemesi
«
Yanıtla #13 :
29 Mayıs 2006 - 19:24:22 »
Alıntı sahibi: Alp Eren H.A.lî.M Kılıç üzerinde 27 Mart 2006 - 04:59:15
Yaratılışçıların akıl almaz çelişkileri ve çarpıtmaları bununla da bitmemektedir. Örneğin haftalık haber yorum dergisi Aksiyon'un 147'inci sayısında yayımlanan E. Şahin Çakır imzalı bir yazı, yüzyılımızın belki de en önemli antropolojik sorununu, insan olanla olmayanı ayırmanın formülünü önümüze koyuveriyor (9). Bu yazı, yüzyıllardır bilim çevrelerinin çözemediği soruyu bir anda çözüvermişti. Çakır'a göre "insan olma" kriteri Kur'an'da yer almaktaydı ve çözümü gayet basitti: Eğer bir canlı ölülerini gömüyorsa insandı, gömmüyorsa insan değildi. Bu özellik Neandertallerde görüldüğü için hiç kuşkusuz bu fosil grubu "insan" olarak değerlendirilmeliydi (10). Buna karşılık Homo erectus, Homo habilis, Australopithecus'lar bu payeye "erişemeyecekler"di. Ancak geriye yanıtlanması gereken acayip bir soru kalıyordu: Günümüzde ölülerini gömmeyen bazı insan gruplarının olduğu bilindiğine göre bunlar insan değil miydi?
Aksiyon Dergisinin yukarıdaki ifadelerinin bilimle uygunluk oluşturması bir yana Kur'an'la bile uygunluk içinde değildir. Eğer, İnsan ile maymunları birbirinden ayıran şey insanların ölülerini gömmesi ise; Kur'an'da kardeşini bir kıskançlık nedeni ile öldürdüğü iddia edilen Adem Peygamberin oğlu olan ve halk arasında Habil ile Kabil olarak tanınan bu şahısların başından geçenler, Aksiyon Dergisi'nin bu iddiasının Kur'an'la bile uygunluk göstermediğini ortaya koyuyor. Çünkü, Kur'an'da kardeşi Kabil'i öldüren Habil'in, kardeşini gömmeyi akıl etmesi için bir karga'nın bunu göstermesi gerekmiştir. Eğer, Aksiyon Dergisi'nin bilim mantığı ile olaya yaklaşırsak karganında değişik bir insan ırkı olarak ele alınması gerekecek. Bununda Aksiyon Dergisi'nin bilimsel düşünme ufkunu görmemiz için yeterli olacağı kanaatindeyim. Söz konusu Kur'an ayetini aşağıda gönderiyorum. Saygılar...
Derken, Allah, ona, yeri eşeleyerek kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini gösteren bir karga gönderdi. "Bana yazıklar olsun" dedi. "Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz miyim?" Artık o, pişman olmuştu.
(Maide Suresi, 31)
«
Son Düzenleme: 29 Mayıs 2006 - 19:35:42 Gönderen: Molecular Biolog XY
»
Logged
Alp Eren H.A.lî.M Kılıç
Global Moderator
Uzman Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 379
Ynt: "Evrim Aldatmacası" kitapçığı incelemesi
«
Yanıtla #14 :
05 Haziran 2006 - 19:36:51 »
Alıntı sahibi: Molecular Biolog XY
Sayın, ALP EREN foruma gönderdiğin yazıyı okudum ve beğendim fakat, bu yazı bir internet sitesinden kopyalanıp yapıştırılmış. Belki bu yazıyı yazdığını iddia etmiyorsun fakat, bu makaleleri alıntı yaptığını belirtmen gerektiğini düşünüyorum. Saygılarımla...
Merhaba Molecular Biolog XY,
Dikkat ettiysen yazının devamı niteliğindeki 2. kısmın sonunda,
"Bu yazı Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Fizik ve Paleoantropoloji Bölümünden Prof. Dr. İzzet Duyar’ın 1999 yılında Bilim ve Ütopya Dergisinin 60. sayısında (s. 40-45, 1999) yayımlanan “İnsan Evrimi ve Yaratılışçılık” başlıklı makalesinden ekleme, çıkarmalarla, kısmen değiştirilerek alıntılanmıştır."
diye belirtmişim. ;)
Saygılarımla...
Logged
AHHA!
Sayfa: [
1
]
Yukarı git
GenForum - Bilimsel Forumlar - Türkiye Bilim Sitesi
|
Katagoriler
|
Evrim
(Moderatör:
Alp Eren H.A.lî.M Kılıç
) | Konu:
"Evrim Aldatmacası" kitapçığı incelemesi
« önceki
sonraki »